Wednesday, June 02, 2010

İsrail ile Yaşanan Kriz Türkiye’nin Bölgesel Rolünü Nasıl Etkiler?

Esasen İsrail dış politikada nasıl davranacağı önceden en rahat tahmin edilebilen ülkelerden biridir. İsrail’in yaşam şekli caydırıcılık üzerine kuruludur ve bu nedenle orantısız güç kullanımından hiçbir zaman kaçınmamaktadır. Bunun yanı sıra İsrail’in güç kullanma tehdidinde bulunması da ciddiye alınması gereken bir ifadedir. Yaklaşım caydırıcılık olduğu için tehdidin gereklerini yerine getirme konusunda şüphe duymamaktadır. İsrail’in bu yaklaşımlarının meşruluğu ve insani yanı tartışma götürmemekte, hatta çoğu zaman uluslararası hukukun sınırlarını aşmaktadır. Geçmiş yıllarda HAMAS liderlerine yönelik gerçekleştirilen suikast eylemleri, Gazze’de sivil halka yönelik operasyonlar, iki askerinin kaçırılması karşılığında tüm Lübnan’ı hedef alan saldırısı bunun örnekleri olarak verilebilir. Dolayısıyla İsrail mantığından olaya bakıldığında Gazze’ye insani yardım götüren, tamamı sivillerden oluşan bir gemiye yönelik komando saldırısı meşru bir tutum olarak algılanmaktadır. Orantısız güç kullanımı siciline bakıldığında, kendilerini savunmak için sopa kullanan ve Gazze’ye yardım malzemeleri götüren sivil halka yönelik silahlı saldırı ve kesin olmayan bilgilere göre 9 kişinin öldürülmesi İsrail’i takip edenler açısından şaşırtıcı olmamalıdır.

Esas sorunlardan biri, örneği verilen daha önceki olaylarda olduğu üzere İsrail’in bu eylemlerine karşılık ödediği bedelin ya çok zayıf ya da hiç olmamasıdır. İsrail’in bedel ödememesi onu daha sonraki eylemlerinin önünü açan bir faktör olmaktadır. İsrail, Suriye topraklarını bombaladığı ya da devlet başkanının sarayının üzerinden uçak uçurduğu zaman sadece kınama mesajları ile karşılaşmaktadır. Gazze’deki eylemleri için herhangi bir yaptırım uygulanmamakta, sadece arkası gelmeyen ve somuta dönüşmeyen sert söylemlere maruz kalmaktadır.

Ancak İsrail feribot krizinde, bölgesinde liderlik hedefi güden, askeri ve ekonomik kapasitesi yüksek bir Türkiye ile karşı karşıya gelmiştir. Türkiye son yıllarda İsrail’e yönelik eleştirilerini çekinmeden dile getirmekte ve bu da Arap kamuoyunda takdirle karşılanmaktadır. Türkiye’nin Ortadoğu’da son yıllarda yükselen profilinde bu yaklaşımların önemli etken olduğu bilinmektedir. İsrail karşısında çoğu zaman yenilgiye uğramış Arap kamuoyu için bir ülkenin başbakanının İsrail devlet başkanını tüm dünyanın gözleri önünde sert biçimde eleştirmesi inanılması zor beklenmeyen bir çıkıştı. Ancak Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin gerilmesinin Ortadoğu’daki popülaritesinin artmasına neden olmasındaki en önemli neden Arap kamuoyundaki İsrail düşmanlığı değildir. Zira bu tarz eleştirileri söylemsel düzeyde birçok ülke zaten dile getirmektedir. Türkiye, Arap kamuoyu gözünde farklı bir noktadadır. Türkiye söylemin ötesinde gücü itibariyle İsrail’i bölgede dengeleyebilecek, Filistin barışına zorlayabilecek bir ülke olarak ve kendi güvenlikleri açısından da bir güvence şeklinde görülmektedir. Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin bozulması bölgedeki dengeleri radikal biçimde dönüştürme kapasitesindedir. Arap kamuoyunda çok yaygın olarak kullanılan “Türkiye güçlü bir ülke olarak bölgeye ağırlığını koymalı” ifadesinin altında yatan düşünce budur. Dolayısıyla Türkiye’nin pozisyonundaki değişim herhangi başka bir ülkenin İsrail ile ilişkilerinin bozulmasından farklı bir nitelik taşımaktadır.

İsrail ile yaşanan son krizde Türkiye Arap kamuoyuna verdiği bu güveni sarsma riski ile karşıya kalmıştır. Ortadoğu’daki genel beklenti Türkiye’ye karşı böyle bir saldırı olması durumunda karşılığın aynı sertlikle verileceğidir. İsrail ile ilişkiler gerginlik boyutuna taşınıyor ve bölgedeki çatışmaya müdahil olunuyorsa İsrail ile bu tarz bir karşı karşıya gelişin önceden tahmin edilmesi ve nasıl karşılık verileceğinin belirlenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde bu durum, bölgede oynanmak istenen bölgesel güç rolünün oynanmasını zorlaştırabilir. Kriz, diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi son derece sert ama somut yaptırımlara dönüşmeyen söylemlerle geçiştirilirse Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı zedelenecektir. Arap kamuoyundaki algı “İsrail Türkiye’ye de saldırdı ama yine karşılık göremedi” şeklinde olacaktır. Kısa vadede Arap kamuoyunda Türkiye’ye karşı artan bir destek ve sempati olsa da orta ve uzun vadede Türkiye’nin ağırlığına duyulan güvende bir azalma yaşanacak, bölgesel liderlik rolünü oynama şansı sarsılacaktır.

Türkiye son on yıldır, yakın çevresinde liderlik rolü oynayabilmek için sert gücünden ziyade yumuşak güç unsurlarını ön plana çıkarmaktadır. Çatışmaların barışçıl çözümünü savunmak, ekonomik karşılıklı bağımlılık yaratmak, arabuluculuk, tüm çatışan gruplara adil ve eşit ve mesafede yaklaşmaya çalışmak bunun örnekleri olarak verilebilir. Bu anlamda önemli başarılar kazanıldığı dünya kamuoyu tarafından ifade edilmektedir. Liderlik yapabilmek için meşru bir güç olarak görülmenin önemi büyüktür. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Katar’ın da Ortadoğu’da Türkiye ile paralel dış politik yaklaşımlara sahip olduğu görülmektedir. Bu ülkenin Irak’ta, bölgedeki kutuplaşmada, Lübnan’da oynadığı yapıcı rol takdirle karşılanmaktadır. Bu durum Katar’a belli avantajlar sağlamakla birlikte askeri, coğrafi, ekonomik kapasitesi itibariyle bölgenin büyük güçlerinden biri olma şansı bulunmamaktadır. Türkiye’nin kullanmaktan kaçınsa da sahip olduğu askeri gücü onu bölgede ön plana çıkarmaktadır. Yani Türkiye zaten var olduğu bilinen caydırıcılık gücünün yanına meşruiyeti eklemeye çalışmaktadır. İsrail’in sivil bir Türk gemisine saldırması ve çoğunluğu Türk vatandaşı göstericileri öldürmesi Türkiye’ye sempatiyi artıracak, meşruiyetini kuvvetlendirecektir. Ancak Türkiye söylemin ötesinde somut bir karşılık verememesi durumunda gücü konusunda uzun vadede şüpheler uyandıracaktır. Türkiye sert gözüken ama zayıf olduğu bilinen Arap ülkeleri konumuna düşme riskiyle karşı karşıya kalabilecektir.

