Sunday, March 06, 2005

Orta Doğu ve Lübnan’da Yeni Bir Döneme Doğru

Irak Savaşı Orta Doğu’da tüm bölgesel ilişkileri ve güvenlik algılamalarını etkilemiştir. Bu doğrultuda bölgede yeni bir ilişkiler ağı ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu sürecin önemli bir ayağını da Suriye-Lübnan ilişkileri ve Suriye’nin bu ülkedeki askeri varlığı oluşturmuştur. Özellikle 2000 yılından sonra Lübnan’dan askerlerini çekmesi yönünde Suriye üzerindeki baskılar artmış ve bu çerçevede o yıllarda 40.000 olan asker sayısı günümüzde 14.000’e kadar gerilemiştir. Hariri suikastıyla artan uluslararası baskıyla beraber Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığının sona ermesi beklenmektedir.

Suriye’nin Lübnan’dan askerlerini çekmesi ve bu ülkedeki etkinliğine son verilmesi birkaç açıdan önem taşımaktadır. Bu süreç öncelikle tabi ki Lübnan iç politikası ve çekişmeleri bağlamında sonuçlar doğuracaktır. Karami başkanlığındaki Suriye yanlısı hükümet artan baskılar sonucunda istifa etmiştir. Mayıs ayındaki seçimlere kadar ülkeyi yönetecek yeni hükümet, yine Suriye yanlısı Devlet Başkanı Emil Lahud tarafından atanacaktır. Burada Lahud’un iki şansı bulunmaktadır. Tercihini Suriye ve sertlik yanlısı bir hükümetten yana kullanması durumunda rejimle muhalefet karşı karşıya gelecektir. Dengeli ve tarafsız bir hükümet ataması durumunda ise ülkede uzlaşma sağlanabilecek ve şimdilik muhalefet tatmin edilmiş olacaktır. Mevcut koşullar altında daha dengeli bir hükümetin atanması muhtemel gözükmektedir.

Bu hükümet ülkeyi Mayıs ayındaki seçimlere götürecektir. ABD Başkanı George Bush’un da Suriye’ye, askerlerini çekmesi için Mayıs ayına kadar süre tanıması seçimlerle bağlantılıdır. Her ne kadar Suriye askerlerini muhtemelen çekecek de olsa bu, Suriye’nin Lübnan üzerindeki etkinliğinin, ciddi zarar görse de, tamamen sona ereceği anlamına gelmemektedir. Suriye bu ülkedeki uzun yıllara dayanan deneyimi ve kurduğu ağ sayesinde etkinliğini bir şekilde sürdürmeye çalışacaktır. Lübnan’daki muhalefetin önemli isimlerinden Velit Canpolat'ın da “Suriye’nin Lübnan’daki istihbarat ve güvenlik yapılanmasının 14.000 askerden çok daha büyük bir sorun olduğunu” söylemesi de buna işaret etmektedir. Bu etkinliğin devamı noktasında da özellikle Hizbullah örgütü ön plana çıkacaktır. Hizbullah Lübnan’da istikrarın sağlanması anlamında önemli bir unsurdur. Suriye’nin varlığından memnun olan bu örgütün bundan sonraki süreçte tutumu belirleyici olabilir. Zaten siyasal sürece dahil olan ve Lübnan Parlamentosuna temsilcilerini sokan bu örgütün silahsızlandırılması ve tamamen sisteme entegre edilmesi süreci yaşanabilir.

Mayıs ayındaki seçimler sonrasında, daha önce siyasal yapılanmadan dışlanmış olan Suriye karşıtı grupların siyasal etkinliği artabilir. Ülkenin ekonomik yapısında etkin olmalarına rağmen siyasal etkinlikleri bulunmayan Hıristiyan Maruniler bu süreçte öne çıkabilir. Daha çok İsrail ile işbirliğine eğilimli olması muhtemel bu kesimin siyasal alanda etkinleşmesi Lübnan’ın iç ve dış politikasında da önemli değişimleri beraberinde getirebilir.

Lübnan iç politikasındaki bu değişim, dış politikada da yeni eğilimlere neden olacak ve bölgesel boyutta bazı sonuçlar doğurabilecektir. Bu açıdan konuya bakıldığında, İran ve Suriye üzerindeki baskının artması konusu ön plana çıkmaktadır. İran ve Suriye bölgede İsrail açısından en büyük tehdit unsurlarıdır. Bunun yanında, Barış Süreci’nin de engellenmesi yönünde en büyük güce sahip ülke konumundadırlar. Suriye’nin Lübnan’dan çıkarılması öncelikle bu ülkelerin sahip olduğu önemli bir kozun ellerinden alınması ve bölgedeki etkinliklerinin kaybıyla sonuçlanacaktır. Çünkü Lübnan İsrail’in güvenliği bağlamında önemli bir konumdadır. Lübnan sayesinde İsrail baskı altında tutulabilmekte, bu ülkedeki birçok grup (Hizbullah ve diğer radikal Filistinli örgütler) aracılığıyla İsrail’e yönelik şiddet eylemlerine girişilebilmektedir. Lübnan’da bu ülkelerin etkinliğine son verilerek hem baskı artırılabilecek, hem de Hizbullah’ın etkinliği sonlandırılabilecektir. Bölgesel boyutta bir diğer sonuç da Lübnan’ın barış sürecine dahil edilmesi ve İsrail’in bir diğer Arap ülkesi ve komşusuyla daha barış sürecini başlatması olacaktır.

Thursday, February 24, 2005

Hariri Suikastının Sonuçları Üzerine

Lübnan’da gerçekleşen Hariri suikastı, uluslararası toplumda Suriye’nin Lübnan’daki varlığı konusunu yeniden gündeme taşımış, zaten uzun süreden beri devam eden çekilmesi yönündeki baskıların yoğunlaşmasına neden olmuştur. Ancak eylem bunun da ötesinde, hem bölgesel hem de uluslararası anlamda sonuçlar yaratacak potansiyele sahip bir olaydır.

Eylem öncelikle Lübnan iç politikası bağlamında sonuçlar doğurabilir. Suikastla beraber Lübnan halkı içindeki Suriye karşıtlığının artması ve gelecekte Suriye’nin olası bir zayıflığı durumunda bunun ortaya çıkması beklenebilir. Bu da önümüzdeki seçimlerden, daha önce Hariri’nin önderlik ettiği söylenen Suriye karşıtı cephenin başarıyla çıkmasına imkan sağlar. Ayrıca suikast, Suriye karşıtı farklı kesimleri ortak hareket etmeye yönlendirerek daha güçlü bir cephenin oluşmasına neden olabilir.

