Thursday, January 06, 2005

ABD Neden Yeniden Suriye’ye Yöneldi?

Amerikan basınında, Bush yönetiminin Suriye’ye yeni birtakım yaptırımlar uygulamayı düşündüğünü belirten haberler yer almıştır. Geçen yıl içinde en son olarak Başkan Bush’un da onaylamasıyla yasalaşan “Suriye Sorumluluk Yasası” Amerikan yönetiminin Suriye’ye diplomatik ve ekonomik yaptırımlar uygulamasına imkan tanımaktadır. Bu güç şu an yönetimin elindedir. Yaptırımlar, Suriye üzerinde kullanılabilecek bir baskı unsuru durumundadır. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Adam Ereli, yeni yaptırımların gündemde olup olmadığına ilişkin olarak sorulan soruya, “sorumluluk yasasının yönetime böyle bir imkan tanıdığını ve bunun her zaman için masada bir seçenek olarak bulunduğunu” söylemiştir. Bu sözler, yaptırımların ABD yönetimi tarafından nasıl bir baskı unsuru olarak kullanıldığını açıkça göstermektedir.

Peki neden bu dönemde Suriye’ye yaptırımlar gündeme taşınmıştır. Buradaki anahtar konu, Ocak ayının sonunda Irak’ta gerçekleşecek seçimlerdir. ABD seçimler öncesinde Irak’taki güvenliği sağlamaya çalışmaktadır. Irak’ın güvenliği konusunda da öne çıkan ülkelerin başında Suriye gelmektedir. Amerikan yönetimi uzun süreden beri ama özellikle son günlerde Suriye’yi Irak’a gerçekleşen sızmaları engellememekle, direnişçilere yardım etmekle, eski Irak rejiminin üst düzey yöneticilerini barındırmakla suçlamaktadır. Dolayısıyla Irak’ın istikrarı, güvenliği bağlamında Suriye önemli bir etkendir.

Birkaç haftadır Suriye’ye yönelik suçlamaların şiddetinin artması, Armitage’ın Suriye’yi ziyaret ederek uyarılarda bulunması ve en son olarak da yaptırımların gündeme gelmesi seçimler öncesinde Irak’ta güvenliğin sağlanmasına yönelik çabaların bir sonucudur. ABD, diğer baskı unsurlarıyla beraber yaptırımlar kozunu kullanarak Suriye’nin Irak’ın istikrarı üzerinde olumsuz etkileri olacak politikalarına engel olmaya, davranışlarını sınırlamaya çalışmaktadır. ABD’nin son haftalarda Suriye’ye yönelimi bu çerçevede değerlendirilebilir.

Tuesday, January 04, 2005

Türkiye-İsrail İlişkileri ve Barış Sürecinde Yeni Dönem (mi?)

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün İsrail ve Filistin ziyaretleri birkaç açıdan önem taşıyor. Ziyaret, İsrail-Türkiye ilişkilerinde soğukluğun yaşandığı bir dönemde ve Filistin’de gerçekleşecek devlet başkanlığı seçimleri öncesi gerçekleşiyor olmasından dolayı anlam ifade etmektedir.

İsrail’in, Hamas’ın liderlerine yönelik eylemleri ve en son Refah mülteci kampına düzenlediği operasyon sonrasında Türkiye’nin bu olayları sert bir şekilde kınamasıyla Türk-İsrail ilişkileri gerilmişti. AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana İsrail’e hükümetten herhangi bir üst düzey ziyaretin yapılmamış olması da gerginliğin birçok yorumcu tarafından AKP’nin İslami kimliğiyle açıklanmasına neden olmuştu. Ancak İsrail ile gerginliğin ortaya çıkışında farklı etkenler rol oynamıştı. Öncelikle 1996 yılından iki ülke arasında askeri müttefiklik ilişkisini doğuran nedenler etkisini yavaş yavaş kaybetmekteydi. Bunlardan en önemlisi, Irak Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel koşulların Türkiye’yi Suriye ve İran gibi daha önce sorunları olan ülkelere yakınlaştırmasıdır. Daha önce İsrail ve Türkiye açısından “ortak tehdit” olarak görülen bu devletlere karşı işbirliği ortamı yavaş yavaş kalkmaya başlamıştır. Özellikle Suriye’nin PKK’ya desteğini keserek işbirliği yapması ve ortak bölgesel kaygılar iki ülke ilişkilerinde hızlı bir gelişim sürecini doğurmuştur.