İsrail’in Gazze’ye yardım götüren sivil gemileri durdurması zaten bekleniyordu. Ancak müdahalenin İsrail karasularına girmeden yapılması ve birçok sivil göstericinin öldürmesi beklenmemekteydi. Muhtemelen İsrail de bu kadar çok ölümle sonuçlanacak bir engelleme girişimi planlamamıştı. Olayların gelişimi ve İsrail’in en küçük direniş karşısında gösterdiği aşırı tepki böyle bir sonuca yol açtı. Ancak eğer söz konusu İsrail ise böyle bir sonucun doğacağı ihtimalinin hiçbir zaman göz ardı edilmemesi gerektiği malumdur. Uzun yıllardır İsrail ile ilişkilerin gerilmesi Türkiye’ye bölgede bazı avantajlar sağlarken diğer taraftan çatışma ortamının içine çekilme riskini de beraberinde getiriyordu. Davos krizi Arap Dünyası’nda nasıl coşkuyla karşılandı ise İsrail’de de aynı oranda tepkiyle karşılanmıştır. Bu tepkinin bir noktada çatışmaya dönüşmesini beklemek gerekmektedir. Birçok yorumda “İsrail’in Davos Krizi’nin intikamını almaya çalıştığı” yorumları da yapılmaktadır. Eğer çatışma olasılığına nasıl yanıt verileceğine ilişkin çalışma yapılmadı ise “Türkiye çok güçlü bir ülke ve İsrail bize karşılık veremez” kabulünden hareket edilmiş olabilir ki bu durumda hem İsrail hafife alınmıştır hem de İsrail hiç tanınmamaktadır.

İsrail’e verilmesi gereken karşılık konusunda askeri seçeneğin tartışılması da çok uygun gözükmemektedir. Uluslararası örgütler ve büyük güçler nezdinde sahip olunan etkinin İsrail üzerinde kullanılmaya çalışılması ve İsrail ile çeşitli alanlarda sürdürülen işbirliğinin sona erdirilerek geri adım atmaya zorlanması daha uygun bir hareket tarzı olarak gözükmektedir. İsrail’in geri adım atmaya zorlanması Türkiye kamuoyunu da rahatlatacaktır. Bu da Arap kamuoylarının İsrail’e yönelik ve çok da sağlıklı olmayan aşırı düşmanlığa dayalı ruh halinin benzerinin oluşmasını engelleyecektir. Zira bu tarz bir ortamın yerleşmesi iki ülke ilişkilerinin bir daha onarılamaz biçimde bozulmasına neden olacaktır. Krizin, yaratacağı uluslararası tepkinin boyutu ve ABD’nin tavrına bağlı olarak Filistin sorununun çözümü ya da Gazze’ye yönelik ambargonun kaldırılması yönünde olumlu katkısı olabilir ki bu da Türkiye’nin başarı hanesine yazılacaktır.

Tuesday, April 20, 2010

Oman Gözlemleri 2

Yrd. Doç. Dr. Veysel Ayhan - Oytun Orhan


Oman, karmaşık ve sorunlar yumağı olan Ortadoğu’da uzun yıllardır süren iç istikrarı ve tarafsız dış politikası ile bir istisna oluşturmaktadır. Oman Sultan’ı Kabûs’un ifadesiyle “geleneksel modernleşme projesi”, daha açık bir ifade ile geleneksel değerleri koruyarak modernleşme hareketini başarı ile hayata geçiren ender ülkelerden biridir. Modern şehircilik anlayışını hayata geçiren Omanlıların aynı zamanda aile ve kültürel değerlerini koruma konusunda da oldukça hassas oldukları gözlemlenmektedir. Geleneksel yapının korunması politikası Oman’ın bölge ülkeleriyle ilişkilerine de yansımakta ve bu kapsamda Türkiye ile Oman’ın bölgesel sorunlara paralel bir bakış açısıyla yaklaşması dikkat çekmektedir. Nitekim, dış politikadaki paralellik iki ülke arasında yaklaşık 10 yıldır süren yakınlaşma sürecini daha iyi açıklamaktadır.

Toplumsal Yapı
Bu çerçevede Oman’ın toplumsal yapısı oldukça dikkat çekmektedir. Türkiye yüzölçümünün neredeyse yüzde 50’sine yakın bir alana sahip olmakla birlikte nüfusu sadece 3,2 milyon civarında olan Oman’da yaklaşık 700 bin kadar yabancı vatandaş bulunmaktadır. Bunların çoğunluğu Asya kökenli olmakla birlikte aralarında Afrikalı, Avrupalı, İranlı ve Türkiyeli topluluklar da vardır. Bu topluluklar Oman’daki iş ve ticaret hayatında önemli bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla Oman doğumlu vatandaşların sayısının 2,5 milyon civarında olduğu söylenebilir. Halkın çoğunluğu Haricilik’in bir kolu olan İbadilik mezhebine mensuptur. İbadilerin ülke içindeki nüfusu hakkında farklı rakamlar telaffuz edilmekle birlikte yaklaşık oran yüzde 50-60 olarak ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra ülkede hatırı sayılır oranda Sünni kökenli Arap ve İran’dan geldikleri ifade edilen Şii topluluk bulunmaktadır. Sünniler de kendi içerisinde hem itikadi mezhepler hem de coğrafi köken olarak farklılaşmaktadır. Ülkenin yaklaşık yüzde 10-15’ini oluşturan Hanefi mezhebine bağlı Arapların büyük çoğunluğu Sohar’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne uzanan kıyı şeridi boyunca varlıklarını sürdürmektedirler. Bunların Abbasi döneminde İbadilikten Hanefiliğe geçtiği öne sürülmektedir. Öte yandan ülkenin güneyinde Yemen sınırına yakın Dohar bölgesinde bulunan Arapların bir kısmı ise Şafi mezhebine bağlıdır ve kendilerini Yemenli Araplar olarak tanımlamaktadırlar. Bunlar kendilerine adı Kur’an-ı Kerim’de de geçen Seba Melikesi Belkis’den kalan Araplar olarak görmektedirler. Aşiret yapılarına oldukça bağlı olan bu gruplar ile İbadi kesimler arasında toplumsal düzeyde bir yakınlaşmanın veya kaynaşmanın olduğunu söylemek çok güçtür. Örneğin ülkenin tek devlet üniversitesi olan Sultan Kabûs Üniversitesi’nde okuyan öğrenciler arasında bile böyle bir sıcaklık olmadığı gözlenmiştir. Her kesim adeta kendi içerisinde bir toplumsal yaşam sürmektedir. Bu üç grubun dışında ülkede sayıca daha az olmakla birlikte bir Şii topluluğu bulunmaktadır. Ayrıca Hindistan gelen Hindular da Oman’ın toplumsal yapısı içindeki yerini almaktadır. Tüm bunlara karşın ülkede Oman vatandaşı olan Hıristiyan veya Yahudi bulunmamaktadır. Dolayısıyla Oman toplumsal yapısını tanımlarken Arap, Farisi, Belucistanlı, Hindu ve Afrika kökenli grupları birlikte düşünmek gerekmektedir. Dinsel ve mezhepsel olarak da İslam ve Hindu dinleri ile İbadi, Hanifi, Şafi ve Şii grupların olduğunu belirtmekte fayda vardır.

