Thursday, May 26, 2005

Lübnan’da Eski Tas Eski Hamam

Hristiyan ve Müslümanlar için eşit sayıda koltuğun ayrıldığı 128 üyeli Lübnan meclis seçimleri, daha önce planlandığı şekilde bu hafta sonu gerçekleştiriliyor. Refik Hariri’nin öldürülmesi ve Suriye’nin askerlerini çekmesinin ardından düzenlenen bu ilk seçimler her ne kadar farklı beklentiler doğursa da, geleneksel mezhepsel ayrımlar ve rekabet bu seçimlerde de siyasal temsili şekillendirecek gibi gözükmektedir.

Sünnî Başbakan Refik Hariri’nin öldürülmesi ve bu eylemin arkasında Suriye’nin olduğu düşüncesi, Lübnan içinde farklı mezhepsel grupları, Suriye varlığı karşıtlığı temelinde bir araya getirmişti. Şiî’ler dışında kalan, Sünnî’ler, Hrıstiyanlar ve Dürzî’ler Suriye’nin askerlerini çekmesi ve reform talepleriyle geniş katılımlı gösteriler düzenlemişti. Ancak seçimler öncesi ortama bakıldığında mezhepler arası dayanışmanın ortadan kaybolmaya başladığı, her kesimin kendine göre bir yol çizdiği görülmektedir.

Seçim yarışına bakıldığında birkaç isim ve kesim öne çıkmaktadır. Refik Hariri’nin oğlu Saad Hariri, seçimler öncesi güçlü bir lider adayı olarak ortaya çıkmıştır. Saad, farklı mezheplerden adayların olduğu bir liste hazırlamıştır. Hizbullah, Şiî’ler içindeki en güçlü örgüt olma konumunu sürdürmektedir. Bir “direniş” gücü olarak düşünülen Hizbullah’ın Şiî’ler içindeki popülaritesi seçimlerden büyük ihtimalle başarıyla çıkmasını sağlayacaktır. Diğer bir liste Dürzî lider Velit Canpolat’ın listesi olacaktır. Hristiyan Marunilerin lider adaylarına bakıldığında, bu ay içinde uzun yıllardır Fransa’da yaşadığı sürgünden dönen Michel Aoun ön plana çıkmaktadır.

Aoun, ülkede hakim olan mezhepsel ayrıma dayalı siyasal yapıyı ortadan kaldırma iddiasıyla seçimlere girmektedir. Bununla, reform talebinde bulunan ve Hariri suikastı sonrası sokaklara dökülen farklı mezheplerden Lübnanlı gençlerin desteğini kazanmaya çalışmaktadır. Ancak seçimler öncesinde, daha önce birlikte hareket eden Sünnî’ler, Dürzî’ler ve Hristiyanların yollarını ayırdığı görülmektedir. Aoun; Saad ve Velit Canpolat’la yapılan görüşmelerden sonuç alınamadığını ve seçimlere ayrı olarak girileceğini açıklamıştır.

Seçimler, Lübnan’da bir birliktelik sağlamaktan ziyade eskiden kalma mezhepler arası rekabetin körüklenmesine neden olmuştur. Seçimler, siyasal yapının değişiminden, mezhepsel ayrımların kaldırılmasından ve reformdan yana olan Lübnan gençliğinin beklentilerini karşılamayacak gibi gözükmektedir.

Friday, May 13, 2005

Suriye’de Siyasal İslam “Yükselişte”: Neden Şimdi?

“Müslüman Kardeşler”, 1950’lerde Suriye politikasında siyasal İslamın temsilcisi olarak belirmeye başlamıştır. Artan gücüne paralel olarak 1958 yılında siyasal parti olarak yasaklanmıştır. 1970’lerde rejimle örgüt arasındaki ilişkiler çatışmacı bir nitelik kazanmıştır. 1980 yılında Hafız Esad’a yönelik suikast girişimi sonrasında örgüte üyelik ölümle cezalandırılmaya başlanmıştır. En son olarak da herkesçe bilinen 1982 Hama olaylarıyla son kez karşı karşıya gelinmiş ve rejimin 10,000 civarında çoğu Müslüman Kardeş üyesi kişiyi öldürmesiyle örgüt gücünü tamamen kaybetmiştir. Geriye kalan tüm üyeleri ya sürgüne gönderilmiş ya da hapishanelere yollanmıştır. Bu İslamcı ayaklanma, 1970 yılında Hafız Esad’ın iktidara gelişinden günümüze kadar, rejime karşı en ciddi tehdit içeren girişim olmuştur.