Bölgesel ve uluslararası boyutta ise eylem, Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesini hızlandıran bir süreci başlatmıştır. Suikast Batı’da, doğru ya da yanlış, Suriye tarafından planlanmış bir eylem olarak algılanmıştır. Bu da Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesi konusunda tüm uluslararası toplum arasındaki ortak düşüncenin güçlenmesine yol açmıştır. Suikast sonrasında oluşan ortamda Suriye’yi destekleyen tek ülke İran olmuştur. ABD’nin bölgedeki diğer politikalarının (Irak, İran) aksine Suriye konusundaki bu ortak görüş Suriye üzerindeki baskının da yoğunlaşmasına yol açarak Suriye’nin Lübnan politikasında önemli değişimler yaratabilir.

Tüm bunlar daha çok Suriye’nin Lübnan’daki varlığının, etkinliğinin sona erdirilmesi sürecini hızlandıracak unsurlardır. Bu da genel olarak, İsrail ve ABD’nin istediği yönde bir süreç olacaktır. Çünkü Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesi, bölgede Suriye ve İran’ın etkinliklerinin azaltılması, barış sürecinin önünün açılması anlamında önemli sonuçlar doğuracaktır. Eğer Suriye Lübnan’dan çıkartılabilirse, Hizbullah’ın da etkinliğine son verme imkanı doğacaktır. Bu da Suriye’nin ve özellikle İran’ın bölgeyi etkileme gücünü zayıflatarak ellerindeki önemli bir kozu kaybetmelerine neden olacaktır.

Kendi adına tüm bu olumsuz unsurlara rağmen Suriye, Lübnan kozunu kolay kolay bırakmak istemeyecektir. Lübnan Suriye açısından sadece güvenliği bağlamında öneme sahip değildir. Belki bundan da önemlisi, Suriye’nin Lübnan’ı kaybetmesi durumunda, zaten zayıf karnı olan ekonomisi de çok büyük darbe alacaktır. Bu nedenle Suriye, kazanımlarını kaybetmeme psikolojisiyle, çok uzun yıllara dayanan ve güçlü olan Lübnan’daki istihbarat yapılanması aracılığıyla bu ülkenin istikrarını bozacak eylemlere girişebilir.

Wednesday, February 16, 2005

Lübnan’da Yeniden İç Savaş Korkusu: Hariri Suikastı

Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri, konvoyuna düzenlenen saldırı sonucunda hayatını kaybetmiştir. Hariri, Lübnan’ın en zengin ve en önemli politik figürlerinden birisiydi. Bu konumu nedeniyle belki de ülkenin en çok korunan kişisi konumundaydı. Böyle bir şahsiyetin Beyrut’un orta yerinde, gündüz vakti ve sıkı bir koruma altındaki konvoyuyla beraberken saldırıya uğraması gerçekten anlamlı olabilir. Bu çapta bir eylem beraberinde, “saldırının arkasında kimler var” sorusunu da akla getirmektedir.

Genel eğilim saldırının arkasında Suriye ve Suriye destekli Lübnan’ın olduğu yönünde. Bu olasılık gerçekten de güçlü görünüyor. Hariri daha önceleri Suriye ile iyi ilişkilere sahip olsa da 2004 yılının Ekim ayından bu yana, Suriye ile ilişkileri gerilmiştir. Devlet Başkanı Emil Lahud’un görev süresinin Suriye’nin de baskısıyla uzatılmasından sonra, Lübnan’daki Suriye karşıtı cepheye geçmiş ve Lübnan’da diğer Suriye karşıtı gruplar olan Hrıstiyanlar ve Dürzülerin lideri Velit Canpolat’la bir cephe oluşturmuştu. ABD ve Fransa’nın da desteğini aldığı söylenen bu cephenin, bu yıl içinde Lübnan’da yapılacak seçimlerden de zaferle çıkması bekleniyordu. Bu durum Suriye’nin, Lübnan’daki çıkarlarını tehdit etmiş olabilir ve ülkedeki Suriye karşıtlığının kırılması amacıyla böyle bir eylemi gerçekleştirmiş olabilir. Suriye’nin eskiden de Lübnan’daki konumunu korumak için bu tür operasyonlar düzenlediği bilinmektedir.

Bu olasılık her ne kadar güçlü gibi gözükse de Suriye açısından çok da rasyonel bir davranış olmayacağı düşünülebilir. Zira böyle bir eylemin tüm uluslararası toplumun dikkatini Suriye üzerine çevireceği açıktır. Zaten son dönemde özellikle ABD ve İsrail tarafından baskı altında olan, Birleşmiş Milletler tarafından Lübnan’daki varlığına son vermesi istenen Suriye’nin, böyle bir ortamda bu operasyonu düzenlemesi kendisi açısından çok da akıllı bir adım olarak gözükmemektedir. Çünkü operasyon dikkatleri Suriye üzerine çevirerek mevcut baskının daha da artmasına neden olacaktır.

En güçlü olasılık, Lübnan’da çok güçlü konumdaki Suriye istihbaratı içindeki bir grubun bağımsız olarak böyle bir operasyonu düzenlemiş olabileceğidir. Eğer öyleyse, operasyon Lübnan’daki Suriye karşıtlığına karşı çok ciddi bir mesajdır. Ama ondan da önemlisi, ABD ve İsrail’e karşı bir mesajdır. Bu kesimler, ülkede güvenlik endişeleri doğurarak uygulayacakları politikalar için uygun bir ortam yaratma peşinde olabilirler. Ayrıca Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığını gerekli gösteren bir ortamın oluşmasını da sağlamaya çalışıyor olabilirler. “Eğer biz bu ülkede olmazsak istikrarsızlık çıkar” gibi bir mesaj verilerek, Suriye’nin askeri varlığı, istikrarı korumak bağlamında gerekli kılınmaya çalışılıyor olabilir.

Eylemin arkasında kim olursa olsun, Hariri suikastının sonuçlarına bakacak olursak, öncelikle Suriye üzerindeki baskının artacağını söyleyebiliriz. Eylem, ABD ve İsrail’in, Suriye’ye Lübnan’dan çekilmesi yönünde yaptıkları baskıya meşru bir zemin sağlayacaktır. Ancak bir taraftan Suriye üzerindeki baskı artarken, Suriye’ye, Lübnan’da istikrarsızlık ortamının oluşabileceği endişesiyle işi daha sıkı tutması için de fırsat yaratacaktır.

Sunday, February 13, 2005

İsrail-Filistin Sorununda “Yeni” Barış

Mısır’ın ev sahipliğinde Şarm El Şeyh’de gerçekleşen zirve sonrasında İsrail ve Filistin tarafları, şiddete son verilmesi konusunda anlaşma sağladılar. Bu ateşkes ilk değil ve son olmama ihtimali de bulunmaktadır. Daha önce bu yöndeki birçok girişim başarısız olmuştu. Çok genel anlamda bunun nedenlerinden biri olarak, o dönemki şartların barışın sağlanması için olgunlaşmamış olması söylenebilir. Bu yeni ateşkesi daha öncekilerden ayıran ve barış adına daha fazla umudun doğmasına neden olan ise şu anki ortamın farklı ve daha uygun olmasıdır.