Ayrıca yine Irak Savaşı sonrasında, İsrail’in uyguladığı politikalar da Türkiye’nin rahatsızlık duymasına neden olmuştur. Özellikle İsrail’in Kuzey Irak bağlamında uyguladığı iddia edilen politikalar Türkiye’de tepkiyle karşılanmıştı. Bütün bunlara ek olarak belirleyici değil ancak hızlandırıcı faktörler olarak söyleyebileceğimiz her iki ülkede gerçekleşen iktidar değişikleri söylenebilir. İsrail’de Şaron hükümetinin başa geçmesiyle sertlik politikalarının yoğunluk kazanması ve Filistinli sivillere yönelik askeri operasyonlara hız kazandırılması. Buna paralel olarak İslami değerlere bağlılığı nedeniyle Müslüman bir topluma yönelik saldırılardan rahatsızlık duyacak AKP iktidarının başa geçmesi. Sayılabilecek diğer bazı etkenlerle beraber Türk-İsrail ilişkileri son bir yıl içinde gerginlik dönemi yaşamaktaydı.

Tüm bu sorun yaratan başlıklara karşılık, iki ülkenin uzun süreli bir soğuma yaşamasına engel olan ve birbirine yakınlaştıran bazı derin bağlar söz konusudur. ABD’yle ilişkiler, kimlik tanımlamaları, İsrail’in kendisine düşman Arap coğrafyası içinde Türkiye’nin desteğine duyduğu ihtiyaç, Yahudi lobisinin desteğine duyulan ihtiyaç, askeri işbirliği, ekonomik boyut gibi sayabileceğimiz birçok etken iki ülke arasında her ne kadar bir gerginlik yaşansa da bunun bir krize dönüşmesine engel olmaktadır. Dışişleri Bakanı Gül’ün İsrail ve Filistin ziyareti de bu kapsamda düşünülebilir.

Ziyaret iki boyut açısından önem taşıyor. Yukarıda bahsedilen ve bir yıl içinde ortaya çıkan gerginliğe son verme isteğinin öncelikli olarak önem taşıdığı söylenebilir. Hep söylenen AKP iktidarıyla beraber hiçbir üst düzey ziyaretin gerçekleşmediği yönündeki savlar böylelikle son bulacak. Türkiye tarafından gerçekleşen bu ziyaretle aradaki gerginlikleri sonlandırma imkanı doğacaktır.

Ziyareti önemli kılan ikinci unsur ise yaklaşan Filistin devlet başkanlığı seçimleri öncesi gerçekleşiyor olmasıdır. Filistin’de seçimler sonrasında muhtemelen Mahmut Abbas’ın başa geçecek olması İsrail-Filistin barışı adına bu yıl içinde önemli bir fırsat yaratacak gibi görünmektedir. İsrail, Arafat’ın ölümünü ve Abbas’ın liderliğini barış için önemli bir fırsat olarak görüyor. Abdullah Gül’ün Filistin’de Abbas’la da görüşmesi beklenmektedir. Bu ziyaret hem Türkiye’nin hem de İsrail’in Abbas liderliğine verdiği desteği göstermesi açısından önemli. Zira İsrail, Arafat’ın Türkiye ile görüşmesine izin vermiyor ya da onaylamıyordu. Ancak Abbas’la görüşmesine izin verilmesi bir başka açıdan Abbas yönetimine verilen onayın da işareti olarak görülebilir. Ayrıca, seçimler öncesinde Türk dışişleri bakanının böyle bir ziyaret gerçekleştiriyor olması, İsrail-Filistin barış görüşmelerinde bundan sonraki süreçte Türkiye’nin daha aktif katılımının da bir göstergesi olabilir. Her iki tarafla da yakın ilişkileri olan ve güvenilen Türkiye bu süreçte kolaylaştırıcı rol alabilir.

Bu konum, özellikle Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi alınmasının ardından Türkiye’nin uluslararası toplulukta artan prestij ve etkinliğini göstermesi açısından da önemlidir.