Son zamanlarda Suriye Müslüman Kardeşleri’nin ülkede sesini yükseltmeye başladığı görülmektedir. Bunun yanında Batı basınında Suriye’de siyasal İslamın yükselişine ilişkin makaleler yayımlanmaktadır. Bu yazılarda, Suriyeli kadınların daha çok İslamî kurallara göre bir giyim şekli benimsemeye başladığı, Halep’te birçok cami inşasının yapıldığı ve camilerdeki imamların daha çok siyasal rol talebinde bulunmaya başladıkları belirtilmektedir. Müslüman Kardeşler örgütünün ve genel olarak İslamın ülkede harekete geçişinde, son zamanlarda ortaya çıkan bölgesel gelişmelerin etkili olduğu düşünülebilir. En önemli etken Irak’taki direniş hareketine Suriye rejiminin verdiği destek olmuştur. Bu destek çerçevesinde Orta Doğu’nun birçok farklı ülkesinden gelen İslamcılar Suriye üzerinden direnişe destek amacıyla Irak’a geçmişlerdir. Suriye, desteği nedeniyle İslamcıların ülkesindeki faaliyetlerine engel olmamış hatta desteklemiştir. Bunun yanında rejimin Batı baskısı altında olması ve nispi güçsüz konumu Müslüman Kardeşleri harekete geçirmiş olabilir.

Her ne kadar bu etkenler Suriye’de siyasal İslam olgusunun gündeme taşınmasında etkili olmuş olsa da, arka planda Suriye yönetimi destekli bir sürecin yaşanıyor olması da muhtemeldir. Şu anda Suriye yönetiminin en büyük kaygısı, ABD’nin Suriye’de bir rejim değişikliğine gitme yönündeki çabalarıdır. Ancak ABD her ne kadar Baas rejiminden rahatsız olsa da bunun alternatifi olarak siyasal İslamcıları da kesinlikle istememektedir. İşte bu düşünceden hareketle Suriye yönetimi ülkede siyasal İslamın güçlendiğini göstererek, olası bir rejim yıkılışı durumunda bu kesimlerin iktidara gelebileceği düşüncesini oluşturmaya çalışıyor olabilir. Böylece kendi rejimlerinin devamını sağlayabileceklerini düşünebilirler. Bu anlamda da ülkede siyasal İslamın temsilcisi olan örgüt Müslüman Kardeşler ön plana çıkarılıyor olabilir. Çünkü Suriye içerde son derece baskıcı ve kontrolcü bir devlettir. Ülkede hiçbir muhalif unsurun yaşamasına izin verilmemiştir. Müslüman Kardeşler’in de diğer muhalif unsurlar gibi rejime yönelik ciddi bir tehdit oluşturma potansiyeli bulunmamaktadır. Bu nedenle de Müslüman Kardeşlerin son zamanlarda yaptığı çıkışlara Suriye yönetiminin sessiz kalışı anlamlı olabilir. Ülkede siyasal İslamın ve Müslüman Kardeşlerin yükselişine bu açıdan da bakılabilir.