Öncelikle Arafat’ın ölümü ve sonrasında Mahmut Abbas’ın yeni Filistin lideri olması, barış adına daha müsait bir ortam yaratmıştır. İki lider arasında İsrail-Filistin sorununa ve İsrail’le mücadele yöntemine ilişkin yaklaşım faklı bulunmaktadır. Hatta Abbas’ı Arafat’ın anti-tezi olarak ifade eden yorumcular da bulunmaktadır. Abbas, Arafat’tan farklı olarak, silahlı mücadelenin İsrail’e karşı Filistin tarafının müzakere gücünü zayıflattığını ve bu nedenle şiddete son verilmesi gerektiğini düşünmektedir. Dolayısıyla barışa ulaşmak için ilk adım niteliğindeki şiddete son verme konusunda Abbas’ın gerçekten çaba göstereceğini çünkü iradesinin bu yönde olduğunu söyleyebiliriz. Bu düşünce ve irade farkı tarafların masaya oturma olasılığı ve umutlarını artırmaktadır.

Sadece Filistin liderliğinin değil, Filistin halkının da iradesinin artık barış yönünde olduğu söylenebilir. Bir anlamda savaştan yorulan ve daha iyi yaşam koşulları peşindeki halk da sorunun çözülmesini ve barışın sağlanmasını istemektedir. Abbas’ın seçilmesi de Filistin halkının barış yönündeki isteğinin bir göstergesi olarak düşünülebilir.

Sağlanan bu ateşkesten beklentilerin yüksek olmasının bir diğer nedeni de ABD yönetiminin, Başkan George W. Bush’un ikinci dönemiyle beraber ilk döneminin aksine İsrail-Filistin sorununa yöneleceği yönündeki politika değişikliğinin işaretlerini vermesidir. ABD, Başkan George W. Bush’un ilk döneminde Afganistan ve Irak savaşlarıyla daha çok ilgilenmek durumunda kalmıştı. Ancak yeni ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Şubat 2005 ayının başında yaptığı ilk yurtdışı gezisi kapsamında, İsrail ve Filistin’e de gelerek barış sürecinin destekleneceği yönünde açıklamalar yapması, yeni ABD yönetiminin önümüzdeki dönemde bu sorunla daha çok ilgileneceğinin işareti olarak düşünülebilir. Condoleezza Rice’ın zirve öncesi İsrailli ve Filistinli yetkililerle bir araya gelmesi ve barış sürecine destek vermesi ve hemen bir gün sonra Mısır’da gerçekleşen zirveye katılmaması ABD’nin bundan sonraki politikası için de bir işaret olarak algılanabilir. ABD, sürece destek vereceğini ve sorunun çözülmesi yönünde katkı yapacağını gösterirken diğer taraftan da daha tedbirli ve mesafeli yaklaşacağının sinyalini vermektedir. Yani sürece destek olacağını, yardım edeceğini ama barış sürecini yönetmeyeceğini göstermeye çalışıyor olabilir. ABD’nin aktif olarak içinde olmadığı ve desteklemediği bir barışın da başarı şansının az olduğu söylenebilir.

Nispeten uygun bir ortamın olduğunu söyleyebileceğimiz bu dönemde, Mahmut Abbas’ı ve dolayısıyla barış sürecini tehdit eden unsurlar da varlığını korumaktadır. En küçük bir saldırı dahi şiddeti körükleyebilir ve dolayısıyla barış umutlarını sonlandırabilir. Bu nedenle barışa yönelik en büyük tehdit Filistinli bazı silahlı gruplar ve İsrail içindeki radikal kesimlerden gelecektir. Mahmut Abbas, içerde en büyük zorluğu da bu kesimleri kontrol etmede yaşayacaktır. Tüm silahlı Filistinli gruplara müsamaha gösterilmemesi, yasadışı silahlı gruplara Filistin topraklarından girişilecek bir saldırıya engel olma yönünde kararlı olunması gerekmektedir. Bunun için Filistin içinde bir uzlaşma sağlanması gerekmektedir. Abbas’ın hem kendi lideri olduğu Fetih grubu içinde, hem de Hamas gibi diğer silahlı gruplar arasında bir uzlaşma sağlaması ve bütün kesimlerin onayını alması gerekmektedir. Fetih içinde uzlaşmanın sağlanması bağlamında, genç neslin lideri konumundaki Mervan Barguti’nin İsrail tarafından salıverilmesinin sağlanmasının önemli olacağı söylenebilir.

Filistin içindeki bir diğer önemli aktör Hamas, ateşkes sürecinin Filistinliler arasında sağlanmış bir uzlaşmanın sonucu olmadığını, dolayısıyla ateşkes anlaşmasının kendilerini bağlamadığını açıklamış, ancak İsrail’e tehditler savurmadığı görülmüştür. Hamas, zirve sonrasında Abbas’la oturulup konuşulacağını ve buna göre pozisyonlarının belirleneceğini ifade etmiştir. Abbas’ın Hamas’ı ikna etmesi için bazı güvenceler vermesi gerekmektedir. Bu da siyasallaşma yönündeki düşüncelerini daha önce de açıklayan Hamas’a ve diğer örgütlere, Filistin karar alma süreçlerinde ve siyasal yapılanmasında daha çok yer açılmasıyla sağlanabilir.

Abbas’ın başarısı kendi halkına ve farklı kesimlere ne kadar vereceğiyle de direk olarak bağlantılı olacaktır. Burada da uluslararası toplumun, ama en önemlisi İsrail ve ABD’nin vereceği destek kilit rol oynayacaktır. İsrail’in ve ABD’nin Abbas’ı rahatlatan yöndeki adımları onu içerde daha güçlü kılacak ve şiddeti önleme, Filistin halkının desteğini alma yönünde konumunu sağlamlaştıracaktır. Bu anlamda Filistinli mahkumların salıverilmesi önemli bir kazanç olabilir, ancak salıverilenler arasında sadece Fetih üyelerinin olması özellikle Hamas gibi diğer örgütleri tatmin etmeyecektir. Hamas ve İslami Cihad’ın “İsrail’in tutumlarına göre biz de tutum belirleyeceğiz” sözü tutukluların salıverilmesi konusunda ilk sınavını verecektir. Fetih dışındaki gruplara mensup tutukluların salıverilmemesi bu grupların davranışlarını etkileyebilir. Abbas’ın daha fazla mahkumun salıverilmesi yönündeki isteği de bu çerçevede gelişmiş olabilir.