Ülkenin başkenti konumunda olan Maskat’ın nüfusu 700 bin civarındadır. Kıyı şeridi olmasına karşın dağlık bir alan üzerinde bulunması tek bir merkezde ya da belli başlı merkezlerde şehirleşmeyi engellemiştir. Şehir kendi içinde farklı bölgelere ayrılmaktadır. Limanın ve tarihi kapalı çarşının olduğu bölge bir anlamda tarihi Maskat’ın merkezi iken merkezin yaklaşık 25 kilometre doğusunda bulunan uluslararası havaalanı boyunca yer alan mahallelerin önemli bir kısmı Sultan Kabûs döneminde başkente dahil edilmiştir. Ülkenin en karışık şehri olan Maskat’ta Beluc ailelerden Farisi ailelere kadar birçok kesim barış içinde birlikte yaşamaktadır. Maskat’taki ticari hayata 1960 öncesi dönemde Beluc ve Fars kökenli aileler hakim iken petrolün bulunmasıyla birlikte bu güç Arap aşiretlerine geçmeye başlamıştır. Bununla birlikte örneğin Maliye Bakanlığı’nda Beluc ailelerin halen daha etkin bir rol oynaması bu grupların ticari gücünü koruduklarını göstermektedir.

Maskat Belediye Başkanı ile yaptığımız görüşmede de belirtildiği gibi Maskat son 30 yıl içerisinde Sultan Kabûs’un girişimiyle modern bir şehir haline getirilmiştir. Maskatlı yetkililere göre başkentteki şehirleşme planı oldukça özenli biçimde hayata geçirilmiş ve vatandaşların kendi başlarına istedikleri gibi ev inşa etmesine izin verilmemiştir. Nitekim Oman’da halkın ev veya toprak sahibi olması gibi bir hakkı bulunmadığını ancak Sultan tarafından kendilerine kullanma hakkı verilen topraklarda yaşadıklarını belirtmek gerekir. Bununla birlikte Sultan’ın ev veya arsa dağıtığı kişilerden bu hakkı geri aldığına dair herhangi bir örnek olayın da olmadığının, bunun yalnızca yasalarda ifadesini bulduğunun altı çizilmektedir.

Ülke içinde birçok farklı grup bulunmasına karşın yaklaşık 40 yıllık bir iktidar geçmişine sahip Sultan Kabûs Bin Said yönetiminin yürüttüğü akılcı politikaların istikrarlı bir yapının ortaya çıkmasında önemli bir faktör olduğu belirtilmektedir. Omanlıların ifadesi ile “40 yıl öncesine kadar hiçbir şeyi olmayan Oman şu anda son derece gelişmiş, refah düzeyi iyi seviyede, istikrarlı ve düzenli bir ülke” haline gelmiştir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Maskat ziyareti sırasında “1970 yılında Sultan Kabûs liderliğinde yaşanan ve Oman Rönesansı olarak adlandırılan bu dönemi överek ülkenin kısa bir zaman içinde çok önemli aşamalar kaydettiğini” ifade etmiştir.

Petrol ve Doğal Gaza Dayalı Bir Refah Toplumu
Diğer Körfez ülkeleri ile kıyaslandığında sınırlı petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olsa da milli gelirin yaklaşık yüzde 75’i bu ürünlerden elde edilmektedir. Ancak, yayımlanan çeşitli raporlarda Oman’ın 20 yıllık petrol ve doğal gaz rezervinin kaldığı bilgisi verilmektedir. Bilgileri doğrulatmak ve fikirlerini almak üzere Maskat’ta görüştüğümüz Oman Maliye Bakanı Yardımcısı Derviş Al Beluciye bu tahminleri kendilerinin de yaptığını ancak teknolojik ilerlemeler ile öngörülerin sürekli değiştiğini ifade etmiştir. Al Beluci’nin verdiği bilgiye göre, 20 yıl önce de Oman’daki petrol ve doğal gaz kaynaklarının yaklaşık 20 yıl sonra biteceği öngörülmüştü fakat bu gerçekleşmedi. Bakan’a göre teknolojide yaşanan gelişmelere paralel olarak Oman’daki petrol ve doğalgaz kaynakları rezervleri de sürekli bir artış göstermektedir. Nitekim Oman’da petrol ve doğalgaz çıkartılmasının diğer Körfez ülkeleriyle karşılaştırıldığında daha yüksek bir maliyeti olduğunu, çok uluslu şirketlerin ise günümüzde daha az maliyetli rezervlerin işletilmesine öncelik verdiğini belirtmek gerekir. Dolayısıyla kaynaklarda bir azalma olması durumunda ya da yeni teknolojiler sayesinde, şirketlerin Oman’daki rezervlere yönelmesi gündeme gelecektir. Buna karşın Bakan’ın ifadesine göre, “Oman öngörülerden bağımsız olarak stratejik planlamasını kaynakların 20 yıl içinde tükeneceği tahminine göre yapmakta ve ekonomik gelir kaynaklarının çeşitlendirilmesine” çalışılmaktadır. Bu hedefe yönelik seçilen sektörler ise turizm, balıkçılık ve sanayidir. Oman 20 yıllık stratejik planlamada 2030 itibariyle, petrol ve doğalgaz gelirlerinin genel toplam içinde yüzde 75 olan payını yüzde 10’lara çekmeyi hedeflemektedir.

Türkiye-Oman İlişkilerinin Geliştirilmesi: Oman Perspektifi
Oman açısından bakıldığında Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi, Sultan Kabûs’un bölgesel politika perspektifinin bir gereği olan “tüm bölge ülkeleri ile iyi ilişkiler kurma” vizyonunun bir parçası olarak görülebilir. Sultan Kabûs, ülke gerçeklerini göz önüne alarak sınırlarında bir güvenlik ağı oluşturmaya çalışmış, böylece iç istikrarı korumayı ve aynı zamanda “gelenekselliği korurken kalkınmayı” temel alan bir yaklaşımı hayata geçirmiştir. Oman, Körfez İşbirliği Konseyi ile bir bölgesel savunma ve ekonomik işbirliği örgütünün içinde yer almaktadır. Oman, Yemen ile Sultan Kabûs öncesi dönemde yaşanan sınır problemlerini çözmüştür. İsrail-Filistin sorunu hariç, Ortadoğu’da oluşan kamplaşmada ve bölgesel sorunlarda net bir tavır almamakta ve tam bir “tarafsızlık” ve diğer ülkelerin iç işlerine karışmama politikası takip etmektedir. Özellikle Irak Savaşı ile su yüzüne çıkan ve bir tarafında İran diğer tarafta Suudi Arabistan’ın başını çektiği “Şii-Sünni” kutuplaşması Oman’ın tarafsız kaldığı konuların başında gelmektedir. Oman her şeyden önce ne Şii ne de Sünni mezhebine mensup İbadilerin çoğunluğu oluşturduğu bir ülke olması itibariyle bu kamplaşmada bir tarafa yakınlık duymamaktadır. Bunun da ötesinde reel politik Oman’ın tarafsız bir politika izlemesini gerektirmektedir. Oman sadece 2,5 milyonluk nüfusu ile İran ve Suudi Arabistan gibi iki büyük bölgesel gücün arasında yerleşmiş durumdadır. Dolayısıyla bu tarz bir dış politika yaklaşımı Oman için en akılcı tercih gibi durmaktadır. Oman’da görüşme imkânı bulduğumuz yetkililer her iki ülke ile son derece iyi ilişkilere sahip olunduğunu ve Araplar ile İran arasındaki sorunların çözülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Özellikle İran nükleer krizinde kendilerinin taraf olmadıklarını belirtmeleri dikkat çekicidir.