Thursday, May 05, 2005

Şimdi de Sırada “Yasemin Devrimi”: Suriye’de Değişim Olasılıkları

Kadife devrim, turuncu devrim, sedir devrimi derken Suriye’de gerçekleşecek olası bir devrimin adı şimdiden kondu. Çeşitli yerlerde “Yasemin Devrimi” olarak adlandırılan değişim olasılığının gündeme gelmesine neden olan ise Suriye’nin son dönemde içinde bulunduğu reform yapma konusundaki dış baskı ortamı. Bu doğrultuda Mart ayı içinde ABD’de Temsilciler Meclisine sunulan "Suriye'de Demokrasiye Geçişi Destekleme" başlıklı yasa tasarısı önemli bir belge olarak değerlendirilebilir. Tasarının, Suriye’ye yönelik yaptırımları ve demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin başa geçişini desteklemek amacıyla hazırlandığı belirtilmektedir. Irak Savaşı sonrasında kendisi adına zaten zor bir konuma düşen Suriye, Hariri suikastı sonrasında çok daha yoğun bir uluslararası baskı ortamına girmişti. Lübnan’dan askerlerini çekmesiyle sonuçlanan bu süreç bölgede önemli bir kozunu da tam anlamıyla olmasa da kaybetmesine neden olmuştur. İşte bu baskı ortamı içinde Suriye bir değişim süreci içine girmek “zorunda” olduğunun farkındadır. Bu zorunlu değişim sadece Batı’nın baskısını azaltmak nedeniyle değil aynı zamanda kendi içindeki reform taleplerini karşılamak ve ekonomik sorunlarıyla mücadele için de büyük önem taşımaktadır.

Ancak Suriye’de değişim ya da reform konusu paradoksal bir nitelik taşımaktadır. Burada sorulacak temel soru “otoriter-totaliter bir rejimin kendini reforme etme imkanının olup olmadığıdır.” Suriye’deki hakim güçler, mevcut siyasal ve ekonomik yapılanmanın devamından önemli çıkarlar sağlamaktadır. Her türlü değişim olasılığı iç içe geçmiş durumdaki bu siyasal ve ekonomik seçkinleri tehdit etmektedir. Siyasal ve ekonomik yapının iç içe geçmişliği ülkede reformun önündeki en büyük engel durumundadır. Daha derinde olayı anlamak açısından verilecek bir örnek faydalı olabilir. Şu an ekonomik anlamda ülkenin en güçlü ailesi olan Maluf ailesi Devlet Başkanı Beşar Esad’ın annesinin ailesidir. Esad’ın kuzeni olan Rami Maluf da geri planda ülkenin en güçlü kişisi olarak değerlendirilmektedir. Bu aile ülkenin birçok stratejik sektörünü elinde bulundurmaktadır ve tamamen mevcut siyasal yapıdan nemalanmaktadır. Esad, eğer ki reform yapmak istese dahi bu tür çıkar ilişkilerini de dikkate alacak hatta kendi çıkarlarını tehdit edecek bir süreci başlatmış olacaktır. Bu nedenlerle ülkede mevcut rejimin köklü bir dönüşüm yapmasını beklemek çok gerçekçi gözükmemektedir. Yönetim bir yandan dış baskı ortamında değişmek zorundayken diğer taraftan kendi rejiminin sonlanmasıyla sonuçlanabilecek bir süreçten çekinmektedir. Bu da Suriye seçkinlerinin şu anki en büyük ikilemini oluşturmaktadır.

İşte bu mevcut durum Suriyeli yöneticileri sınırlı ve kontrol altında bir değişim sürecine sokmuş gibi gözükmektedir. Özellikle ekonomik alanda yapılan birçok yeniliğe rağmen siyasal alanda gerçekleşen değişimler çok sınırlı kalmıştı. Son zamanlarda gerçekleşen iki olay buna istisna oluşturmaktadır. Birincisi, ülkede yeni bir parti kanunu hazırlığı yapıldığı yönündeki haberlerdir. Buna göre Baas’ın liderliğinde yedi partiden oluşan “Ulusal İlerici Cephe” dışında yeni partilerin açılmasına izin verilecektir. Bu cephe içindeki partiler tamamen rejimin kontrolü altındadır ve hepsi sosyalist partilerdir. Bu kanunla bu ideoloji dışındaki siyasal oluşumlara izin verileceği söylenmektedir. Ancak daha önce rejimi yıkmaya yönelik en ciddi tehdidi oluşturan Müslüman Kardeşler’le beraber alt kimlikleri temsil eden (Kürt, Ermeni gibi) partilerin açılmasına izin verilmeyecektir. İkinci gelişme ise Baas Partisi’nde yapılacak bazı değişikliklerdir. Buna göre partinin adındaki “sosyalist” ibaresi çıkarılarak yerine “sosyal adalet”in getirilmesidir. Hatta “Demokratik Baas Partisi” şeklinde değiştirilmesi yönünde de teklifler yapılmaktadır. Bunun yanında partinin temel sloganı olan “Birlik, Özgürlük ve Sosyalizm” içindeki özgürlüğün demokrasi ile değiştirileceği belirtilmektedir. Bu gelişmeler görünürde her ne kadar “olumlu” olarak gözükse de yapısal değişimler içermeyen, baskıyı azaltma yönünde “göstermelik” adımlar olarak değerlendirilebilir.