Bunun dışında Abbas’ın başarılı olması için Filistinlilerin koşullarının iyileştirilmesi gerekmektedir. Filistin halkı yaşamlarına ilişkin somut beklenti içindedir. Bu konuda da özellikle İsrail’in ve daha sonra da bölge ülkeleriyle ABD’nin vereceği siyasal destekle birlikte ekonomik destek de önemli olacaktır. İsrail’in Filistinlilere iş olanağı sağlaması Abbas’ın desteklenmesi ve Filistin içinde güçlenmesi için olumlu katkı sağlayacaktır. Ayrıca Abbas’ın Filistin içindeki reform sürecinde de başarılı olması gerekmektedir. Yaygın olarak söylenen Filistin yönetimi içindeki rüşvet olaylarına son verilmesi gerekmektedir. Bu hem Filistin halkının hem de farklı Filistinli grupların desteğinin sağlanması açısından önemli görülmektedir.

Aynı doğrultuda, İsrail’in de kesin olarak askeri operasyonlara ve belirli hedeflere yönelik eylemlere kesin olarak son vermesi gerekmektedir. Böyle bir girişim hemen karşılık bulacak ve şiddeti körükleyecektir.

Dış dinamikler açısından en büyük tehdit İran ve Suriye’dir. Bu iki ülkenin bölgede istikrarı etkileme gücü bulunmaktadır. Filistin içinde ya da Lübnan’da İran ve Suriye destekli silahlı gruplar bulunmaktadır. İran ve Suriye bu gruplar aracılığıyla İsrail’e yönelik şiddet eylemlerine girişebilir. Son dönemde ABD’nin İran ve Suriye üzerinde baskıyı artırmasının, Irak’taki güvenliği olumsuz etkilememeleri yanında barış sürecine de karışmamaları yönünde bir uyarı olarak düşünülebilir. Bölgede, İran’a göre zayıf halka konumundaki Suriye üzerindeki baskı artırılarak bu yönde olumlu bir katkı sağlanabilir.

Konunun Türkiye bağlantılı bir diğer boyutu arabuluculuk konusunda, Mısır’ın ön plana çıkması olmuştur. Filistin içindeki farklı gruplarla çok yakın ilişkisi olan ve muhtemelen ABD ve İsrail’in de onayını alan Mısır, bu süreçte arabuluculuk anlamında başarılı olmuştur. Bu da en son Abdullah Gül’ün İsrail ve Filistin ziyaretiyle yoğun olarak tartışılan Türkiye’nin taraflar arasında arabuluculuk rolü konusundaki beklentilerin fazla iyimser yaklaşımlar olduğunu göstermiştir.

Bu ilk aşamanın başarılı bir şekilde devam edip sorunun temel konularına inildiğinde, sürecin yeniden tıkanma olasılığı bulunmaktadır. İsrail’le mücadele yöntemi olarak Abbas’ın Arafat’tan farklı bir düşünceye sahip olduğu açıktır. Abbas, şiddetin Filistin tarafının elini zayıflattığına inansa da, temel konularda ne Arafat’tan ne de Filistin halkından farklı düşünmesi mümkün değildir. Abbas’ın da; Kudüs’ün statüsü, sınırlar, mülteciler gibi konularda masada taviz vermesini beklemek de doğru olmaz. Barışın geleceğine ilişkin olarak, çözüme adım adım ulaşılabileceği söylenebilir.

Thursday, February 03, 2005

Filistin Lideri Abbas İlk Yurtdışı Turunda

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, seçilmesinin ardından geçen hafta çıktığı ilk yurtdışı gezisinde, Mısır ve Ürdün’den sonra Rusya’ya gitmişti. Tüm bu ziyaretler genel olarak Abbas yönetiminin uluslararası alandaki ve Filistin içindeki prestijini artırma çabaları olarak değerlendirilebilir. Bu girişimler içinde, Abbas’ın üniversite eğitimini de almış olduğu Rusya’ya yaptığı ziyaret anlamlıydı. Mahmut Abbas, “Yol Haritası”nın uygulanmasından yana ve dolayısıyla planın hazırlayıcısı “Dörtlü” (BM, ABD, AB, Rusya) grubunun üyelerinden Rusya’nın desteğini kazanmaya çalışmaktadır.

Abbas uluslararası prestij sağlama yönündeki bu çabaları çerçevesinde Ankara’ya da gelmiştir. Bizzat Abbas tarafından Ankara gezisi “bilinçli bir tercih” olarak ifade edilmiştir. Ziyaret bir anlamda Abbas yönetiminin seçimler öncesinde Türkiye’nin vermiş olduğu desteğe bir teşekkür niteliği de taşımaktadır. Ancak Ankara ziyareti, prestij kazanma çabasının da ötesinde, geçen ay içinde Abdullah Gül’ün İsrail-Filistin ziyareti sırasında gündeme gelen Türkiye’nin İsrail-Filistin sorunundaki olası rolü konusunu yeniden gündeme getirmiştir. Mahmut Abbas’ın, Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’le gerçekleştirdiği ortak basın toplantısında da, Türkiye’nin barış sürecindeki rolüne vurgu yapılmıştır.

Aynı gün içinde, İsrail Genelkurmay Başkanı Moşe Yalon’un askeri işbirliği konularını görüşmek için Ankara’ya gelmesi de Türkiye’nin denge politikasına ve bu süreçte oynayabileceği role işaret etmektedir. Aynı doğrultuda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da önümüzdeki aylarda İsrail ve Filistin’e bir ziyaret yapacak olması, her iki tarafla da yakın ilişkilere sahip Türkiye’nin bu yöndeki istekliliğini ve etkin rol arayışını göstermektedir.

Mahmut Abbas’ın, Filistinli silahlı gruplar arasında ateşkes sağlanması ve İsrail’e karşı düzenlenen şiddet eylemlerinin azalması yönündeki başarılı adımları elini İsrail’e karşı güçlendirmiştir. Bu kazanımları takiben gerçekleşen yurtdışı ziyaretleri kendisinin hem Filistin içinde hem de uluslararası toplumdaki konumunu güçlendiren girişimler olmuştur. Ancak Abbas yönetiminin bundan sonraki süreçte, başarı ya da başarısızlığı konusunda belirleyici olacak konu Filistin içinde kontrolü sağlayıp sağlayamayacağı olacaktır.