Thursday, December 23, 2004

Erdoğan’ın Suriye Ziyareti Neden Önemli?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye ziyareti özellikle zamanlama açısından önem taşımaktadır. Ziyaret genel olarak iki ülke arasında son yıllarda olumlu yönde gelişen ilişkilerin bir devamı olarak görülebilir. Adana Mutabakatı sonrası başlayan süreç, Irak Savaşı sonrası oluşan yeni bölgesel koşulların zorlaması ve ortak güvenlik kaygıları nedeniyle daha da farklı bir boyut kazanmıştı. En son Suriye lideri Beşar Esad’ın Türkiye ziyaretiyle ilişkilerin düzeyi önemli bir noktaya ulaşmış, bu süreçte iki ülke arasındaki su, Hatay gibi yapısal sorunlara kalıcı çözümler getirilemese de önemli adımlar atılmıştı. Özellikle ilişkilerin ekonomi ayağında önemli adımlar atılmış ve karşılıklı ticaretin artırılması yönünde anlaşmalar imzalanmıştı.

Erdoğan’ın Şam ziyaretinde de ikili ilişkiler bağlamında yine bazı kararlar alınmış, arada gerginliğe neden olan su sorunun çözümüne yönelik adımlar atılmıştır. Ancak ziyaret her ne kadar ikili ilişkiler bağlamında gözükse de özellikle zamanlaması açısından ele alındığında farklı konular ön plana çıkmaktadır. Ziyaret Suriye Başbakanı Muhammed Naci Otri'nin resmi daveti üzerine gerçekleşmiştir. Suriye’nin Brüksel Zirvesi sonrası böyle bir çağrı yapması ve Erdoğan’ın da, zirve sonrası ilk ziyaretini bir Orta Doğu ülkesi Suriye'ye yapıyor olması önemli. Suriye lideri Esad’ın “sayenizde Avrupa Birliği’ne (AB) komşu oluyoruz” ve “sizi örnek alıyoruz” şeklindeki ifadeleri ziyaretin Suriye açısından önemini ve Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakerelerine başlamasından duyduğu “heyecanı” gösteren ifadelerdir. Suriye’nin de AB ile ekonomik ilişkileri bulunmakta ve taraflar arasında daha çok ekonomik içerikli bir ortaklık anlaşmasının imzalanması gündemdedir. Suriye özellikle ekonomik anlamda içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtulmak için Türkiye’nin AB üyeliğini önemli görmekte ve bu sayede Avrupa’nın Orta Doğu’ya açılan kapısının Suriye olacağını düşünmektedir. Ekonomik boyutunun yanında, Batı’ya yakınlaşma ve dolayısıyla özellikle Irak Savaşı sonrası oluşan uluslararası baskı ortamından çıkış anlamında da Türkiye’nin üyeliğini önemli buluyorlar.

Ziyaret Türkiye’nin artan bölgesel konumunu ve Arap dünyasının Türkiye’ye bakışında gelişen değişimi göstermesi açısından da önemli. Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakerelerine başlaması sonrası Suriye’nin duyduğu heyecan diğer Arap ülkelerinin bakışını göstermesi açısında bir gösterge olabilir. Türkiye’nin bu sürece girmesi Suriye ve diğer Arap ülkelerini de hareketlendirebilir, demokratikleşme yönünde atacakları adımlarına hız kazandırabilir.

Zamanlama açısından önem taşıyan bir diğer nokta da, ABD’den ve Irak geçici yönetiminden son dönemde gelen “Şam, Irak'taki teröristlere destekliyor ve Musul'daki olayların arkasında Suriye var” şeklindeki suçlamaların yoğunlaştığı bir dönem olmasıdır. Dolayısıyla Suriye açısından ziyaret, Türkiye aracılığıyla bu gerginliğin ortadan kaldırılması anlamında da önem taşımaktadır. Bir diğer önemli konu da Irak’ta yaklaşan seçimlerdir. Ziyarette seçimlere ilişkin işbirliği olanakları da muhtemelen görüşülmektedir.

Monday, December 20, 2004

HAMAS Etkinlik Arayışında

Filistin’de 9 Ocak 2005 tarihinde gerçekleşecek devlet başkanlığı seçimleri yaklaştıkça iktidar mücadelesi de artmaktadır. Arafat’ın ölümü sonrasında oluşacak yeni siyasal yapılanmada daha fazla etkin olmak amacıyla farklı Filistinli gruplar ön plana çıkma çabası içindedirler.

Geçen hafta içinde Filistinli militanların, Gazze-Mısır sınırında bir İsrail karakolunu, 800 metre tünel kazarak temele yerleştirdikleri 1.5 tonluk bombayla havaya uçurarak beş İsrail askerini öldürmesi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Eylem, HAMAS ve Fetih Şahinleri (bu grup kendini Fetih içinde ama ayrı bir fraksiyon olarak tanımlamaktadır) grubu tarafından üstlenilmiştir.

