Wednesday, June 22, 2005

Lübnan’da Dengeler Değişiyor

Dört turlu seçimin son turunun sonuçlarının açıklanmasıyla beraber Saad Hariri’nin liderliğini yaptığı “Suriye karşıtı blok” Lübnan’da zaferini ilan etti. Düzenlenen suikast sonrası yaşamını yitiren Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’nin genç oğlu Saad Hariri Lübnan’da en güçlü başbakan adayı olarak görülüyor. Suriye’nin ülkeden askerlerini çekmesinin ardından düzenlenen ilk seçimlerde, iç savaştan bu yana ilk kez Suriye karşıtları parlamentoda çoğunluk elde etmiş oldular. Dolayısıyla ülkedeki güç dengeleri de büyük ölçüde değişmiş durumda. Bu değişim hem ülke içinde hem de bölgesel anlamda bazı sonuçlar doğuracaktır.

Bundan sonraki Lübnan iç politikasının öncelikli konusu mevcut Devlet Başkanı Emil Lahud’un değiştirilmesi olacaktır. Geçen sene içinde Suriye’nin müdahalesiyle görev süresi üç yıl uzatılan Lahud’un görevi bırakması için baskı yoğunlaşacaktır. Şu anda Lahud’un anayasal olarak görevi devam ettirmesi için önünde bir engel gözükmüyor. Zira muhalefet, parlamentonun devlet başkanını görevden alabilmesi için gerekli olan üçte iki çoğunluğu sağlayamadı. Ancak iç siyasal ve hatta uluslararası baskının yoğunlaştırılması yoluyla Lahud’un görevi bırakması sağlanabilir. Devlet Başkanının Hıristiyan Marunilerden seçilmesi gerekiyor. Dolayısıyla Lahud sonrası en güçlü devlet başkanı adayı ise Mişel Aoun olarak gözükmektedir. İç savaş sırasında Suriye’ye karşı mücadele veren ve İsrail’le işbirliği yapan Aoun, daha sonra Suriye tarafından ülkeden çıkarılmıştı. Yaklaşık 15 yıldır sürgünde yaşayan Aoun, Suriye askerlerinin Lübnan’dan çekilmesini takiben seçimler öncesinde ülkesine geri dönmüştü. Seçimin üçüncü turunda büyük başarı sağlayan Aoun’un listesi orta Lübnan’ı kapsayan seçim bölgesinde 21 milletvekilliği kazanmıştı. Dolayısıyla Aoun seçimler sonrasında en güçlü Hıristiyan Maruni lider adayı olarak çıkmıştır.

Yeni Lübnan yönetiminin gündemindeki konulardan biri de reform süreci olacaktır. Refik Hariri suikastı sonrası sokaklara dökülen Lübnan halkının öncelikli taleplerinden biri de reformdu. Özellikle Lübnanlı gençler arasında, mezhepsel ayrıma dayanan siyasal yapının ve seçim sisteminin değiştirilmesi yönündeki iç baskılar karşılık bulabilir ve “Lübnanlı” kimliğinin oluşumundaki en büyük engel olarak görülen siyasal yapıda reformasyon gündeme gelebilir. Bu konuda dış baskı da söz konusudur. Avrupa Birliği yaptığı açıklamada bir taraftan Lübnan’ı seçimlerden dolayı kutlarken diğer taraftan seçim sisteminin değiştirilmesi talebinde bulunmuştur.