Baskı ortamı Suriye’yi dönüşüme zorlamaktadır. Yönetim rejimin yıkılmasına fırsat vermeden ülkeyi modernleştirme çabası içindedir. Ancak “demokratikleşme” adına bu adımlara biraz şüpheyle yaklaşmak gerekmektedir. Yukarıda sayılan nedenlerden ötürü rejimin belki de kendisinin yıkılmasıyla sonuçlanacak böyle bir sürece izin vermesini beklemek biraz fazla “iyimserlik” olacaktır. Yeni parti kanunu dahi, ülkede hiçbir partinin Baas’a karşı bir tehlike oluşturamayacağı düşüncesiyle çıkarılacak bir kanun olacaktır. Ancak her ne kadar şimdilik rejimin kontrolü altında gözükse de, koşulların değişmesiyle atılan bu adımlar ilerde çok daha farklı sonuçlara yol açabilir. Ülkede zaten var olan “reformcu taban”, dış baskının yoğunlaşmasıyla beraber ülkede değişik durumların ortaya çıkmasını sağlayabilir.

Friday, April 29, 2005

Bir Tek Onlar Suriye’yi İstiyor: Lübnanlı Şiiler ve Hizbullah

Lübnan’ın en yüksek nüfus oranına sahip toplumsal grubunu Şiiler oluşturmaktadır. Yaklaşık olarak ülke nüfusunun yüzde 30’luk bir dilimini oluşturan Şiiler ekonomik açıdan geri kalmış bir topluluktur. Şiiler ülkede üç temel örgüt etrafında temsil edilmektedir. Lübnan Yüksek Şii İslam Konseyi, Emel ve Hizbullah partileri. Şii İslam Konseyi’nin önemli bir siyasal gücü bulunmamaktadır ve tamamen İran-Suriye etkisi altındadır. Emel hareketi çok ciddi bir tabana sahip olmamakla birlikte liderleri Nebih Berri’nin Meclis Başkanı olması nedeniyle bazı önemli noktaları ellerine geçirmişlerdir. Şii örgütler içinde en etkili olanı ise Hizbullah’tır.

Şiiler içinde Lübnan muhalefetine destek verenler olsa da çoğunluğu muhalefete karşı çıkmaktadır. Şiilerde genel olarak Hıristiyan Marunilere karşı bir güvensizliğin olduğu söylenebilir. Marunilerin iç savaş sırasında İsrail’le işbirliği yapmış olması, daha sonra Güney Lübnan’da İsrail yanlısı Güney Lübnan Ordusu’nu desteklemiş olması bu güvensizliğin kaynaklarındandır. Dolayısıyla muhalefetin başını da Marunilerin çekmesi Şiilerin bu oluşuma soğuk bakmalarına neden olmaktadır. Ayrıca Şiiler, Suriye’nin çekilmesinin Taif Antlaşmasıyla kazanmış oldukları güçlü siyasal konumlarını kaybetmeleriyle sonuçlanacağını düşünmektedirler. Mevcut sürecin de ülkede siyasal dengeleri Maruniler lehine dönüştürecek olduğuna inanmakta ve dolayısıyla muhalefeti desteklememektedirler.