İşte Türkiye’nin durumu tam da bu noktada Oman için büyük anlam ifade etmektedir. Türkiye, Oman gibi, bölgesel sorunların barışçıl yollarla çözülmesini ve kutuplaşmanın sona ermesini istemektedir. Sultan Kabûs da “iki ülke ilişkilerinin önemli olduğunu zira bölgede benzer politikalar takip ettiğini” vurgulayarak bu tespiti doğrulamıştır. Türkiye, Oman’dan farklı olarak siyasi, ekonomik gücü ile bu anlamda önemli rol oynayabilecek bir ülkedir. Yine Omanlı yetkililere göre “Türkiye, Ortadoğu bölgesinde Araplar ve İran arasında köprü rolü oynayabilecek kapasiteye ve böyle bir vizyona sahip tek ülkedir.” Oman’ın, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğine ve Expo 2015 adaylığına verdiği destekler de düşünüldüğünde birçok platformda işbirliği yapıldığı görülmektedir. Bu desteklerin en önemlilerinden biri de Türkiye’nin Körfez İşbirliği Konseyi ile geliştirdiği stratejik işbirliğinde Oman’ın oynadığı roldür. Oman, Konsey’in son toplantısının İstanbul’da yapılmasında etkili bir rol oynamıştır.

Bölgesel yaklaşım benzerliği ve bahsedilen karşılıklı destekler, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Maskat ziyareti ile en üst düzeye taşınan Türkiye-Oman ilişkilerinin siyasal zeminini oluşturmaktadır. Bu sağlam zemin üzerinde gelişen iki ülke ilişkilerinin en önemli boyutlarından biri de ekonomik ilişkilerdir.

2004 yılında oluşturulan ve Türkiye-Oman arasında ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesini amaçlayan “Ortak Komite”nin kurulması Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Maskat ziyaretine zemin hazırlayan gelişmelerden biri olmuştur. Bununla birlikte Türk şirketlerinin 2000 yılından itibaren Oman’daki projelerde yer alması da ortak komitenin kurulmasında rol oynamıştır. Komite, 2004 yılında imzalanan “Ticareti Geliştirme ve Ekonomi, Teknik, Bilimsel İşbirliği” anlaşması uyarınca kurulmuştur. Anlaşma iki ülkenin ticaret, inşaat, danışmanlık hizmetleri, ulaşım, turizm, kültür, arşivler, tarım ve balıkçılık alanlarında işbirliğini geliştirmesini öngörmektedir. Dolayısıyla 2000 yılında Türk şirketlerinin Oman’a gelmesinden sonra ve 2004 yılında ortak bir komitenin kurulmasının ardından iki ülke arasında ekonomik ilişkilerde hızlı bir gelişim yaşanmış ve Türk firmaları Oman’da inşaat ve altyapı alanında önemli işler üstlenmiştir.

Türkiye’nin şu an itibariyle Oman’da faaliyet gösteren 20 kadar şirketi bulunmaktadır. Bu şirketlerin yürüttükleri projelerin değeri 4 milyar doları aşmış durumdadır. Cumhurbaşkanı Gül’ün ziyareti sırasında Oman yönetimi tarafından Türk şirketlerine verilen iki farklı ihaleyle birlikte 1,5 milyar dolarlık proje daha almış olundu. Bu rakamın yakın zaman içinde 8 milyar dolara çıkarılması planlanmaktadır. Türk firmaları daha çok inşaat ve altyapı projelerinde yer almaktadır. Bunlar arasında havaalanı, yol, liman, serbest ticaret bölgesi, alışveriş merkezi, petrol boru hattı inşası gibi projeler bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Oman gezisine de yaklaşık 100 kişilik bir işadamı heyeti eşlik etmiştir. İş adamlarının önemli bir kısmı Omanlı muhatapları ile gerçekleştirdikleri görüşmelerde yeni iş imkanları oluşturma konusunda önemli adımlar attıklarını ifade etmişlerdir. Ziyaret sırasında gerçekleşen görüşmelerin ardından biri rüzgar enerjisi ve diğeri de sanayi alanında olmak üzere iki Türk şirketinin Omanlı muhatapları ile imzaladığı anlaşmalarla ayrıca 600 milyon dolarlık yeni bir iş olanağı sağlanmış oldu. Bunların yanı sıra ortak fizibilite çalışması yürütülmesine karar verilen iş kollarında da kısa bir süre sonra ticari ortaklıkların kurulacağını kendileriyle görüştüğümüz iş idamları tarafından ifade edilmiştir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Gül’ün 3 günlük resmi ziyaretinin Türk şirketlerine etkisinin milyar dolarlık projeler olarak döndüğü görülmektedir.

Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Oman ziyareti, 2001 yılında ekonomi alanındaki işbirliği ile başlayan ve sonrasında siyasi alanı da kapsayan son dönemdeki yakınlaşma sürecinin gelişerek devamı yönünde tarafların kararlılığının göstergesidir. İki ülkenin bölgesel bakışındaki paralellik ve Cumhurbaşkanı Gül’ün son Maskat ziyaretinde imzalanan anlaşmalar düşünüldüğünde Türkiye-Oman arasında farklı alanlarda işbirliğinin derinleşerek devam edeceği öngörüsünde bulunulabilir.

Friday, April 16, 2010

Oman Gözlemleri

Oman’ın başkenti Maskat’a geldiğinizde ilk dikkat çeken şehrin sahip olduğu düzen ve temizlik. Sultan Kabus’un çevre konusunda son derece hassas olduğu söyleniyor. Ülkede yüksek binaların inşasına izin verilmiyor. Esasında tam olarak bir Maskat şehrinden bahsetmek de mümkün değil. Şehir merkezi neresi diye sorulduğunda Maskat’ın merkezi diye bir kavram olmadığı zira birbirinden kısa mesafelerle de olsa kopuk birçok yerleşim biriminin toplamının şehri oluşturduğu bilgisi veriliyor. Ülke son derece dağlık ve iklim sıcak olduğu için insanlar dağlar arasında kalan tüm düzlük vadilerde küçük yerleşimler oluşturmuş. Maskat’ın semtleri olarak ifade edebileceğimiz bu yerler tek bir yol ile birbirlerine bağlanıyor.