Yeni yönetimin önümüzdeki dönemde karşılaşacağı en kritik ve çözmesi gereken konu Hizbullah’ın ülke içindeki konumunun belirlenmesi olacaktır. Lübnan’da Hizbullah’ı bir siyasal parti olarak değil aynı zamanda silahlı bir örgüt olarak da düşünmek gerekir. Hizbullah şu anda Lübnan ulusal ordusu dahil ülkenin en disiplinli, güçlü ve örgütlü silahlı grubu konumundadır. Dolayısıyla ülkede istikrarın sağlanması ve güvenlik anlamında “olmazsa olmaz” bir konumdadır. Bu konumuyla Hizbullah hiçbir kesimin göz ardı edemeyeceği önemli bir aktör durumundadır. Hizbullah üzerinde, silah bırakması ve siyasallaşma sürecine girmesi yönünde özellikle dışardan bir baskı söz konusudur. Ancak örgütün ülke içindeki gücü düşünüldüğünde bu olasılık şimdilik çok da gerçekçi gözükmemektedir. Ancak bundan sonraki süreçte gelişmelerin Hizbullah aleyhine olması durumunda ve kendisine belli güvenceler verilmesi durumunda pragmatik bir tavır benimseyebilir. Bu doğrultuda da silah bırakmasını istemek yerine, Hizbullah’ın Lübnan ordusu içinde özerk bir yapıya kavuşturulması gündeme getirilirse, örgüt tarafından kabul edilebilir. Hizbullah çok üstüne gidilmesi durumunda ülkede önemli bir istikrarsızlık unsuru olarak ortaya çıkabilir.

Lübnan seçimlerinin bölgesel anlamdaki etkilerine bakılacak olursa, en önemli sonucun Suriye açısından oluştuğu görülmektedir. Suriye, Lübnan’daki etkinliğini henüz tam olarak kaybetmese de bu yönde bir sürece girmiş durumdadır. Lübnan, Suriye açısından siyasal, askeri ve güvenlik açısından olduğu kadar ekonomik açıdan önemli bir konumdaydı. Bu ülkeden sağlanan ekonomik çıkarların kaybı uzun vadede Suriye iç politikasına da yansıyabilir.

İsrail açısından bakılacak olursak, Lübnan Suriye kontrolünden çıktığı oranda rahatlayacaktır. Bu rahatlama iki açıdan ortaya çıkacaktır. Birincisi Suriye’nin önemli bir kozunun elinden alınarak pazarlık gücünün zayıflatılmasıdır. İkinci olarak da, kendi güvenliği açısından önemli bir tehdit oluşturan Hizbullah, Suriye olmadan daha rahat baskı altına alınabilecektir. Hizbullah’ın Suriye’yle ve dolayısıyla İran’la bağı bir ölçüde kesilerek, bu ülkelerin İsrail’i etkileme potansiyelleri azalacaktır.

Son olarak da Lübnan’da reform sürecinde sağlanacak bir gelişmenin tüm bölgeyi etkileme potansiyelidir. Lübnan Orta Doğu bölgesinde belki de en güçlü demokrasi altyapısına sahip ülkelerden biridir. Mezhepsel ayrımların hakim olduğu ülkede “Lübnanlı” kimliği yaratılabilirse reform sürecinin başarılı olması ihtimali yüksek ülkelerden biri Lübnan’dır. Bu sürecin tüm Orta Doğu’da demokratikleşme hareketlerine de hızlandırıcı bir etkisi olabilir.

Thursday, June 09, 2005

Suriye’de “Çin Modeli”

Geçen hafta sonu Suriye’de, Baas Partisi’nin 10. Kongresi gerçekleştirildi. Kongre öncesinde kapsamlı reforma yönelik olarak hem içerde hem de uluslararası toplumda bir beklenti söz konusuydu. Ancak kongrenin sonuçlarına ve Suriye Lideri Beşar Esad’ın konuşmasının içeriğine bakıldığında bu beklentilerin karşılanmadığı görülmektedir. Beklentiler özellikle siyasal alanda yapılacak bazı yeni düzenlemelere ilişkindi. Bunlar içinde en önemlisi, Baas’ın içinde öncü rol oynadığı ve yedi partiyi içeren “Ulusal İlerici Cephe” dışında, farklı ideolojileri temsil eden yeni partilerin kurulmasına imkan verilmesiydi. Bunun yanında, ülkedeki reformcu kesimin beklentileri doğrultusunda; tüm siyasi suçluların salıverilmesi, 1963 yılından beri yürürlükte olan sıkıyönetimin kaldırılması gibi konular da bulunmaktaydı.