Saturday, January 15, 2005

Abdullah Gül’ün İsrail-Filistin Ziyareti Üzerine

Oytun Orhan*

Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün 3-5 Ocak 2005 tarihleri arasında İsrail ve ardından Filistin’e gerçekleştirdiği ziyaretler, birkaç açıdan önem taşımaktadır. AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana ilk üst düzey ziyaret olması ve son bir yıl içinde, Türkiye-İsrail ilişkilerinde nispi bir gerginliğin yaşandığı bir dönemde gerçekleşiyor olması ziyaretin önemini artırmaktadır. Bunun yanında, Arafat’ın ölümü sonrasında yeni Filistin liderinin belirlendiği seçimlerden hemen önce gerçekleşmiş olması da bu önemi artıran bir diğer etkendi. Ziyaretin Türk dış politikasındaki yeni sürece, açılıma da örnek teşkil etmesi açısından bir gösterge oluşturduğu düşünülebilir.

2004 yılının ilk yarısında, İsrail’in HAMAS’ın liderlerine yönelik suikast eylemleri ve daha sonra Refah mülteci kampına düzenlediği ve birçok sivil Filistinlinin zarar gördüğü operasyon sonrasında Türkiye’nin bu olayları sert bir şekilde kınamasıyla Türkiye-İsrail ilişkileri gerilmişti. AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana hükümetten herhangi bir üst düzey ziyaretin gerçekleşmemiş olması bu gerginliğin birçok yorumcu tarafından AKP’nin İslami kimliğiyle açıklanmasına neden olmuştu. Ancak bu gerginliğin ortaya çıkışında farklı etkenler rol oynamıştı. Öncelikle 1996 yılından iki ülke arasında askeri müttefiklik ilişkisini doğuran nedenler etkisini yavaş yavaş kaybetmekteydi. Bunlardan en önemlisi, Irak Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel koşulların Türkiye’yi, Suriye ve İran gibi daha önce sorunları olan ülkelere yakınlaştırmasıdır. Daha önce İsrail ve Türkiye açısından “ortak tehdit” olarak görülen bu devletlere karşı işbirliği ortamı yavaş yavaş kalkmaya başlamıştır. Özellikle Suriye’nin PKK’ya desteğini keserek Türkiye ile işbirliği içine girmesi ve ortak bölgesel kaygılar iki ülke arasında hızlı bir gelişim sürecini doğurmuştur. Ayrıca yine Irak Savaşı sonrasında, İsrail’in uyguladığı politikalar da Türkiye’nin rahatsızlık duymasına neden olmuştur. Özellikle İsrail’in Kuzey Irak bağlamında uyguladığı iddia edilen politikalar, Türkiye’de tepkiyle karşılanmıştı. Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) konusunda yürüttüğü ilişkiler de bu süreçte etkili olmuştu. Türk dış politikasının ana hedefi konumuna yükselen AB konusu Türkiye’yi, İsrail-Filistin meselesinde AB’yle paralel bir tutum almaya itmişti. Bütün bunlara ek olarak belirleyici değil ancak hızlandırıcı faktörler olarak, her iki ülkede gerçekleşen iktidar değişikleri söylenebilir. İsrail’de Şaron hükümetinin başa geçmesiyle sertlik politikalarının yoğunluk kazanması ve Filistinlilere yönelik askeri operasyonlara hız kazandırılması, buna paralel olarak İslami değerlere bağlılığı nedeniyle Müslüman bir topluma yönelik saldırılardan rahatsızlık duyacak AKP iktidarının başa geçmesi, İsrail’in operasyonlarının Türk kamuoyunda yarattığı olumsuz etki ve “kamuoyuna dayalı dış politika”[1] olarak adlandırılabilecek bir anlayış çerçevesinde; hükümetin İsrail’i sert bir dille eleştirmesi, gerginliğin hızlanmasına ve su yüzüne çıkmasına neden olmuştu. Gül’ün ziyareti de işte bu dönemde gerçekleşiyor olması ve AKP hükümetinden ilk kez üst düzey bir ziyaret olması açısından önem taşımaktadır.

Ziyaretin Önemi

Ziyaret birkaç boyut açısından önem taşımaktadır. Öncelikle ziyaretin zamanlama açsından çok uygun bir ortamda gerçekleştiği ve bu anlamda başarılı bir gezi olduğu söylenebilir. Ziyaret, birkaç koşul nedeniyle Orta Doğu’da barış adına iyimser bir havanın doğduğu bir süreçte gerçekleşmiştir. Bunlar; Suriye’nin İsrail’le masaya oturma yönündeki istekliliği, Arafat’ın ölümü ve yeni liderliğin başa geçmesi, İsrail’de İşçi Partisi’nin koalisyona katılması, Gazze’den Çekilme Planı’nın 2005 yılı içinde hayata geçirilecek olması, uluslararası topluluğun soruna çözüm bulma yönündeki isteklilikleri ve en son olarak da Türkiye’nin AB’den müzakere tarihi almasının ardından prestijinin arttığı ve bölgesel konumunun güçlendiği bir dönem olması gibi etkenler Barış Süreci adına iyimser bir hava doğururken diğer yandan da Türkiye’nin bu süreçte daha aktif rol oynamasına izin veren koşullar olarak gözükmektedir. Dolayısıyla ziyaret zamanlama açısından başarılı olarak değerlendirilebilir.

Ziyaret öncelikle, 2004 yılı içinde ortaya çıkan gerginliğe son verme anlamında önem taşımaktadır. Hep söylenen AKP iktidarıyla beraber hiçbir üst düzey ziyaretin gerçekleşmediği yönündeki savlar da böylelikle son bulmuştur. Bu ziyaretle aradaki gerginlikleri sonlandırma imkanı doğacak, ilişkilerde nispi bir sıcaklaşma beraberinde gelecektir. Ziyaret sırasında bu bağlamda karşılıklı açıklamalar yapılmış, ilişkilerin onarılması yönünde karşılıklı güvenceler verilmiştir. Abdullah Gül “iki ülke arasındaki bağların ve dostluğun sağlamlığı”na vurgu yapmış ve “bunalım” bir anlamda aşılmıştır. Ayrıca işbirliğinin yoğunlaştırılması ve ikili ilişkilerin seviyesini yukarı taşımak konusunda da iki ülke anlaşmıştır. Her ne kadar iki ülke ilişkilerindeki bunalım aşılmış olsa da, Şaron hükümetinin AKP hükümetine çok da fazla güvenmediği düşünülebilir. AKP’nin ideolojik görüşleri Türkiye ile İsrail arasında çıkan gerginliğin nedenlerinden birini oluşturuyordu. Bazı görüşlere göre İsrail’de bazı yöneticiler AKP’nin hala kurallarına bağlı olduğuna ve içlerinden İsraillilerin elini sıkmak gelmediğine inanmaktadır.[2] Bu düşünce iki ülke arasındaki derin bağları koparmasa da bir güven sorunun oluşmasına neden olmaktadır. Bu bilinç altı da daha ileride bahsedilecek olan, Türkiye’nin Barış Süreci’nde daha etkin rol oynamasına ve arabuluculuk girişimlerine İsrail’in soğuk bakmasına neden olmaktadır.