Oman halkına ilişkin olarak yapabildiğimiz görüşmelerden edindiğimiz izlenim son derece barışçıl, gerginlik sevmeyen, hoşgörülü insanlar olduklarıdır. Muhtemelen aşırı sıcak bir iklime sahip olmasının sonucu olarak insanların toplu halde sokaklarda dolaştıklarına şahit olmuyorsunuz. Daha çok akşam ve gece vakitlerinde sokaklara çıkıldığı söyleniyor. Toplum genel anlamda muhafazakar. Çok eşlilik son derece yaygın. Kadınların sosyal yaşamda etkin biçimde yer aldıklarını söylemek mümkün değil. Ancak kesinlikle aşırı bir toplum değil. Bu kültürel ortam ve Sultan Kabus’un ülkede sağladığı istikrar neticesinde Maskat son derece güvenli bir şehir. Hatta çok kullanılan bir ifadeyle “Oman dünyanın en güvenli ülkelerinden biri” konumunda.

Oman, beklentilerin üstünde bir gelişmişlik düzeyine sahip. Yaklaşık 40 yıllık bir iktidar geçmişine sahip Sultan Kabus yönetiminin yürüttüğü akılcı politikaların bunda önemli bir faktör olduğunu belirtmek gerekir. Omanlıların ifadesi ile “40 yıl öncesine kadar hiçbir şeyi olmayan Oman şu anda son derece gelişmiş, refah düzeyi iyi seviyede, istikrarlı ve düzenli bir ülke” haline gelmiştir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Maskat ziyareti sırasında “1970 yılında Sultan Kabus liderliğinde yaşanan ve Oman Rönesansı olarak adlandırılan bu dönemi överek Oman’ın kısa bir zaman içinde çok önemli aşamalar kaydettiğini” ifade etmişti. Uyguladığı tarafsızlık politikası ile çevresinde güvenlik ağı kurmaya başaran Kabus yönetimi zamanla petrol ve doğalgaz gelirlerinin de yardımıyla son derece güzel, gelişmiş ve düzenli bir ülke kurmayı başarmış. Oman Maliye Bakan Yardımcısının ifadesiyle “petrolden ve doğalgazdan kazanılan tüm gelirler ülke için harcanmaktadır”.

Sultan Kabus yönetimine halkın bakışı konusunda kısa sürede yapabildiğimiz tespitler şu şekildedir. Doğal olarak ülkede demokratik bir ortamın olduğunu söylemek mümkün değildir. İnsanların siyasal alana karışmasına imkan tanınmamaktadır. Özgür basın bulunmamaktadır. Üç büyük gazete ve iki televizyon kanalı devlete bağlıdır. Ancak buradan yola çıkarak tamamen bir baskı yönetimi olduğu yorumunu yapmak doğru değildir. Zira Sultan Kabus halkın büyük bir çoğunluğu tarafından sevilen bir liderdir. 40 yılda yapılanlar takdir edilmektedir. Ülkede topraklar Sultan’ın malıdır ve bir kişi toprak satın aldığında sadece kullanma hakkını satın almaktadır. Sultan’ın her türlü tasarruf yetkisi vardır. Ancak Sultan isteyen kişilere, evlenenlere toprak vermektedir. Sultan’ın toprakları geri aldığı örneğin yaşanmadığı ifade edilmektedir. Eğitim olanakları çok iyi durumdadır. Üniversite öğrencisi olanlara yüksek miktar burs verilmekte ve hepsine bilgisayar temin edilmektedir. Sağlık hizmetleri ücretsizdir. Dolayısıyla insanların Sultan’a sevgi ve bağlılıkları olduğunu ve belli bir ölçüde meşru bir yönetim olduğunu da söylemek gerekir. İnsanların siyasete karışma gibi bir sıkıntılarının da olmadığı ve genelinin mutlu olduğu da söylenmiştir.

Oman’da nüfusun yaklaşık %20’sini yabancılar oluşturuyor. Çoğunluğu Asya kökenli olmakla birlikte Afrika, Avrupa ve İran’dan gelen çok sayıda insan Oman’da çalışma amacıyla bulunmaktadır. Yabancılar hem nüfusun önemli bir kısmını oluşturması hem de ekonomik yaşam içindeki rolleri nedeniyle büyük önem taşıyor. Maskat’ta görüşme imkanı bulduğumuz kişiler yerel Oman halkının çalışma konusunda çok da hevesli olmadığını ve ülkede çalışan kesimin yabancılar olduğu bilgisini vermiştir. Hatta bir yetkili “Oman’da yabancıları sistemden çıkarırsanız ekonomi çöker” ifadesini dahi kullanmıştır. Ülkedeki yabancı nüfus içinde 5000 civarında Türk de bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Oman ziyareti sırasında Türk toplumundan oluşan bir grubu kabul etmiş ve “bundan sonra Oman’da çalışan Türk şirketi sayısının dolayısıyla da Türk sayısının artacağını” ifade etmiştir.

Oman’da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de bir temsilciliği bulunuyor. Tüm dünyada bu temsilciliklerden 15 ülkede bulunuyor ve Oman’daki de “Ticaret ve Ekonomi Bürosu” ismiyle faaliyet gösteriyor. Bu temsilcilikler Türkiye’nin iyi ilişkiler içinde olduğu ve tabiri caizse “nazının geçtiği” ülkelerde açılabiliyor. Dolayısıyla Oman’da Kuzey Kıbrıs temsilciliğinin varlığı iki ülke ilişkilerindeki olumlu durumu, Oman’ın Türkiye’ye verdiği desteği ve Türkiye’nin Ortadoğu’ya açılım çabalarının farklı alanlarda nasıl yeni stratejik kazanımlar sağladığını göstermesi açısından önemli. Maskat’ta görüşme imkanı bulduğumuz Kuzey Kıbrıs Temsilcisi, yakın zaman önce Rum Dışişleri Bakanı’nın Maskat ziyareti sonrasında da Omanlı yetkililerin kendilerine karşı tutumlarında herhangi bir değişiklik olmadığını belirtmiştir.

Oman’daki Türkiye algısının son derece olumlu olduğunu ve bunun ikili ilişkilere katkı sağladığını belirtmek gerekir. Algının oluşumunda en önemli faktör Osmanlı döneminin bıraktığı mirastır. 1500’lü yıllarda Portekiz’in Oman’a denizden gerçekleştirdiği bir saldırı sırasında Osmanlı donanmasının yaptığı yardım Oman halkı tarafından halen hatırlanmaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye’nin, İsrail’in Filistin politikalarını eleştiren yaklaşımı Omanlıların ilgisini çekmektedir. Son yıllarda Türkiye’nin Ortadoğu bölgesine açılım politikası da önemli bir faktördür. Bu süreç Oman’da ilgiyle takip edilmekte ve Oman’a da artan ilgiden memnun olunmaktadır. Bir Omanlı yetkilinin ifadesi ile “Türkiye Oman’a gelmekte geç bile kalmıştır”.

Saturday, March 20, 2010

President Abdullah Gül's Oman Visit: Observations from Muscat

As a country located in the chaotic Middle Eastern region, Oman sets a rare example with its stabile structure and neutral policies. Sultan Qaboos defines his country as a “traditional modernization project”, in other words; a rare example of a successful modernization movement, achieved without losing traditional values. While setting an example for modern urbanization, Oman acts responsibly to preserve its social and traditional values. This policy enables Oman to establish good relations with regional states. In this context, it is remarkable to see how Turkey and Oman share a parallel approach towards regional issues. Actually, the parallel foreign policy approach of the two countries explains why they have been through a convergence process for the last 10 years.