Kongerede öncelikle Beşar Esad söz almış ve konuşmasında gündemdeki iç ve dış siyaset konularına hiç değinmeden ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumu anlatmıştır. Daha sonra da bu yönde yönetimin atmayı planladığı adımlar ve ekonomik reform gündemi konuşmasının içeriğini oluşturmuştur. Kendisinden sonra, Cephe’ye mensup diğer bazı partilerin liderleri söz alarak; Baas partisini öven, dış baskıları, İsrail’i, ABD’yi eleştiren konuşmalar yapılmıştır.

Gerçekleştirilen bu kongreyle Suriye yönetimi, hem uluslararası topluma bir mesaj, hem de değişim baskısı altında buna ilişkin olarak izlenecek strateji konusunda bazı ipuçları vermiştir. Öncelikle verilmek istenen mesaj; rejimin yıkılacağı tartışmalarının yapıldığı bir ortamda tek bir bütün olarak ayakta durulduğunun ve her kesimin yönetimin arkasında olduğunu göstermektir. Değişim stratejisine ilişkin olarak ise rejimin, “Çin modeli” olarak adlandırabileceğimiz bir yolu izleyeceği gösterilmiştir. Bu model, bir taraftan ekonomik alana ilişkin yeni liberal açılımları, serbest piyasa ekonomisine geçişin altyapısının hazırlanmasını, diğer taraftan da siyasal alanda mevcut otoriter yapının korunmasını içermektedir. Ekonomik reformların gündeme getirilmiş olması ancak siyasal alana ilişkin herhangi yeni bir açılımdan söz edilmemiş olması rejimin bu modeli benimsediğini göstermektedir.

Suriye’nin mevcut koşulları düşünüldüğünde bu tür bir açılımın daha uygun olacağı düşünülebilir. Otoriter bir yapılanmaya sahip Suriye’de her ne kadar bir siyasal istikrar durumu söz konusu olsa da, özgürlüklerin artırılması ve farklı kesimlere siyasal temsil imkanı tanınması durumunda çok ciddi istikrarsızlıkların da çıkması kuvvetli bir ihtimaldir. Suriyeli siyasal elitlerin de en büyük “korkusu”, Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, gerçekleştirilecek bazı siyasal reformların tüm rejimin “kartopu etkisiyle” yıkılmasına neden olmasıdır. Rejimin yıkılması ise ülkede üstü kapatılmış, bastırılmış birçok potansiyel istikrarsızlık unsurunun gündeme gelmesine neden olacaktır. Irak örneğinde olduğu gibi güvenlik problemleri, etnik (Araplar-Kürtler)-mezhepsel (Sünnî-Nusayri) çatışma olasılığı, siyasal İslamın bir yönetim alternatifi oluşturması gibi konular mevcut rejimin yıkılması durumunda daha ciddi sorunlara yol açabilecek potansiyel konu başlıklarıdır.

Ekonomik liberalleşmenin beraberinde siyasal liberalleşme yönünde bazı açılımlar doğurması kaçınılmazdır. Hızlı ve köklü bir değişimden ziyade önce ekonomik alanda yapılacak bazı dönüşümlerin ve uzun süreye yayılmış siyasal reformların Suriye için en uygun seçenek olduğu düşünülebilir. Türkiye açısından da düşünülecek olursa, (sayılan olası istikrarsızlık unsurları çerçevesinde) bu tür bir modelin desteklenmesi daha doğru bir yaklaşım olabilir.

Thursday, May 26, 2005

Lübnan’da Eski Tas Eski Hamam

Hristiyan ve Müslümanlar için eşit sayıda koltuğun ayrıldığı 128 üyeli Lübnan meclis seçimleri, daha önce planlandığı şekilde bu hafta sonu gerçekleştiriliyor. Refik Hariri’nin öldürülmesi ve Suriye’nin askerlerini çekmesinin ardından düzenlenen bu ilk seçimler her ne kadar farklı beklentiler doğursa da, geleneksel mezhepsel ayrımlar ve rekabet bu seçimlerde de siyasal temsili şekillendirecek gibi gözükmektedir.