Ziyaretin bir diğer boyutunun Irak’ın güvenliği bağlamında olduğu söylenebilir. 2004 yılı içinde yaşanan gerginliğin nedenlerinden biri de İsrail’in Kuzey Irak’ta uyguladığı iddia edilen ve Türkiye’yi rahatsız eden politikalarıydı. Bu ziyarette Türkiye’nin bu konudaki kaygıları da gündeme gelmiş ve bu sorunun bir derece aşılması anlamında ziyaret yararlı olmuştur. Bu konuda kendisine sorulan soruya Abdullah Gül “Irak’ın Kürt bölgeleri hakkında çelişkili iddialar olmakla birlikte, İsrail’in orada herhangi bir resmi faaliyeti olmadığı yönündeki iddiasını kabul ediyoruz” demiştir. Yani Kuzey Irak konusu da görüşmelerde gündeme gelmiş ve Türkiye’ye bu konuda güvence verilmiştir. Ancak bu konuda da Türkiye’nin İsrail’in politikalarına yönelik kuşkuyla yaklaştığı ve verilen güvencelere rağmen tam anlamıyla bir güven ortamının sağlanamadığı düşünülebilir. Ancak en azından krizin aşılması anlamında önemli olmuştur.

Ziyaretin özellikle Türkiye açısından önemi, Türkiye’nin yeni dış politik açılımlarını ve arayışlarını göstermesi olmuştur. Bu anlayış bir yorumcu tarafından, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politika danışmanlarından Ahmet Davudoğlu’na dayandırılarak “çok boyutlu dış politika” şeklinde nitelendirilmektedir.[3] AB’den müzakere tarihi alınmasıyla beraber Türkiye güçlenen konumunu kullanarak Orta Doğu’da da etkin bir rol arayışı içine girmiştir. Bir diğer yoruma göre Türkiye bir yandan Araplarla arasındaki buzları eritirken diğer yandan da İsrail’le bozulan ilişkilerini yeniden düzeltmeye çalışmaktadır. Buna göre Türkiye stratejik ortaklık kurma düşüncesiyle bir veya iki ülkeyle sınırlı kalmak istememektedir. Abdullah Gül’ün Milliyet gazetesine yaptığı açıklamada “Soğuk Savaş dönemi sona erdi ve doğal olarak stratejik ortaklıkların önemli olduğu dönem de. Artık bir gücün korkusuyla diğer bir güce sığınmaya gerek yok” şeklindeki ifadeleri de bu yeni açılımın bir işareti olarak gösterilmektedir. Yorumcuya göre, Türk dış politikasındaki bu anlayış değişikliği Türkiye’nin hem dost ve müttefik olarak tanımladığı ABD ve İsrail’in, hem de bu ülkelerin düşmanı Suriye ve Filistin’in ellerini dostça sıkmasını sağlamaktadır.[4] Türkiye’nin son ziyaretle beraber uyguladığı politika, Türk-İsrail Karma Ekonomik Komisyon Başkanı Alon Liel tarafından “bir gözüyle İsrail’e diğer gözüyle de Filistinliler dahil bölgedeki ilişkilerine bakıyor” şeklinde ifade edilmiştir.[5] Türkiye’nin AB süreci de bu gelişmelerde etkili olmuş olabilir. AB, Türkiye’nin İslam Dünyası’yla ilişkilerinde yardımcı olacağını ve Barış Süreci’nde daha aktif olabilmesi için Türkiye’nin faydalı olabileceğini düşünüyor.[6] Bu unsurun da etkisiyle, kısaca Türkiye’nin Orta Doğu’da daha etkin bir rol peşinde olduğu ve diğer yandan da İsrail ile ilişkileri yeniden canlandırmak niyetinde olduğu söylenebilir.

Ziyareti önemli kılan bir diğer unsur, gezinin Filistin devlet başkanlığı seçimleri öncesi gerçekleşmiş olmasıdır. Filistin’de seçimler sonrasında Mahmut Abbas’ın başa geçmesi İsrail-Filistin barışı adına iyimser bir havanın doğmasına neden olmuştur. Abdullah Gül’ün Filistin’de seçimler öncesinde Mahmut Abbas’la görüşmesi, hem Türkiye’nin hem de İsrail’in Abbas liderliğine verdiği desteği göstermesi açısından önemlidir. Zira İsrail, Türkiye’nin Arafat’la görüşmesini onaylamıyordu. Ancak Abbas’la görüşmesine izin verilmesi bir başka açıdan yeni liderliğe verilen onayın da işareti olarak görülebilir. Gül’ün İsrail ziyareti öncesinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Aralık 2004 tarihinde Suriye’ye ziyaret düzenlemesi ve Filistin seçimleri öncesinde Türk dışişleri bakanının Filistin tarafıyla da görüşmesi bundan sonraki süreçte, barış görüşmelerinde Türkiye’nin daha aktif katılımının bir göstergesi olarak algılanmış ve Türkiye’nin arabuluculuk rolünün yoğun bir şekilde tartışılmasını beraberinde getirmiştir.

Türkiye’nin Arabuluculuk Rolü ve Ziyaretin Sonuçları Üzerine

Türkiye’nin yeni dış politik açılımları, aktif bir politika izlemesi ve zamanlama açısından uygun bir ortam olması, Barış Süreci’nin İsrail-Filistin ve İsrail-Suriye ayaklarında Türkiye’nin arabuluculuk rolü konusunda özellikle Türkiye kamuoyunda iyimser bir havanın esmesine neden olmuştur. Her ne kadar son bir yıl içinde bazı gerginlikler yaşansa da İsrail ile yakın ilişkilerin devam etmesi ve bunun yanında özellikle Irak Savaşı sonrasında Türkiye’nin Arap Dünyası ve Suriye ile ilişkilerinde olumlu gelişmelerin yaşanıyor olması ve Türkiye’nin de bu konuda istekli olması, arabuluculuk konusunda Türkiye’yi ön plana çıkarmıştır. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bu durumu şu şekilde ifade ediyor: “Suriyeliler ve Filistinliler Türkiye’ye güveniyorlar. Ayrıca İsrail ile de yakın ilişkilere sahibiz. Dolayısıyla imkanlarımız ölçüsünde bu çabalara katılma fırsatı vardır. Arabulucu olma veya bir çözüm bulmak adına yürütülecek görüşmelere ev sahipliği yapma olasılığı da bulunmaktadır.”[7] Tüm bu iyimser yaklaşımlara rağmen, Barış Süreci’nin kendi dinamikleri düşünüldüğünde ve özellikle İsrail kamuoyu takip edilerek İsrail’in bu konuya yaklaşımı incelendiğinde bu rolün Türkiye’ye verilmesinin şimdilik mümkün olmadığı görülmektedir.