Social Structure


Oman has an interesting social structure. Oman’s territory is nearly half the size of Turkey but its population is only 3, 2 million and near 700 thousand of the population are foreigners. Most of the foreigners are of Asian origin but there are also African, European, Iranian and Turkish communities living in Oman. Those communities play an important role in Oman’s economic life. Number of citizens who were born in Oman can be estimated as 2,5 million. The dominant form of Islam in Oman is the Ibadi movement which is a branch of the Islamic Khariji sect. There are various estimations about the number of Ibadis but their percentage is estimated to be 50-60%. There are also a large number of Sunni Arabs and Shiite groups said to have come from Iran. The Sunnis in Oman belong to different denominations and origins. Most of the Hanfite Arabs -which form the 10-15 % of the society-, are living in the coastal line stretching from Sohar to United Arab Emirates (UAE) border. Those are claimed to have converted from Ibadism to Hanefite during the Abbasside Era. On the other hand, the Arabs living in the Dohar region -which is at the south, near the Yemen border- belong to the Shafite sect and define themselves as Yemeni Arabs. They believe themselves to be the descendants of Belkis, the Queen of Sheba whose name is also mentioned in the Holy Koran. It is hard to speak of a social convergence between the Ibadis and these groups who are strictly attached to their tribal structures. Even the students of the country’s sole state university Sultan Qaboos show no marks of such convergence. Each community has their own separate way of social living. Except for these mentioned groups, there is also a small Shiite community living in the country. Hindus also have a place of their own in the Omani social structure. There are no Christian or Jewish citizens in Oman. While defining the social structure of Oman, we have to consider all of the Arab, Persian, Hindu, Belujian and African groups. Ibadi, Hanefite, Shafite and Shiite denominations of Islam as well as Hinduism are the main religious fractions.

Capital Muscat’s population is around 700 thousand. Although the city is located on the coastal line; its mountainous structure prevents the formation of a mono-centric city structure. The city is divided in different districts. The port district –where the covered bazaar is located- stands as the historical center of the city. The neighborhoods at the airport district which lie 25 km east to the center are incorporated in the Capital city during Sultan Qaboos’s reign. Various communities coexist in peace in Muscat which is the most diverse city of the country. During the pre-1960 era, the commercial life in Muscat was dominated by Persian and Belujian families. Those were replaced by powerful Arabic tribes when oil was discovered. After all, Belujian families have great influence within the Ministry of Finance which proves that they still play an important role in business activities and keep their commercial power.

In our interview with the Mayor of Muscat he stated that Muscat has become a modern city in the last 30 years, thanks to the initiatives of Sultan Qaboos. He stated that the urbanization process of Muscat was planned diligently and no one was allowed to construct their houses without permission and planning. According to the Omani law, people cannot own lands or buildings. Everything belongs to the Sultan and people live in houses and lands, granted to them. Authorities emphasize that the related law has never been applied and the Sultan was never seen to ask someone to return the granted estates.

Although many different communities exist together in the country, Sultan Qaboos’s wise policies have maintained a stable structure. Oman, having nothing until 40 years ago, is now a state of prosperity and stability. During his visit to Muscat, President Abdullah Gül praised the process which started in 1970 and is called the Oman Renaissance. Gül stated that the country made a great leap forward in a short period of time.

A Welfare State based upon Oil and Natural Gas Revenues


Although Oman’s natural resources are less than the resources of other Gulf States, 75% of the country’s national revenue comes from oil and natural gas products. Reports indicate that Oman’s oil and natural gas reserves will suffice only for another 20 years. In order to confirm this data, we met with Deputy Minister of Finance Dervish Ali Belujiah in Muscat. He stated that they conduct researches about reserves but results vary due to the use of improving techniques. According to Belujiah, the estimations of 20 years ago indicated that oil and natural gas reserves in Oman would deplete in 20 years but this forecasting went wrong and the reserves show increase in parallel to new research techniques. Here we have to mention that oil exploitation operations in Oman have a higher cost than those in the other Gulf States and multi-national companies prefer to carry on activities in countries with less exploitation costs. Therefore, these companies are expected to steer for Oman -with the help of the improving techniques- when reserves in other countries will deplete. After all, the minister states that they perform forecasting by presuming that the reserves will deplete within 20 years and are trying to diversify economic resources. To this end, they focus on tourism, fishery and industrial fields. As a part of its strategic plans for the coming 20 years, Oman plans to reduce its oil income revenue share from 75% to 10%.

Turkey-Oman Relations: The Omani Perspective


From Oman’s point of view, the improvement of relations with Turkey is a part of Sultan Qaboos’s regional policy perspective and his “good relations with all regional states” vision. By taking the regional facts into consideration, Sultan Qaboos tried to establish a border security net to protect internal security. He also enforced policies based on the “achieving development while protecting traditionalism” approach. Oman is a member of the GCO which is a regional defense and economy cooperation organization. The border issues experienced between Oman and Yemen before Sultan Qaboos’s reign has been settled. Oman does not embrace clear-cut policies towards regional issues (except for the Israeli-Palestinian conflict) and chooses to remain neutral towards the internal issues of other states. The Shiite-Sunni polarization which surfaced after the Iraq War and is spearheaded by Saudi Arabia and Iran is one of the issues Oman remained completely neutral. Oman doesn’t take a side in this polarization as the majority of its community neither consists of Shiites nor Sunnis but Ibadis which is another Islamic sect. Besides, real policies demand Oman to remain neutral. With its population of 2,5 million, Oman is located between the two regional powers; Saudi Arabia and Iran. Therefore, neutralism appears to be the wisest policy for Oman to pursue. The authorities we spoke in Oman said that they have good relations with both regional powers. They added that the issues between Arabs and Iranians need to be settled. The authorities have strongly emphasized that Oman doesn’t take sides in the Iranian nuclear crisis.

In that sense, Turkey bears great importance for Oman. Just like Oman, Turkey stands for the peaceful settlement of regional issues and wants the polarization to end. Sultan Qaboos confirms this argument by saying that “the mutual relations between Oman and Turkey are important as both countries pursue similar policies”. But unlike Oman, Turkey has the political and economic power to play an active role in this process. According to the Omani authorities, Turkey is the only state in the Middle Eastern region that has the capability and vision to provide a bridge between the Arab World and Iran. Oman supports Turkey’s UNSC membership and Expo 2015 candidacy. Oman’s role in Turkey’s strategic cooperation with the GCO is also extremely important. Oman made great efforts to hold the recent meeting of the organization in Istanbul. Similar approaches and mutual supports provided a solid base for strong Turkish-Omani relations. Economic relations are the most important aspect of the improving mutual relations which reached a peak with President Gül’s recent visit to Muscat.