Sünnî Başbakan Refik Hariri’nin öldürülmesi ve bu eylemin arkasında Suriye’nin olduğu düşüncesi, Lübnan içinde farklı mezhepsel grupları, Suriye varlığı karşıtlığı temelinde bir araya getirmişti. Şiî’ler dışında kalan, Sünnî’ler, Hrıstiyanlar ve Dürzî’ler Suriye’nin askerlerini çekmesi ve reform talepleriyle geniş katılımlı gösteriler düzenlemişti. Ancak seçimler öncesi ortama bakıldığında mezhepler arası dayanışmanın ortadan kaybolmaya başladığı, her kesimin kendine göre bir yol çizdiği görülmektedir.

Seçim yarışına bakıldığında birkaç isim ve kesim öne çıkmaktadır. Refik Hariri’nin oğlu Saad Hariri, seçimler öncesi güçlü bir lider adayı olarak ortaya çıkmıştır. Saad, farklı mezheplerden adayların olduğu bir liste hazırlamıştır. Hizbullah, Şiî’ler içindeki en güçlü örgüt olma konumunu sürdürmektedir. Bir “direniş” gücü olarak düşünülen Hizbullah’ın Şiî’ler içindeki popülaritesi seçimlerden büyük ihtimalle başarıyla çıkmasını sağlayacaktır. Diğer bir liste Dürzî lider Velit Canpolat’ın listesi olacaktır. Hristiyan Marunilerin lider adaylarına bakıldığında, bu ay içinde uzun yıllardır Fransa’da yaşadığı sürgünden dönen Michel Aoun ön plana çıkmaktadır.

Aoun, ülkede hakim olan mezhepsel ayrıma dayalı siyasal yapıyı ortadan kaldırma iddiasıyla seçimlere girmektedir. Bununla, reform talebinde bulunan ve Hariri suikastı sonrası sokaklara dökülen farklı mezheplerden Lübnanlı gençlerin desteğini kazanmaya çalışmaktadır. Ancak seçimler öncesinde, daha önce birlikte hareket eden Sünnî’ler, Dürzî’ler ve Hristiyanların yollarını ayırdığı görülmektedir. Aoun; Saad ve Velit Canpolat’la yapılan görüşmelerden sonuç alınamadığını ve seçimlere ayrı olarak girileceğini açıklamıştır.

Seçimler, Lübnan’da bir birliktelik sağlamaktan ziyade eskiden kalma mezhepler arası rekabetin körüklenmesine neden olmuştur. Seçimler, siyasal yapının değişiminden, mezhepsel ayrımların kaldırılmasından ve reformdan yana olan Lübnan gençliğinin beklentilerini karşılamayacak gibi gözükmektedir.

Friday, May 13, 2005

Suriye’de Siyasal İslam “Yükselişte”: Neden Şimdi?

“Müslüman Kardeşler”, 1950’lerde Suriye politikasında siyasal İslamın temsilcisi olarak belirmeye başlamıştır. Artan gücüne paralel olarak 1958 yılında siyasal parti olarak yasaklanmıştır. 1970’lerde rejimle örgüt arasındaki ilişkiler çatışmacı bir nitelik kazanmıştır. 1980 yılında Hafız Esad’a yönelik suikast girişimi sonrasında örgüte üyelik ölümle cezalandırılmaya başlanmıştır. En son olarak da herkesçe bilinen 1982 Hama olaylarıyla son kez karşı karşıya gelinmiş ve rejimin 10,000 civarında çoğu Müslüman Kardeş üyesi kişiyi öldürmesiyle örgüt gücünü tamamen kaybetmiştir. Geriye kalan tüm üyeleri ya sürgüne gönderilmiş ya da hapishanelere yollanmıştır. Bu İslamcı ayaklanma, 1970 yılında Hafız Esad’ın iktidara gelişinden günümüze kadar, rejime karşı en ciddi tehdit içeren girişim olmuştur.