HAMAS örgütü her ne kadar İsrail’e karşı şiddeti savunsa ve bu ülkeyi temelden reddetse de özellikle liderlerine yönelik suikastlar sonucunda güç yitirmesinin ardından yeni süreçte daha çok Filistin siyasal karar alma süreci içinde yer alacağı bir rol arayışı içindedir. HAMAS’ın üst düzey liderlerinin bazı açıklamaları da örgütteki bu dönüşüme işaret etmektedir. Dolayısıyla HAMAS, Arafat’ın ölümünü ve yeni yapılanmayı kendisi açısından bir fırsat olarak görmektedir. Yeni rol arayışı çerçevesinde, genç nesil olarak adlandırılan grupla, Fetih içinde iktidarı elinde bulunduran yaşlı nesle karşı ittifak içine girmektedir. Özellikle Gazze’de Filistinli halk içinde sahip olduğu destek tabanını siyasal güce dönüştürme, güçlü bir muhalefet olma çabası içindedir.

Bu son eylem de bu anlamda önem taşımaktadır. Eylem, bir yandan Abbas liderliğindeki muhtemel yeni Filistin liderliğini zor bir konuma sokarken, HAMAS’a da sesini duyurma ve gücünü gösterme imkanı sağlamıştır. İsrail Savunma Bakanı Şaul Mofaz, saldırının ardından yaptığı açıklamada, Filistin güvenlik görevlilerini saldırıları önlemek için tedbir almamakla suçlamış, “terörist grupların dizginlenmemesi halinde, Filistin'de ocak ayında yapılması planlanan başkanlık seçimlerinin sekteye uğrayacağını” söylemiştir. Bu açıklamalar da, eylemin Abbas yönetimini ne kadar zor bir konuma soktuğunu göstermektedir. Dolayısıyla, Fetih içindeki yaşlı nesil, HAMAS’ı da kontrol edebilmek ve bu tür eylemlere fırsat vermemek için yeni yapılanmada bu örgütle anlaşma yolu arayacaktır.
HAMAS bu süreçte bir terör örgütü olduğu algılamasını kırmak için de bazı adımlar atmaktadır. Örgütün siyasi lideri Halit Meşal’in, ABD ve Avrupa Birliği’nin terör örgütleri listesinde yer almalarına rağmen, Washington ve Brüksel’in kendileriyle temasa geçtiğini açıklaması da bu bağlamda ele alınabilir. ABD ve AB tarafından yalanlanan bu açıklamanın doğruluğu belli olmasa da HAMAS’ın yeni rol ve etkinlik arayışını gösteren bir ifade olmuştur. HAMAS, bu ülkeler tarafından da sadece bir terör örgütü olmaktan öte, Filistin siyasetinde meşru bir güç merkezi olarak kabul edildiğini göstermeye çalışmıştır. HAMAS, bundan sonraki süreçte de yeni yapılanmada daha fazla söz sahibi olmasını sağlayacak girişimlerde bulunmaya devam edebilir.

Tuesday, November 30, 2004

Suriye İsrail’le Barış Görüşmelerine Oturmak İstiyor

BM Orta Doğu Elçisi Terje Roed-Larsen, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la Şam’da gerçekleştirdiği görüşmenin ardından, Suriye’nin İsrail’le “koşulsuz” olarak barış görüşmelerine başlamak istediğini açıkladı. Bu, Suriye tarafından geçen yıldan beri yapılan beşinci teklif. İlk olarak Esad’ın geçen yıl The New York Times gazetesine verdiği röportajla gündeme gelen İsrail-Suriye barış süreci müzakerelerine yönelik girişimler şimdiye kadar sonuçsuz kaldı. Burada esasen İsrail’in bu konuda sergilediği “isteksizliğin” etkili olduğu söylenebilir. Suriye tarafından bu yöndeki talepler ne zaman gündeme getirilse İsrail, “teröre” verdiği desteği kesmesi yönünde Suriye’nin somut adımlar atması önkoşulu öne sürerek sorunu bir anlamda çözme yönündeki isteksizliğini dile getirmiştir.