The establishment of the joint committee to develop economic and commercial relations between Turkey and Oman in 2004 has paved the way for President Abdullah Gül’s recent visit to Muscat. Turkish companies’ activities in Oman since 2000 led to the establishment of the joint committee. The committee was established as a part of the “Developing Business, Economy and Technical & Scientific Cooperation Agreement” in 2004. The agreement aimed to the development of mutual relations in the fields of business, construction, consultancy services, transport, tourism, culture, archives, agriculture and fishery. As a result, mutual economic relations developed rapidly in the era between 2001 when Turkish companies initiated their activities in Oman and 2004 when the joint committee was established. Turkish companies undertook important construction and infrastructure projects in Oman since then.

Currently there are 20 active Turkish companies in Oman with a total project value of 4 billion Dollars. During President Gül’s visit, Turkish companies were awarded with 2 more project tenders with a total value of 1,5 billion Dollars. This amount is planned to increase up to 8 billion Dollars in the near future. Turkish companies are mainly involved in construction and infrastructure projects including airport, highway, sea port, free zone, shopping center and pipeline constructions. Approximately 100 businessmen have accompanied President Gül during his visit to Muscat. Most of the businessmen reported to have made significant steps towards new business opportunities with their Omani counterparts. Two Turkish companies signed agreements to undertake the construction of a wind power plant and an industrial facility with the worth of 600 million Dollars. Several Turkish and Omani companies agreed to conduct feasibility studies in various fields. President Gül’s visit enabled Turkish companies to participate in billion Dollar projects.

In conclusion, President Abdullah Gül’s visit to Muscat was the sign of mutual decisiveness to further develop the cooperation trend which started in 2001. When considering the parallel policies of the two countries and the agreements that were signed during the visit, we can assume that the Turkey-Oman relations will grow much stronger in the near future.

Wednesday, March 10, 2010

BULLETIN No.243

Reuters Turkey Sees Positive Signs For Israel - Syria Talks "Syria wants Turkey's mediation. Israel sometimes gives positive signals on it. The situation will be evaluated," Erdogan was quoted as saying. A senior official in Netanyahu's bureau also said no decision had been taken on whether to renew talks with Syria under Turkish mediation. The official went on to cautiously welcome Erdogan's reported comments, saying: "If the words reflect Turkey's wish to strengthen its ties with Israel and to contribute to forwarding peace, this, of course, is a welcome aspiration."
AP Turkey says Syria-Israel talks may restart
No decision made on Turkish role in Syria talks, says Israel
Israel, Syria Announce Nuclear Energy Ambitions
The Multitudinous Disasters Of The Obama Administration. Here: On Syria And Iran by Marty Peretz
Obama Talks, Syria Mocks - Elliott Abrams, Weekly Standard
Asharq Al-Awsat Talk to Syrian FM Walid al-Muallem
Israel, Turkey: A Thaw in Talks With Syria A recent improvement in Israel-Turkish relations is attributable to Turkey's role as mediator in Israeli-Syrian relations.
Turkey determined to mediate in Israeli-Syrian dispute
Turkish FM, Syrian president discuss Mideast peace
Turkey determined to resume Israeli-Syrian talks, says FM
Turkish Foreign Minister in Syria for talks with President Al-Assad
Turkish, Syrian cabinets to meet on Latakia-Mersin ferry


Hezbollah's Penance: The Shiite Militia Works to Rebuild Its Tarnished Image
BY: David Schenker The Weekly Standard
The problems of the Party of God, Hezbollah's English translation, started in May 2008, when the militia violated its cardinal rule and turned its weapons -- allegedly intended for use against Israel -- on Lebanese citizens, when the organization invaded Beirut.
LAT Lebanon, at peace, braces for war By Doyle McManus A growing economy; political stability. But most Lebanese fear it won't last.
Hariri the son, and premier The truly unique circumstances which led Prime Minister Saad Hariri to enter politics have meant that his political life has been characterized by two different roles. As the son of slain former Premier Rafik Hariri, Saad Hariri has campaigned diligently and passionately in support for the Special Tribunal for Lebanon in its search for his father's killers. As a prime minister


Israeli-Arab Negotiations: Background, Conflicts, and U.S. Policy (PDF; 582 KB)Source: Congressional Research Service (via OpenCRS)
Netanyahu to Biden: We didn't seek to embarrass you over East Jerusalem construction Israel's plan to build 1,600 new homes in East Jerusalem has created tensions with the U.S.
Yedioth Ahronoth
UN: J'lem settlements illegal Israeli approval of plan to build 1,600 housing units in east Jerusalem neighborhood 'undermines any movement towards viable peace process,' Ban says. Kadima: This is new level of political
Biden condemns Israel over homes plan Israel approves plan for 1,600 new homes in East Jerusalem, hours after US vice-president pledged support for government
How not to advance Arab-Israeli peace By DAVID HARRIS
A new intifada is inevitableBy ZIAD KHALIL ABU ZAYYAD
As Biden Visits, Israel Unveils Plan for New Settlements The plan to build 1,600 new homes in Jerusalem is likely to complicate relations with the U.S. as Vice President Joseph R. Biden Jr. tours the region.
Yedioth Ahronoth Will Biden bridge gaps? Palestinians feel US willingness to pressure Israel is limited. Six of Netanyahu's seven senior ministers believe current Pa leadership is incapable of meeting demands. American VP set to try to overcome mistrust between sides
Israel to allow Ban into Gaza
Editorial / U.S. is proving it wants Mideast peace - now it's Israel's turn Israel is not entitled to simply shrug its shoulders at the revival of the peace process
PLO approves indirect peace talks with Israel Arab League approved idea last week, giving Abbas backing for negotiations under U.S. mediation
Secret Israeli report: U.S. cozying up to Palestinians U.S. not serious about upcoming Israel-PA negotiations, according to internal Foreign Min. Document
Israel Intends to Build Civilian Nuclear Plants
Indirect talks bring Israel, Palestinians back to square one Zvi Bar'el, 19 years after Madrid and 17 years after Oslo, we find ourselves back at the starting point
PA source: Israel told us to fight violence or we will Israel threatens PA with reduced cooperation and more W. Bank arrests if protests not quelled
Biden arrives in Israel amid signs of peace process renewal U.S. VP to address Israeli public on peace process, Iran nuclear program and U.S.-Israel relations
MESS Report / PA holds olive branch in one hand, stone in the other Discussing a final-status agreement while allowing a mini-intifada to unfold gives the PA leverage
Gideon Levy / There has never been an Israeli peace camp The problem is rooted in the left's impossible adherence to Zionism in its historical, defunct sense.
Avraham Burg / Once justice dwelled in Jerusalem, now settlers do Netanyahu and Barkat are corrupting the nation's soul, turning our eternal capital into a harlot.
Biden's assurances to Jerusalem
EU foreign policy chief hopes Israel will grant her rare permission to enter Gaza
Jerusalem Post What’s brewing between the US and Israel?When Israel has to make its decision on Iran, it will likely be best to refrain from asking for permission.
‘Hamas losing control over Strip’Senior operative in Gaza reportedly sends letter to Masha’al warning of security anarchy in Strip
PM meets Mitchell as PLO okays talks
Palestinians to give US mediation a chance; Netanyahu, US envoy have "good discussion."
Analysis: Not all VP visits are significant, but this one isWashington wants to ensure that Israel and the US remain on the same page regarding how to deal with Iran.
Recycled: Joe Biden, the erratic pragmatistBy SHMUEL ROSNER
Yedioth Ahronoth 'Israel faces tough decisions' Ahead of VP Biden's visit, Defense Minister Barak says Israeli leadership 'must make certain we do not miss another opportunity for peace.' Senior official says indirect talks with PA 'will allow us to focus on real threat – Iran'
As Biden heads to Israel, plan for proximity talks advances
Go to Gaza, Mr Mitchell – then break the blockade
James Zogby: Proximity talks between the Palestinians and Israelis will do little to halt the hopeless spiral.
Did the Arabs Give Him a “Cover” or Expose Him? : Tariq Alhomayed
Hopeful or hopeless?
Under American pressure, Abbas has agreed to indirect talks with Israel, with some Arab support and without preconditions, writes Dina Ezzat
Interview: Tzipi Livni Israel’s leading opposition politician says Prime Minister Benjamin Netanyahu needs to “face reality” and work toward a two-state solution with the Palestinians -- before it’s too late.
Biden leads latest U.S. push to revive Mideast peace talks Although they'll end a 14-month hiatus in negotiations, there's skepticism about the talks because this is the first time in 16 years that Israeli and Palestinian leaders won't talk to one another directly
Myth of Palestine's Economic Development - Sam Bahour, Japan Times
The perils of a new intifadaGulfNews
Palestinians back new peace talks Palestinian leaders back a new round of indirect peace talks with Israel, more than a year after they last broke down.