Son zamanlarda Suriye Müslüman Kardeşleri’nin ülkede sesini yükseltmeye başladığı görülmektedir. Bunun yanında Batı basınında Suriye’de siyasal İslamın yükselişine ilişkin makaleler yayımlanmaktadır. Bu yazılarda, Suriyeli kadınların daha çok İslamî kurallara göre bir giyim şekli benimsemeye başladığı, Halep’te birçok cami inşasının yapıldığı ve camilerdeki imamların daha çok siyasal rol talebinde bulunmaya başladıkları belirtilmektedir. Müslüman Kardeşler örgütünün ve genel olarak İslamın ülkede harekete geçişinde, son zamanlarda ortaya çıkan bölgesel gelişmelerin etkili olduğu düşünülebilir. En önemli etken Irak’taki direniş hareketine Suriye rejiminin verdiği destek olmuştur. Bu destek çerçevesinde Orta Doğu’nun birçok farklı ülkesinden gelen İslamcılar Suriye üzerinden direnişe destek amacıyla Irak’a geçmişlerdir. Suriye, desteği nedeniyle İslamcıların ülkesindeki faaliyetlerine engel olmamış hatta desteklemiştir. Bunun yanında rejimin Batı baskısı altında olması ve nispi güçsüz konumu Müslüman Kardeşleri harekete geçirmiş olabilir.

Her ne kadar bu etkenler Suriye’de siyasal İslam olgusunun gündeme taşınmasında etkili olmuş olsa da, arka planda Suriye yönetimi destekli bir sürecin yaşanıyor olması da muhtemeldir. Şu anda Suriye yönetiminin en büyük kaygısı, ABD’nin Suriye’de bir rejim değişikliğine gitme yönündeki çabalarıdır. Ancak ABD her ne kadar Baas rejiminden rahatsız olsa da bunun alternatifi olarak siyasal İslamcıları da kesinlikle istememektedir. İşte bu düşünceden hareketle Suriye yönetimi ülkede siyasal İslamın güçlendiğini göstererek, olası bir rejim yıkılışı durumunda bu kesimlerin iktidara gelebileceği düşüncesini oluşturmaya çalışıyor olabilir. Böylece kendi rejimlerinin devamını sağlayabileceklerini düşünebilirler. Bu anlamda da ülkede siyasal İslamın temsilcisi olan örgüt Müslüman Kardeşler ön plana çıkarılıyor olabilir. Çünkü Suriye içerde son derece baskıcı ve kontrolcü bir devlettir. Ülkede hiçbir muhalif unsurun yaşamasına izin verilmemiştir. Müslüman Kardeşler’in de diğer muhalif unsurlar gibi rejime yönelik ciddi bir tehdit oluşturma potansiyeli bulunmamaktadır. Bu nedenle de Müslüman Kardeşlerin son zamanlarda yaptığı çıkışlara Suriye yönetiminin sessiz kalışı anlamlı olabilir. Ülkede siyasal İslamın ve Müslüman Kardeşlerin yükselişine bu açıdan da bakılabilir.

Thursday, May 05, 2005

Şimdi de Sırada “Yasemin Devrimi”: Suriye’de Değişim Olasılıkları

Kadife devrim, turuncu devrim, sedir devrimi derken Suriye’de gerçekleşecek olası bir devrimin adı şimdiden kondu. Çeşitli yerlerde “Yasemin Devrimi” olarak adlandırılan değişim olasılığının gündeme gelmesine neden olan ise Suriye’nin son dönemde içinde bulunduğu reform yapma konusundaki dış baskı ortamı. Bu doğrultuda Mart ayı içinde ABD’de Temsilciler Meclisine sunulan "Suriye'de Demokrasiye Geçişi Destekleme" başlıklı yasa tasarısı önemli bir belge olarak değerlendirilebilir. Tasarının, Suriye’ye yönelik yaptırımları ve demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin başa geçişini desteklemek amacıyla hazırlandığı belirtilmektedir. Irak Savaşı sonrasında kendisi adına zaten zor bir konuma düşen Suriye, Hariri suikastı sonrasında çok daha yoğun bir uluslararası baskı ortamına girmişti. Lübnan’dan askerlerini çekmesiyle sonuçlanan bu süreç bölgede önemli bir kozunu da tam anlamıyla olmasa da kaybetmesine neden olmuştur. İşte bu baskı ortamı içinde Suriye bir değişim süreci içine girmek “zorunda” olduğunun farkındadır. Bu zorunlu değişim sadece Batı’nın baskısını azaltmak nedeniyle değil aynı zamanda kendi içindeki reform taleplerini karşılamak ve ekonomik sorunlarıyla mücadele için de büyük önem taşımaktadır.