İsrail’in en azından şimdiki dönemde Suriye’yle barış görüşmelerine oturmak istememesinin birkaç nedeni olabilir. İsrail yeni bir diplomatik cephe açmak istemektedir. İsrail için şu an en öncelikli konu Gazze’den tek taraflı çekilme planı. Bu plan İsrail’i içerde de zor bir konuma sokmuş ve radikallerin muhalefeti nedeniyle hükümetin geleceğini tehlikeye atmıştır. Gazze planı dışında, Arafat’ın ölümü sonrasında ortaya çıkacak yeni Filistin Yönetimi’ne ilişkin konular da İsrail için öncelik arz etmektedir. Dolayısıyla İsrail böyle bir dönemde Suriye’yle barış görüşmelerine oturmak istemeyebilir.

Suriye tarafına bakacak olursak, barış görüşmelerine oturma konusunda daha kararlı ve istekli oldukları söylenebilir. Bunda da uluslararası ortamda Suriye’nin maruz kaldığı baskı ortamı etkendir. Özellikle Lübnan’dan askerlerini çekmesi yönündeki baskıları azaltmak için böyle bir barış girişimini istiyor olabilir.Ayrıca İsrail’le barış görüşmelerine oturulması durumunda, ABD’nin bu ülke üzerindeki baskısının azalacağını ve ilişkilerinin daha sağlam bir zemine taşınmasını da ummaktadır. Dolayısıyla barış görüşmelerine oturmak esasen Suriye açısından önem taşımaktadır ve bu da bir yıl içinde yaptığı bu beşinci teklifi açıklamaktadır.

İsrail’in bu tekliflere somut bir yanıt vermeyerek kendisi açısından bazı fırsatları kaçırdığı söylenebilir. İsrail, Suriye’nin mevcut zor konumundan faydalanarak olası bir barıştan maksimum faydayı sağlama fırsatını kaçırıyor olabilir. Suriye’nin; gerek Irak ve “teröre destek” bağlamında ABD tarafından, gerekse Lübnan bağlamında uluslar arası topluluk tarafından baskı altında olduğu bu dönemde, barış görüşmelerine oturulması İsrail için uygun bir dönem olarak gözükmektedir.

Thursday, November 18, 2004

Mahmut Abbas Yeni Filistin Lideri Olabilir mi?

Filistin içinde Arafat’ın ölümü sonrası gerçekleşecek liderlik mücadelesinde İsrail ‘in uygulayacağı politikalar da diğer bazı etkenlerle beraber etkili olacaktır. Ilımlı olarak bilinen eski başbakan Mahmut Abbas’ın Filistin liderliğine getirilmesi, İsrail’in kendi çıkarları açısından daha rasyonel gözükmektedir.

Şiddetten çok diyalog yolunu tercih eden Abbas, Arafat sonrası dönemin en çok öne çıkan lider adaylarından biri durumunda. Abbas’ın liderliğe getirilmesinin İsrail’in çıkarına olduğu düşünülürse, İsrail bundan sonraki süreçte, Abbas’ı rahatlatacak ve Filistin içinde meşruiyetinin ve destek tabanının artmasını sağlayacak politikalar izleyebilir. Öncelikle Filistin’e yönelik askeri operasyonlara bir süre ara verebilir ve sivil halka zarar vermekten kaçınabilir. İsrail hapishanelerinde bulunan bazı Filistinli mahkumlar af kapsamında salıverilebilir. İsrail, Gazze’den tek taraflı çekilme planında da yeni Filistin Yönetimi’yle işbirliği yapabileceğini açıkladı. İsrail’in böyle bir işbirliğine girişmesi de Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) liderliğine getirilen Abbas’ın meşruiyetini artıracaktır. İsrail, açık bir biçimde Abbas’ı desteklemeyecektir zira böyle bir tutum Filistin halkı arasında Abbas’a olan güveni azaltacak ve “İsrail ajanı” şeklinde suçlamalarda bulunan kesimleri güçlendirecektir. Filistin’e ve sivil halka yönelik operasyonlar da radikal kesimi güçlendirirken Abbas’ı zayıflatacaktır.

Her ne kadar Abbas’ın başa geçmesi İsrail çıkarınaysa da bu süreçte önemli engeller bulunmaktadır. FKÖ lideri Abbas’ın, Yaser Arafat için kurulan taziye çadırını ziyareti sırasında açılan ateş sonucunda Abbas’ın iki koruması öldürülmüştür. FKÖ içinde Abbas’ın liderliğine karşı çıkan silahlı gruplar bulunmaktadır. Özellikle Fetih içindeki bazı silahlı gruplar, Abbas’ın liderliğine muhalefet etmektedir. Fetih içindeki radikal kesim olarak adlandırılabilecek bu gruplar Abbas’ın devlet başkanlığı önündeki en büyük engeldir. Abbas’a yönelik olarak düzenlenen saldırı da bu doğrultuda mesajlar içeren bir eylemdir. Abbas’a karşı gruplar, kontrolün ve gücün kendilerinde olduğu mesajını vermeye çalışmışlardır. Muhtemelen Abbas’ın liderliğini istemeyecek olan İran da bu süreçte Filistin içindeki etkinliğini kullanarak Abbas’ın olası devlet başkanlığını engellemeye çalışacaktır.