Hizbullah şu an için ulusal ordu dahil Lübnan’ın en disiplinli, güçlü ve örgütlü silahlı grubu konumundadır. Dolayısıyla Lübnanlı Şiiler denince Hizbullah örgütü ön plana çıkmaktadır. Hizbullah ülkede istikrarın sağlanması ve güvenlik anlamında olmazsa olmaz bir konumdadır. Bu nedenle ABD talepleri doğrultusunda Hizbullah’ın kısa dönemde silah bırakması çok da gerçekçi görünmemektedir. Ancak mevcut şartlar altında Hizbullah da zor bir konum içine düşmüştür. Irak Savaşı, Barış Süreci’nde sağlanan ateşkes zaten örgütü sınırlamışken, Suriye’nin ülkeden çekiliyor olması örgütü daha zor bir konuma sokmuştur. Eğer önümüzdeki dönemde gelişmeler Hizbullah aleyhine gelişir ve kendisine belli güvenceler verilirse Hizbullah da pragmatik bir tavır benimseme yoluna gidebilir. Silah bırakmasını istemek yerine Hizbullah’ın Lübnan ordusu içinde özerk bir yapıya kavuşturulması gündeme getirilirse bu Hizbullah tarafından kabul edilebilir. Hizbullah’ın siyasallaşma sürecine sokulması için, İsrail’in Güney Lübnan’da bırakmadığı tek bölge olan Şeeba Çiftliklerinden çekilmesi gündeme gelebilir. Geri çekilmenin gerçekleşmesi durumunda güvenlik endişeleri azalacak dolayısıyla Hizbullah’ın eli zayıflayacaktır.

Hizbullah için yapılacak şu tanımlama sanırız en uygunudur: “Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesi Hizbullah’ın ikili kimliğini sorgu altına alacaktır. Uluslar arası niteliği olan silahlı bir hareket ve Şii topluluğu temsil eden ulusal bir sosyo-politik örgüt”. Hizbullah’ın geleceği de bu iki kimlik arasında yapacağı tercihler etrafında şekillenecek gibi gözükmektedir.

Thursday, April 21, 2005

Lübnan’da Kriz “Şimdilik” Aşıldı

14 Şubat’ta eski Başbakan Refik Hariri’nin öldürülmesinin ardından Lübnan’da başlayan kriz, hükümetin istifasıyla sonuçlanmıştı. 28 Şubat’tan bu yana da hükümet kurulamamıştı. Yedi haftadır devam eden kriz, Necip Mikati’nin hükümeti kurmasıyla “şimdilik” aşılmış oldu. Hükümeti kurmakla görevlendirilen Necip Mikati, ülkeyi Mayıs ayındaki seçimlere götürecek. Yeni Başbakan, her ne kadar Suriye yanlısı olarak bilinse de ilk talebi muhalefetin talepleri doğrultusunda Suriye yanlısı güvenlik birimlerinin şeflerinin istifa etmesi oldu.

Hükümetin kurulması ülkede seçimlerin zamanında yapılması açısından büyük önem taşıyor. Seçimlerin zamanında yapılması ya da yapılmaması ise siyasi dengeleri ciddi şekilde etkileme potansiyeline sahip bir konu. Şu anda Suriye’nin ülkeden çekilmesini isteyen muhalif kanat seçimlerin hemen yapılmasını isterken, açıkça ifade edilmese de, Suriye ve Suriye yanlıları seçimleri mümkün olduğunca ileri bir tarihe erteleme çabası içindedirler. Bu taleplerin altında yatan nedenler şöyle özetlenebilir:

Seçimlerin gerçekleştirilememesi durumunda bir boşluk ortaya çıkacaktır. Bu da istikrarsızlık için uygun ortam yaratacaktır. Oluşan boşluk ve kriz ortamı Suriye’ye muhalefeti suçlama şansı verecektir. Bu da Suriye’ye daha çok müdahale şansı tanıyacaktır. Seçimlerin ertelenmesi Suriye’ye zaman da kazandıracaktır. Bu zaman da, Hariri suikastıyla oluşan farklı mezhepler arasındaki birlikteliğin bozulması için yeterli olabilir. Zaman içinde, suikastın yarattığı hava ile birleşen farklı mezhepsel gruplar arasında sorunlar yeniden ortaya çıkabilir. Şu anda, Hariri suikastının soruşturulması ve Suriye’nin çekilmesi konularında birleşmiş durumdaki gruplar arasında geçmişten kalan sorunların ya da çıkar çatışmalarının su yüzüne çıkması muhalefetin etkinliğini azaltacaktır. Bu da Suriye’ye Lübnan içinde hareket alanı ve muhalefet üzerinde oynama fırsatı verecektir. Muhalefetin hemen seçimlerin yapılması yönündeki talebi de bu düşünceler nedeniyledir. Muhalefet Hariri suikastıyla kendileri lehinde oluşan durumdan faydalanmak istemektedir. Böyle bir ortamda gerçekleşecek seçimlerden başarıyla çıkacaklarını bilmektedirler.