Türkiye’nin devreye girerek bütün dinamikleri değiştirip bir barışa ulaşılmasını sağlamasını beklemek fazla iyimser bir yaklaşım olacaktır. Hatta Türkiye’nin arabuluculuğunu “başlamadan yenilgiye uğrayan bir girişim” olarak ifade eden değerlendirmeler de yapılmıştır.[8] İsrail daha önce birçok tarafın arabuluculuk girişimini reddetmiş ve bunlar da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Gerçekten de Türkiye’nin arabuluculuk rolü üstlenmesi de mevcut şartlar altında mümkün değildir. İsrail-Filistin sorunu, kendi iç dinamikleriyle çözülme aşamasına geldiği noktada Türkiye’nin bu rolü üstlenebileceğini söyleyebiliriz. Türkiye’nin bu rolü oynaması için herhangi bir şartın “olgunlaşmamış”[9] olduğu gözükmektedir.

Bütün bu unsurların dışında 2005 yılı içinde, tek taraflı olarak Gazze’den Çekilme Planı’nın hayata geçirilecek olması da İsrail’le Filistin arasında bir müzakere sürecinin başlamasını ve dolayısıyla Türkiye’nin arabuluculuk rolü oynamasını engellemektedir. Türkiye’nin Filistin’de siyasi bakımdan çok, ekonomik nitelikli ya da insani yardım rolü üstlenmesi şeklinde bir beklenti vardır.[10] Türkiye’nin Filistin’de refahın sağlanmasına yönelik katkıda bulunabileceğine ilişkin görüş İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom tarafından da ifade edilmiştir. Dolaysıyla Türkiye’den sadece bu yönde bir katkı beklendiğini ve daha ötesinde bir rolün en azından şimdiki süreçte verilmek istenmediği anlaşılmaktadır. Türkiye’nin arabuluculuktan çok, tarafları barış masasına oturmaya ikna etme yönünde katkıları olabilir. Ayrıca şiddete son verilmesi yönünde Türkiye’nin hem Filistin hem de Suriye’ye telkinde bulunması yönünde bir rol olabilir. İsrail’in de Türkiye’ye sadece Filistinlileri “terörden vazgeçirmeye ikna etmek”ten öte barış konusunda bir misyon biçmek istemediği yorumları yapılmıştır.[11] İsrail basınındaki genel eğilim de Türkiye’nin arabuluculuk teklifinin çok da ciddiye alınmadığını göstermektedir. Hatta İsrail’de yayımlanan Jerusalem Post gazetesi biraz da ileri giderek alaycı bir ifadeyle Abdullah Gül’ün ziyaretiyle ilgili haberi “Daha Önce Bir Kez Reddedilmelerine Rağmen Türkler Hala Arabulucu Olmaya İstekli” şeklinde bir başlıkla duyurmuştur.[12]

Görüşmelerden çıkan bir diğer sonuç, İsrail’le yapılan görüşmelerde Şam’ın mesajını iletilmesiydi. Şam kayıtsız şartsız İsrail ile barış görüşmelerine oturmak istediğini belirtirken İsrail buna karşılık olarak; Şam’da bulunan Filistinli radikal grupların bürolarının kapatılmasını, Güney Lübnan’da faaliyet gösteren Hizbullah’a silah geçişinin engellenmesini, 1965’te idam edilen İsrailli ajan Eli Cohen’in kemiklerinin iade edilmesini ve 1997 yılında İsrail-Suriye sınırında kaybolan İsrail askeri Guy Hever’in akıbetinin ortaya çıkarılmasını istemiştir. Bunlar İsrail’in Suriye’ye yönelik olarak sürekli öne sürdüğü önkoşullardır. İsrail bu gibi konuları gündeme getirerek bir anlamda Suriye ile masaya oturmaya ve dolayısıyla Türkiye’nin arabuluculuğuna sıcak bakmadığını göstermiştir. Yani arabuluculuk teklifi, yokuşa sürülerek bir anlamda olumsuz karşılanmıştır.[13] Cengiz Çandar mevcut konumu, Türkiye’nin Orta Doğu’da “Suriye’nin kuryeliği” şeklinde bir rol olarak tanımlamaktadır. Türkiye’den yıllar önce Şam’da idam edilmiş casusunun kemiklerini almada aracılık etmesi gibi konuların gündeme getirilmesi bu bakışı doğurmuş ve çeşitli yorumcular tarafından da bu eleştirilmiştir.[14]

Tüm bu unsurlar değerlendirildiğinde ve İsrail’in konuya bakışı ortaya konduğunda, Türkiye’nin Barış Süreci’nde arabuluculuk rolü üstlenebileceğine ilişkin yorumların fazla iyimser yaklaşımlar olduğu görülmektedir. Ancak bu görüşün, ziyaretin başarılı bir girişim olduğunu engellediğini söylemek de yanlış olacaktır. Ziyaret Türkiye’nin izlediği “çok yönlü dış politika” anlayışı çerçevesinde başarılı bir girişimdir. Ziyaret, hem İsrail’le bunalımın aşılması hem de zaten Arap Dünyası ile sağlanan yakınlaşmada önemli bir girişim olması nedeniyle başarılı olarak değerlendirilebilir. Müzakere tarihinin alınmasından sonra AB için de önemli bir bölge olan Orta Doğu’da etkinlik sağlayabilmesi için Türkiye’nin bu anlamda önemini göstermesi bakımından önemli olmuştur. Türkiye’nin bu girişimle sağladığı yer AB içindeki konumunu da güçlendirebilecektir.