Wednesday, November 10, 2004

Arafat Sonrası Dönem

Filistin lideri Yaser Arafat da diğer birçok Arap lider gibi, yönetimde güç paylaşımını fazla kabullenmemiş ve bir anlamda Filistin hareketi içinde bir “ikinci adam”ın ortaya çıkmasını engellemiştir. Bu tür yapılanmalarda liderin ortadan kalkmasının çok daha derin etkileri olmakta, belirsizliği ve güç/iktidar mücadelesini gündeme getirmektedir. Bu nedenle, hastaneye kaldırılan Arafat’ın beyin ölümünün gerçekleştiği yönündeki haberler “Arafat sonrası dönem” tartışmalarını yoğun olarak gündeme getirmiştir.

Filistin yönetimi içindeki temel çelişki şiddeti savunan radikallerle, İsrail’le diyalogu ve barışı savunan kesim arasındadır. Dolayısıyla olası Arafat sonrası dönemde, yönetim içinde bu iki kesim arasında bir mücadelenin ortaya çıkması muhtemeldir. Şu anda Mahmut Abbas (Abu Mazen) ılımlı kesimin temsilcisi konumundadır ve Arafat sonrası dönemin en ciddi lider adayı olarak ifade edilmektedir. Abbas’ın ABD tarafından da desteklendiği bilinmektedir. Buna karşılık radikal Filistinli gruplar da Abbas’ın liderliğine şiddetle karşı çıkmakta ve Abbas karşıtı bir kampanya yürütmektedirler.

Kasım ayı başında Arafat’ın Paris’te bulunduğu süreçte Tel Aviv’de gerçekleştirilen intihar saldırısını da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Radikal bir Filistinli grup tarafından üstlenilen eylem esasen Abbas’ın liderliğine yönelik olarak verilmiş bir mesajdı. Radikal gruplar bu eylemlerle, ılımlı kanadın politikalarına karşı olduklarını göstermişlerdir. Arafat her ne kadar İsrail tarafından şiddeti kontrol etmemekle suçlansa da yine de radikal grupları kontrol etme kapasitesine sahip belki de tek kişi. Arafat’ın yokluğu radikal kesimlerin daha irrasyonel davranmalarına yol açabilir. Oluşan güç boşluğunu doldurmak, yeni süreçte ön plana çıkmak gibi hedefleri olan bu grupların, İsrail’e yönelik şiddet eylemlerine girişebilirler ki bu da önümüzdeki dönemde intihar eylemlerinde bir artışın meydana gelmesine neden olabilir. Arafat’ın İsrail istihbaratı tarafından zehirlendiği yönündeki haberler de radikal kesimi güçlendiren ve Filistin halkı içindeki desteklerinin artmasına, İsrail karşıtı duyguların beslenmesine neden olan iddialardır.

Arafat’ın yokluğu Filistin toplumu içinde güç dengelerinin İslamcılar lehine dönmesine de neden olabilir. Arafat’ın olası ölümü sonrasında Fetih grubu güç kaybederken özellikle Hamas’ın güç kazanması gerçekleşebilir. Hamas zaten güçlü olduğu ve yoğun bir halk desteğine sahip olduğu Gazze’de uzun vadede gücü tamamen eline alabilir. Ancak bu da İsrail’in zaten bu yılın başından beri zayıflatmaya çalıştığı Hamas örgütüne yönelik operasyonlarına hız vermesine neden olabilir.

Özellikle İsrail askeri istihbaratı tarafından gündeme getirilen bir diğer olasılık, her ne kadar zayıf bir ihtimal de olsa , Filistinli gruplar arasındaki çatışmanın çözümlenemeyerek bir iç savaşa dönüşmesidir. Bütün Arafat sonrası döneme yönelik bu senaryoların olasılıkları tartışmalı olsa da bir belirsizlik sürecinin ve mücadelenin ortaya çıkacağını kesindir.