Suriye Lübnan’da elini güçlendirmek için bir yandan da iç savaş olasılığını gündeme getirmeye çalışacaktır. Ülkede istikrarsızlık yaratarak kendine çözüm aracı olarak sunma yolunu seçebilir. Eğer ABD’nin bir sonraki hedefi olduğunu hissederse bunun bedelini yine Lübnan ödeyebilir.

Tuesday, April 05, 2005

Suriye İçin Sırada Ne Var?

Irak Savaşı sonrasında oluşan yeni bölgesel koşullar Suriye’yi zorlamaktadır. Bu yeni ortam Suriye açısından tehditler içermektedir. Bu koşullar altında Suriye bir “zorunlu değişim” sürecine içine girmiştir. Savaş sonrasında Suriye’ye yönelik talepler daha çok bölgesel güvenlik konularına ilişkin olarak ortaya çıkmıştır. Öncelikle “terör”e verdiği desteği kesmesi yönünde baskı altına alınmıştır. Bunu takiben, tüm uluslararası toplumun da ortak görüşüyle, Lübnan’dan askerlerini çekmesi istenmiştir. Bu baskılara karşılık Suriye öncelikle Şam’da bulunan radikal Filistinli grupların bürolarını kapattığını açıklamıştır. Lübnan’a ilişkin olarak ise herkesin bildiği gibi bu ülkedeki 14,000 civarındaki askerlerini Mayıs ayındaki seçimlerden önce tamamen çekeceğini açıklamıştır.

ABD açısından bakıldığında, tüm bu talepler Suriye’nin elinin zayıflatılması ve tüm kozlarının elinden alınması amacını taşımaktadır. Eğer Suriye’nin İsrail-Filistin barışını etkileme potansiyeli elinden alınabilirse, pazarlık yapma ve baskılara dayanma gücü de o oranda zayıflayacaktır. Suriye’nin Lübnan’daki varlığına son verilmesi yine İsrail’i rahatlatacak ve Suriye’nin bölgeyi etkileme gücünü önemli oranda etkileyecektir.

Savaş sonrasında Suriye’nin bölgede istikrarı etkileme potansiyeline Irak da eklenmiştir. Savaş sonrası süreçte ortaya çıkan direniş hareketinin önemli kaynaklarından biri de Suriye olmuştur. ABD iddialarına göre Irak sınırında eğitim gören birçok gönüllü Arap direnişçi yine bu ülke sınırından Irak’a geçerek direnişe katılmaktadır. Suriye’yi baskı altına alma sürecinde bu konu da yoğun olarak gündeme gelmiştir.

Tüm bu talepler Suriye’yi güçsüzleştirme ve elindeki tüm kozları alarak bölgeyi etkileme gücünü kırma amacına yöneliktir. Bu süreçte doğal olarak İsrail’in Suriye ile barış masasına oturmasını beklememek gerekir. Çünkü şu anda elinde birçok pazarlık unsuru bulunan Suriye, Golan Tepeleri konusunda daha rahat hareket edebilir. Bu nedenle İsrail bu süreçte masaya oturmak istemeyecektir. Elindeki tüm kozlar alınmış bir Suriye ile çok daha iyi koşullarda bir “barış”a ulaşılabilir.