Ancak Suriye’de değişim ya da reform konusu paradoksal bir nitelik taşımaktadır. Burada sorulacak temel soru “otoriter-totaliter bir rejimin kendini reforme etme imkanının olup olmadığıdır.” Suriye’deki hakim güçler, mevcut siyasal ve ekonomik yapılanmanın devamından önemli çıkarlar sağlamaktadır. Her türlü değişim olasılığı iç içe geçmiş durumdaki bu siyasal ve ekonomik seçkinleri tehdit etmektedir. Siyasal ve ekonomik yapının iç içe geçmişliği ülkede reformun önündeki en büyük engel durumundadır. Daha derinde olayı anlamak açısından verilecek bir örnek faydalı olabilir. Şu an ekonomik anlamda ülkenin en güçlü ailesi olan Maluf ailesi Devlet Başkanı Beşar Esad’ın annesinin ailesidir. Esad’ın kuzeni olan Rami Maluf da geri planda ülkenin en güçlü kişisi olarak değerlendirilmektedir. Bu aile ülkenin birçok stratejik sektörünü elinde bulundurmaktadır ve tamamen mevcut siyasal yapıdan nemalanmaktadır. Esad, eğer ki reform yapmak istese dahi bu tür çıkar ilişkilerini de dikkate alacak hatta kendi çıkarlarını tehdit edecek bir süreci başlatmış olacaktır. Bu nedenlerle ülkede mevcut rejimin köklü bir dönüşüm yapmasını beklemek çok gerçekçi gözükmemektedir. Yönetim bir yandan dış baskı ortamında değişmek zorundayken diğer taraftan kendi rejiminin sonlanmasıyla sonuçlanabilecek bir süreçten çekinmektedir. Bu da Suriye seçkinlerinin şu anki en büyük ikilemini oluşturmaktadır.

İşte bu mevcut durum Suriyeli yöneticileri sınırlı ve kontrol altında bir değişim sürecine sokmuş gibi gözükmektedir. Özellikle ekonomik alanda yapılan birçok yeniliğe rağmen siyasal alanda gerçekleşen değişimler çok sınırlı kalmıştı. Son zamanlarda gerçekleşen iki olay buna istisna oluşturmaktadır. Birincisi, ülkede yeni bir parti kanunu hazırlığı yapıldığı yönündeki haberlerdir. Buna göre Baas’ın liderliğinde yedi partiden oluşan “Ulusal İlerici Cephe” dışında yeni partilerin açılmasına izin verilecektir. Bu cephe içindeki partiler tamamen rejimin kontrolü altındadır ve hepsi sosyalist partilerdir. Bu kanunla bu ideoloji dışındaki siyasal oluşumlara izin verileceği söylenmektedir. Ancak daha önce rejimi yıkmaya yönelik en ciddi tehdidi oluşturan Müslüman Kardeşler’le beraber alt kimlikleri temsil eden (Kürt, Ermeni gibi) partilerin açılmasına izin verilmeyecektir. İkinci gelişme ise Baas Partisi’nde yapılacak bazı değişikliklerdir. Buna göre partinin adındaki “sosyalist” ibaresi çıkarılarak yerine “sosyal adalet”in getirilmesidir. Hatta “Demokratik Baas Partisi” şeklinde değiştirilmesi yönünde de teklifler yapılmaktadır. Bunun yanında partinin temel sloganı olan “Birlik, Özgürlük ve Sosyalizm” içindeki özgürlüğün demokrasi ile değiştirileceği belirtilmektedir. Bu gelişmeler görünürde her ne kadar “olumlu” olarak gözükse de yapısal değişimler içermeyen, baskıyı azaltma yönünde “göstermelik” adımlar olarak değerlendirilebilir.