* ASAM Orta Doğu Araştırmaları Masası


[1] “Ankara, İsrail ve Arap Alemiyle Kırgınlığı Sona Erdirmek İçin Çabalıyor”, İran’da Farsça Yayımlanan Gazete’den (Byegm), 5 Ocak 2005.
[2] “Ankara, İsrail ve Arap Alemiyle Kırgınlığı Sona Erdirmek İçin Çabalıyor”, İran’da Farsça Yayımlanan Gazete’den (Byegm), 5 Ocak 2005.
[3] Ahmet Taşgetiren, “İsrail’e Gezi”, Yeni Şafak, 4 Ocak 2005.
[4] “Ankara, İsrail ve Arap Alemiyle Kırgınlığı Sona Erdirmek İçin Çabalıyor”, İran’da Farsça Yayımlanan Gazete’den (Byegm), 5 Ocak 2005.
[5] Aluf Benn-Yoav Stern, “Turkish Foreign Minister Meets in Jerusalem With Sharon, Shalom, Katsav”, Haaretz, 5 Ocak 2005.
[6] “Ankara, İsrail ve Arap Alemiyle Kırgınlığı Sona Erdirmek İçin Çabalıyor”, İran’da Farsça Yayımlanan Gazete’den (Byegm), 5 Ocak 2005.
[7] “Türkiye Orta Doğu Diplomasisini Yoğunlaştıracak”, Associated Press (Byegm), 7 Ocak 2005.
[8] “Suriyeli Bir Yazar (Faiz Sare) Türkiye’nin Suriye ve İsrail Arabuluculuğunu Başarısız Olarak Değerlendirdi”, İRNA (Byegm), 6 Ocak 2005.
[9] Cengiz Çandar, “Orta Doğu’da Nasıl Bir Rol”, Tercüman, 5 Ocak 2005.
[10] “Dışişleri Bakanı Gül, İsrail, Filistin ve Ürdün’ü Kapsayan Orta Doğu Ziyaretini Sürdürüyor”, BBC (Byegm), 4 Ocak 2005.
[11] Akif Emre, “İsrail İpoteği”, Yeni Şafak, 6 Ocak 2005.
[12] Herb Keinon, “Rejected Once, Turks Still Keen for Israel-Syria Mediation Role, Jerusalem Post, 5 Ocak 2005.
[13] “Gül’ün Filistin Temasları”, Amerika’nın Sesi Radyosu (Byegm), 6 Ocak 2005.
[14] Fehmi Koru, “Tarihi Misyon”, Yeni Şafak, 5 Ocak 2005.

Tuesday, January 11, 2005

Mahmut Abbas’ın Liderliği Barış Sürecinde Yeni Bir Dönem Açabilir mi?

Filistin’de devlet başkanlığı seçimleri sonuçlandı ve zaten tahmin edildiği üzere Mahmut Abbas yeni Filistin liderliğine getirildi. Abbas’ın liderliğine zaten kesin gözüyle bakılıyordu, bu nedenle esas tartışma konusu Abbas’ın Filistin liderliğine gelişinin Filistin politikasına ve bunun uzantısı olarak İsrail’le ilişkilere, Barış Süreci’nin geleceğine ne gibi etkileri olacağıdır. Abbas’ın ılımlı yaklaşımlarının Orta Doğu’da barış için uygun ortamı yaratacağı yönünde uluslararası toplumda ciddi bir beklenti doğmuştur. Peki Abbas’ın liderliği gerçekten barış ortamı yaratarak müzakere sürecini yeniden başlatabilir ve İsrail-Filistin sorununa kalıcı bir çözüm getirilebilir mi? Bu soruya yanıt verebilmek için öncelikle Arafat’ın ölümü ve Abbas’ın başa geçişiyle Filistin’de nasıl bir siyasal yapılanma ortaya çıkacağının ve Filistin politikasının temel dinamiklerinde herhangi bir değişiklik olup olmayacağının saptanması gerekmektedir.

Filistin siyasetinin belirleyici kurumu Fetih’tir ve bu grup içindeki temel çelişki de yaşlı nesil-genç nesil olarak ifade edilen kesimler arasındaki çatışmadır. Şu anda siyasal yapıyı ve karar alma sürecini kontrol eden kesim yaşlı nesildir. Abbas da bu kesimin adayı olarak öne sürülmüş ve seçilmiştir. Yani Arafat sonrasında Filistin siyaseti köklü bir değişim geçirmemekte, bir anlamda Abbas’ın liderliği eski yapının devamı anlamını taşımaktadır. Bu kesime karşı ise uluslararası topluluk tarafından kabul görmeyen ancak Filistin halkı içinde ve tabanda esas desteğe sahip genç nesil (bu kesimin lider adayı da İsrail’de hapishanede bulunan Mervan Barguti’dir) bulunmaktadır. Bu kesimle beraber Hamas, yeni siyasal yapılanmada daha etkin bir rol oynamak, karar alma sürecine aktif bir katılım arayışı içindedir. Filistin politikası da bundan sonra bu çerçevede şekillenecektir. Burada Temmuz ayında gerçekleşecek Filistin parlamento seçimleri önemlidir ve Abbas’ın burada bu kesimlere daha çok yer açacak bir ortam yaratması gerekmektedir. Eğer Filistin siyasetinde böylesi bir uzlaşma sağlanmazsa ne çeşitli silahlı Filistinli grupların İsrail’e yönelik şiddet eylemlerine ne de Hamas’ın intihar saldırılarına son verilebilir. Şiddet eylemlerinin durdurulamaması ise barış görüşmelerinin de bir başka bahara kalması anlamına gelmektedir. Böyle bir durum Abbas’ın İsrail’e karşı konumunu ciddi şekilde zayıflatır ve bir anlamda kendi sonunu da getirebilir.

Abbas’ın başarması gereken bir diğer konu çok parçalı silahlı grupların tek bir merkezde toplanması ve Hamas gibi grupların silahsızlandırılması, sistem içine çekilerek partilileşme sürecine sokulmasıdır. Ancak bu şekilde İsrail’e yönelik şiddet eylemlerine engel olabilir ve İsrail’e karşı elini güçlendirebilir. Bu şekilde İsrail’le masaya oturma ve İsrail’den karşılık olarak bazı tavizler koparma imkanına kavuşacaktır. Bu da Filistin içinde kendisini güçlendirecektir. Abbas’ın şiddeti engelleyebilmesi durumunda İsrail de bazı “jest”ler yaparak Abbas’ın elini güçlendirebilir. Bu anlamda yapılacak en olası “jest” İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkumların serbest bırakılmasıdır.

Yalnız burada hassas bir denge söz konusudur. İsrail’in öncelikli isteği “terör”e son verilmesidir. İsrail bunu önkoşul olarak istemekte ve gerçekleşmemesi durumunda hiçbir şekilde masaya oturmayacağını açıklamaktadır. Yani ilk adımı Filistin’in atması gerekmektedir. İlk taviz ya da çaba Filistin tarafından gelecektir. Verilecek tavizlerin de Filistin içinde bir karşılığı olacaktır. Bu dengenin sağlanamaması içerde rahatsızlıklara yol açabilir ve Abbas’ın liderliğini tehdit edebilir.

Her ne kadar barış adına bir beklenti doğmuş olsa da yeni Filistin liderliği yukarıda sayılan birçok zorluk ve ikilemle de karşı karşıyadır. Yeni liderlik barış adına bazı olumlu adımlar atsa da kısa ve orta vadede kalıcı bir çözüm bulunması halen çok uzak gözükmektedir. Kudüs’ün statüsü, mültecilerin Filistin’e dönüşü, sınırlar gibi sorunlar her iki tarafın da olmazsa olmazları olma niteliğini sürdürdüğü sürece yeni Filistin liderliğinin de soruna bir çözüm getirme kapasitesi bulunmamaktadır.