Suriye açısından bakıldığında tüm bu olumsuz görüntüye rağmen birçok karşı hareket gücü bulunmaktadır. Öncelikle radikal Filistinli gruplara verilen desteğin kesilmesi yönünde atılan adımlar son derece sınırlıdır ve hatta göstermelik olduğu bile söylenebilir. Suriye’nin halen İsrail-Filistin barışını etkileme gücü bulunmaktadır ve daha çok köşeye sıkıştığını düşündüğü anda bunu kullanabilir. Radikal gruplar aracılığıyla düzenlenecek bir intihar saldırısı, Mahmut Abbas sonrası esmeye başlayan barış rüzgarlarını sonlandırabilir.

Lübnan konusunda da aynı şeyleri söylemek mümkündür. Suriye’nin bu ülkedeki 14,000 askerini çekmesi bu ülkedeki tüm gücünü kaybedeceği anlamına gelmemektedir. Bu ülkede yaklaşık otuz yıllık bir deneyime sahip ve birçok grupla bağı halen devam etmektedir. Son günlerde Lübnan’da gerçekleşen birçok patlamayı bu çerçevede düşünebiliriz. Suriye’nin Lübnan’da çok güçlü bir istihbarat ağı bulunmaktadır. Lübnan’da istikrarı etkileme gücü bulunan Suriye, yine zorda kaldığını hissettiği durumda Lübnan’ı karıştırmaya çalışabilir. Gücünü göstermek anlamında bundan sonra da Lübnan’da mesaj niteliği taşıyan patlamalar meydana gelebilir.

Uzun vadede Suriye’nin elindeki kozlarının alınmasını takiben, ABD’nin Orta Doğu politikası doğrultusunda, siyasal ve ekonomik yapılanmasına ilişkin talepler gündeme gelecektir. Siyasal ve hatta ekonomik liberalleşme beraberinde rejimin devamı sorununu da getireceğinden Suriye bu sürece de direnecektir. ABD açısından bakıldığında güçlü bir Baas rejimi istenmemektedir. ABD’nin Suriye’de yönetim alternatifi, reformcu olarak bilinen rejim muhalifi gruplardır. Ülke içinde tabanı bulunan bu kesimin güçlendirilmesi ve desteklenmesi gündeme gelecektir. Ancak ABD bir yandan da Baas rejimi sonrasında radikal İslamcı hareketlerin yükselmesini de istemeyecektir. Böyle bir senaryo ABD açısından şimdiki rejimden daha büyük sorunlar yaratabilir. Dolayısıyla mevcut Esad yönetimi bunu kullanabilir. Bu çerçevede ülke içinde İslamcı kesimler Esad yönetimi tarafından kontrollü bir şekilde desteklenebilir. Bu şekilde İslamcıların iktidara gelebileceği olasılığı yaratılarak kendi rejiminin devamı sağlanmaya çalışılabilir.

Sunday, March 06, 2005

Orta Doğu ve Lübnan’da Yeni Bir Döneme Doğru

Irak Savaşı Orta Doğu’da tüm bölgesel ilişkileri ve güvenlik algılamalarını etkilemiştir. Bu doğrultuda bölgede yeni bir ilişkiler ağı ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu sürecin önemli bir ayağını da Suriye-Lübnan ilişkileri ve Suriye’nin bu ülkedeki askeri varlığı oluşturmuştur. Özellikle 2000 yılından sonra Lübnan’dan askerlerini çekmesi yönünde Suriye üzerindeki baskılar artmış ve bu çerçevede o yıllarda 40.000 olan asker sayısı günümüzde 14.000’e kadar gerilemiştir. Hariri suikastıyla artan uluslararası baskıyla beraber Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığının sona ermesi beklenmektedir.