Baskı ortamı Suriye’yi dönüşüme zorlamaktadır. Yönetim rejimin yıkılmasına fırsat vermeden ülkeyi modernleştirme çabası içindedir. Ancak “demokratikleşme” adına bu adımlara biraz şüpheyle yaklaşmak gerekmektedir. Yukarıda sayılan nedenlerden ötürü rejimin belki de kendisinin yıkılmasıyla sonuçlanacak böyle bir sürece izin vermesini beklemek biraz fazla “iyimserlik” olacaktır. Yeni parti kanunu dahi, ülkede hiçbir partinin Baas’a karşı bir tehlike oluşturamayacağı düşüncesiyle çıkarılacak bir kanun olacaktır. Ancak her ne kadar şimdilik rejimin kontrolü altında gözükse de, koşulların değişmesiyle atılan bu adımlar ilerde çok daha farklı sonuçlara yol açabilir. Ülkede zaten var olan “reformcu taban”, dış baskının yoğunlaşmasıyla beraber ülkede değişik durumların ortaya çıkmasını sağlayabilir.

Friday, April 29, 2005

Bir Tek Onlar Suriye’yi İstiyor: Lübnanlı Şiiler ve Hizbullah

Lübnan’ın en yüksek nüfus oranına sahip toplumsal grubunu Şiiler oluşturmaktadır. Yaklaşık olarak ülke nüfusunun yüzde 30’luk bir dilimini oluşturan Şiiler ekonomik açıdan geri kalmış bir topluluktur. Şiiler ülkede üç temel örgüt etrafında temsil edilmektedir. Lübnan Yüksek Şii İslam Konseyi, Emel ve Hizbullah partileri. Şii İslam Konseyi’nin önemli bir siyasal gücü bulunmamaktadır ve tamamen İran-Suriye etkisi altındadır. Emel hareketi çok ciddi bir tabana sahip olmamakla birlikte liderleri Nebih Berri’nin Meclis Başkanı olması nedeniyle bazı önemli noktaları ellerine geçirmişlerdir. Şii örgütler içinde en etkili olanı ise Hizbullah’tır.

Şiiler içinde Lübnan muhalefetine destek verenler olsa da çoğunluğu muhalefete karşı çıkmaktadır. Şiilerde genel olarak Hıristiyan Marunilere karşı bir güvensizliğin olduğu söylenebilir. Marunilerin iç savaş sırasında İsrail’le işbirliği yapmış olması, daha sonra Güney Lübnan’da İsrail yanlısı Güney Lübnan Ordusu’nu desteklemiş olması bu güvensizliğin kaynaklarındandır. Dolayısıyla muhalefetin başını da Marunilerin çekmesi Şiilerin bu oluşuma soğuk bakmalarına neden olmaktadır. Ayrıca Şiiler, Suriye’nin çekilmesinin Taif Antlaşmasıyla kazanmış oldukları güçlü siyasal konumlarını kaybetmeleriyle sonuçlanacağını düşünmektedirler. Mevcut sürecin de ülkede siyasal dengeleri Maruniler lehine dönüştürecek olduğuna inanmakta ve dolayısıyla muhalefeti desteklememektedirler.

Hizbullah şu an için ulusal ordu dahil Lübnan’ın en disiplinli, güçlü ve örgütlü silahlı grubu konumundadır. Dolayısıyla Lübnanlı Şiiler denince Hizbullah örgütü ön plana çıkmaktadır. Hizbullah ülkede istikrarın sağlanması ve güvenlik anlamında olmazsa olmaz bir konumdadır. Bu nedenle ABD talepleri doğrultusunda Hizbullah’ın kısa dönemde silah bırakması çok da gerçekçi görünmemektedir. Ancak mevcut şartlar altında Hizbullah da zor bir konum içine düşmüştür. Irak Savaşı, Barış Süreci’nde sağlanan ateşkes zaten örgütü sınırlamışken, Suriye’nin ülkeden çekiliyor olması örgütü daha zor bir konuma sokmuştur. Eğer önümüzdeki dönemde gelişmeler Hizbullah aleyhine gelişir ve kendisine belli güvenceler verilirse Hizbullah da pragmatik bir tavır benimseme yoluna gidebilir. Silah bırakmasını istemek yerine Hizbullah’ın Lübnan ordusu içinde özerk bir yapıya kavuşturulması gündeme getirilirse bu Hizbullah tarafından kabul edilebilir. Hizbullah’ın siyasallaşma sürecine sokulması için, İsrail’in Güney Lübnan’da bırakmadığı tek bölge olan Şeeba Çiftliklerinden çekilmesi gündeme gelebilir. Geri çekilmenin gerçekleşmesi durumunda güvenlik endişeleri azalacak dolayısıyla Hizbullah’ın eli zayıflayacaktır.