Suriye’nin Lübnan’dan askerlerini çekmesi ve bu ülkedeki etkinliğine son verilmesi birkaç açıdan önem taşımaktadır. Bu süreç öncelikle tabi ki Lübnan iç politikası ve çekişmeleri bağlamında sonuçlar doğuracaktır. Karami başkanlığındaki Suriye yanlısı hükümet artan baskılar sonucunda istifa etmiştir. Mayıs ayındaki seçimlere kadar ülkeyi yönetecek yeni hükümet, yine Suriye yanlısı Devlet Başkanı Emil Lahud tarafından atanacaktır. Burada Lahud’un iki şansı bulunmaktadır. Tercihini Suriye ve sertlik yanlısı bir hükümetten yana kullanması durumunda rejimle muhalefet karşı karşıya gelecektir. Dengeli ve tarafsız bir hükümet ataması durumunda ise ülkede uzlaşma sağlanabilecek ve şimdilik muhalefet tatmin edilmiş olacaktır. Mevcut koşullar altında daha dengeli bir hükümetin atanması muhtemel gözükmektedir.

Bu hükümet ülkeyi Mayıs ayındaki seçimlere götürecektir. ABD Başkanı George Bush’un da Suriye’ye, askerlerini çekmesi için Mayıs ayına kadar süre tanıması seçimlerle bağlantılıdır. Her ne kadar Suriye askerlerini muhtemelen çekecek de olsa bu, Suriye’nin Lübnan üzerindeki etkinliğinin, ciddi zarar görse de, tamamen sona ereceği anlamına gelmemektedir. Suriye bu ülkedeki uzun yıllara dayanan deneyimi ve kurduğu ağ sayesinde etkinliğini bir şekilde sürdürmeye çalışacaktır. Lübnan’daki muhalefetin önemli isimlerinden Velit Canpolat'ın da “Suriye’nin Lübnan’daki istihbarat ve güvenlik yapılanmasının 14.000 askerden çok daha büyük bir sorun olduğunu” söylemesi de buna işaret etmektedir. Bu etkinliğin devamı noktasında da özellikle Hizbullah örgütü ön plana çıkacaktır. Hizbullah Lübnan’da istikrarın sağlanması anlamında önemli bir unsurdur. Suriye’nin varlığından memnun olan bu örgütün bundan sonraki süreçte tutumu belirleyici olabilir. Zaten siyasal sürece dahil olan ve Lübnan Parlamentosuna temsilcilerini sokan bu örgütün silahsızlandırılması ve tamamen sisteme entegre edilmesi süreci yaşanabilir.

Mayıs ayındaki seçimler sonrasında, daha önce siyasal yapılanmadan dışlanmış olan Suriye karşıtı grupların siyasal etkinliği artabilir. Ülkenin ekonomik yapısında etkin olmalarına rağmen siyasal etkinlikleri bulunmayan Hıristiyan Maruniler bu süreçte öne çıkabilir. Daha çok İsrail ile işbirliğine eğilimli olması muhtemel bu kesimin siyasal alanda etkinleşmesi Lübnan’ın iç ve dış politikasında da önemli değişimleri beraberinde getirebilir.

Lübnan iç politikasındaki bu değişim, dış politikada da yeni eğilimlere neden olacak ve bölgesel boyutta bazı sonuçlar doğurabilecektir. Bu açıdan konuya bakıldığında, İran ve Suriye üzerindeki baskının artması konusu ön plana çıkmaktadır. İran ve Suriye bölgede İsrail açısından en büyük tehdit unsurlarıdır. Bunun yanında, Barış Süreci’nin de engellenmesi yönünde en büyük güce sahip ülke konumundadırlar. Suriye’nin Lübnan’dan çıkarılması öncelikle bu ülkelerin sahip olduğu önemli bir kozun ellerinden alınması ve bölgedeki etkinliklerinin kaybıyla sonuçlanacaktır. Çünkü Lübnan İsrail’in güvenliği bağlamında önemli bir konumdadır. Lübnan sayesinde İsrail baskı altında tutulabilmekte, bu ülkedeki birçok grup (Hizbullah ve diğer radikal Filistinli örgütler) aracılığıyla İsrail’e yönelik şiddet eylemlerine girişilebilmektedir. Lübnan’da bu ülkelerin etkinliğine son verilerek hem baskı artırılabilecek, hem de Hizbullah’ın etkinliği sonlandırılabilecektir. Bölgesel boyutta bir diğer sonuç da Lübnan’ın barış sürecine dahil edilmesi ve İsrail’in bir diğer Arap ülkesi ve komşusuyla daha barış sürecini başlatması olacaktır.