Hizbullah için yapılacak şu tanımlama sanırız en uygunudur: “Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesi Hizbullah’ın ikili kimliğini sorgu altına alacaktır. Uluslar arası niteliği olan silahlı bir hareket ve Şii topluluğu temsil eden ulusal bir sosyo-politik örgüt”. Hizbullah’ın geleceği de bu iki kimlik arasında yapacağı tercihler etrafında şekillenecek gibi gözükmektedir.

Thursday, April 21, 2005

Lübnan’da Kriz “Şimdilik” Aşıldı

14 Şubat’ta eski Başbakan Refik Hariri’nin öldürülmesinin ardından Lübnan’da başlayan kriz, hükümetin istifasıyla sonuçlanmıştı. 28 Şubat’tan bu yana da hükümet kurulamamıştı. Yedi haftadır devam eden kriz, Necip Mikati’nin hükümeti kurmasıyla “şimdilik” aşılmış oldu. Hükümeti kurmakla görevlendirilen Necip Mikati, ülkeyi Mayıs ayındaki seçimlere götürecek. Yeni Başbakan, her ne kadar Suriye yanlısı olarak bilinse de ilk talebi muhalefetin talepleri doğrultusunda Suriye yanlısı güvenlik birimlerinin şeflerinin istifa etmesi oldu.

Hükümetin kurulması ülkede seçimlerin zamanında yapılması açısından büyük önem taşıyor. Seçimlerin zamanında yapılması ya da yapılmaması ise siyasi dengeleri ciddi şekilde etkileme potansiyeline sahip bir konu. Şu anda Suriye’nin ülkeden çekilmesini isteyen muhalif kanat seçimlerin hemen yapılmasını isterken, açıkça ifade edilmese de, Suriye ve Suriye yanlıları seçimleri mümkün olduğunca ileri bir tarihe erteleme çabası içindedirler. Bu taleplerin altında yatan nedenler şöyle özetlenebilir:

Seçimlerin gerçekleştirilememesi durumunda bir boşluk ortaya çıkacaktır. Bu da istikrarsızlık için uygun ortam yaratacaktır. Oluşan boşluk ve kriz ortamı Suriye’ye muhalefeti suçlama şansı verecektir. Bu da Suriye’ye daha çok müdahale şansı tanıyacaktır. Seçimlerin ertelenmesi Suriye’ye zaman da kazandıracaktır. Bu zaman da, Hariri suikastıyla oluşan farklı mezhepler arasındaki birlikteliğin bozulması için yeterli olabilir. Zaman içinde, suikastın yarattığı hava ile birleşen farklı mezhepsel gruplar arasında sorunlar yeniden ortaya çıkabilir. Şu anda, Hariri suikastının soruşturulması ve Suriye’nin çekilmesi konularında birleşmiş durumdaki gruplar arasında geçmişten kalan sorunların ya da çıkar çatışmalarının su yüzüne çıkması muhalefetin etkinliğini azaltacaktır. Bu da Suriye’ye Lübnan içinde hareket alanı ve muhalefet üzerinde oynama fırsatı verecektir. Muhalefetin hemen seçimlerin yapılması yönündeki talebi de bu düşünceler nedeniyledir. Muhalefet Hariri suikastıyla kendileri lehinde oluşan durumdan faydalanmak istemektedir. Böyle bir ortamda gerçekleşecek seçimlerden başarıyla çıkacaklarını bilmektedirler.

Suriye Lübnan’da elini güçlendirmek için bir yandan da iç savaş olasılığını gündeme getirmeye çalışacaktır. Ülkede istikrarsızlık yaratarak kendine çözüm aracı olarak sunma yolunu seçebilir. Eğer ABD’nin bir sonraki hedefi olduğunu hissederse bunun bedelini yine Lübnan ödeyebilir.