Juan Cole Secular National Iraqi List of Allawi reported to have surged in Sunni Arab Provinces; Implications for Iran, US.
US General: 'Months' Before Iraq Government
Dispute over candidate disqualifications could mar Iraqi vote's legitimacy A controversy over the disqualification of candidates threatened Tuesday to undermine the legitimacy of Iraq's recent elections and inflame supporters of a coalition seeking to topple the alliance led by the prime minister.
Iraqi Officials to Begin Releasing Vote Tallies on Wednesday The partial results of parliamentary elections will provide an incomplete picture of the vote that will nevertheless provide the broad outlines of the country’s political landscape.
Now what happens?
The post-election process in Iraq will be difficult, and potentially even impossible. (By Razzaq al-Saied, Boston Globe)
Center for American ProgressIraqis Take Back Their Country: Iraq’s 2010 Elections as U.S. Policy Transitions
Heritage Foundation Charting U.S. Policy After Iraq's Elections
New York Times THOMAS L. FRIEDMAN
It’s Up to Iraqis Now. Good Luck. The elections were a good step forward, but now Iraq must prove that it wants a more democratic future.
Christian Science Monitor Ahead of Iraq election results news reports say Sunni, Kurd turnout strong While preliminary Iraq election results aren't due out until Wednesday, turnout in Sunni provinces was as high as 75 percent, say news reports. Many Sunnis boycotted the last election.
Kurds set to be Iraq election kingmakers
Kurdish alliance set to play prominent role in coalition government despite Gorran group breaking away
National Interest Kurdistan Election Decided by Joost R. Hiltermann Kurdish voters presented a united front for Baghdad. But internal divisions are rife—and the region might soon devolve into political turmoil.
Beyond Iraq's Election Day Success - Council on Foreign Relations
Debka Iraqi PM Maliki sweeps polls, defeats pro-Iranian bloc
Guardian Iraq after the elections: Slogging towards stability
Editorial: Two significant differences separate Iraq's parliamentary election from the first postwar poll in 2005
Editorial Iraqis VoteThe new Iraqi government must do a far better job than the current one of ensuring that the Sunnis and all minorities have a fuller voice in the country’s future.
Candidates Speculate on Results of Iraq Vote The government reported a 62 percent turnout rate, as the American military commander in Iraq praised the Iraqi military for its handling of the election.
Iraq poll hailed as key to US pull-out The general election in Iraq is a “milestone” towards the complete withdrawal of American troops, the senior US commander in the country said
Iraqi officials put voter turnout at 62 percent
Kurds led all groups; Sunni participation greater than expected
Christian Science Monitor After Iraq election, fragile democracy faces the real test Sunday's Iraq election saw good turnout despite scattered violence. But with no party powerful enough to rule alone, the tough task of coalition building begins for the nascent democracy.
Likely Scenarios for Iraq's Elections BY: Kirk Sowell World Politics Review
There are several possible scenarios for coalitions that might emerge from the election's outcome, but only two are reasonably likely, and both would result in a government that looks a lot like the present one.
CRS Iraq: Politics, Elections, and Benchmarks A 20-page US report surveying the political scene in Iraq
Guardian Iraqi election rivals claim success after lower turnout Nouri al-Maliki and Iyad Allawi talk up performance in Iraqi election that drew smaller but broader vote than in 2005
Newsweek Oil, Iraq's Greatest Asset, Could Doom Its Future
McClatchy Iraqis vote despite explosions, but now comes the hard part Iraqis braved a wave of bombings to vote in landmark elections, but no candidate is likely to win an outright majority, which means that it will take months of horse-trading for politicians to form a new government
Sunnis Go to Polls, This Time, to Retain a Voice
By ANTHONY SHADID Sunni Arabs largely sat out Iraqi national elections in 2005, but the need to protect their interests brought them out in droves on Sunday.
After Iraq's election, the real fight By Meghan O'Sullivan
Iraq: Prospects for the Future of a Democratic Iraq
A Look at the Major Coalitions in Iraq's Election
Christian Science Monitor Iraq election: Purple fingers, but hard work ahead Despite attacks, triumphant moments unfolded across the country as Iraqis dipped their fingers in purple ink and cast ballots in the Iraq election. Results and voter turnout are not expected for at least another day.


Iran, Democracy, and Trade Keys to Successful Clinton Visit to Latin America
The Iranian Regime: What You Need to Know
Ten Steps to a Free Iran
'US indirectly supports trade with Iran'NY Times: Federal contract payments, grants, benefits amount to $107 billion.
Facing new sanctions, Iran admits oil shortages Senior Iranian oil official: Increased gasoline rationing imposed last year didn't reduce domestic demand


The Century FoundationRussia’s Policy in the Middle East: Prospects for Consensus and Conflict in the Middle East D Trenin
Is There a Mideast Solution? by William Pfaff

Tuesday, January 12, 2010

Hariri’nin Ankara Ziyareti Işığında Türkiye-Lübnan İlişkileri

Lübnan’da parlamento seçimleri 2009 yılının Haziran ayında gerçekleşmişti. Seçimlerden Saad Hariri’nin liderlik ettiği 14 Mart ittifakı zaferle ayrılmıştı. Ancak Lübnan’ın kendine has siyasi ve sosyal yapısı hükümet kurma çalışmalarının uzamasına neden olmuş ve seçimden yaklaşık 5 ay sonra Hariri liderliğinde bir hükümet kurulabilmişti. Bir önceki seçimleri de kazanmasına rağmen yeterli tecrübeye sahip olmadığı için arka planda kalan ancak bu dönem Başbakanlık görevini üstlenen Hariri ilk yurt dışı ziyaretlerinden birini Türkiye’ye gerçekleştirdi. Esasen bu öncelik bile Türkiye-Lübnan ilişkilerinin kısa sayılabilecek bir zaman diliminde geldiği aşamayı göstermesi açısından önemlidir. Zira Cumhuriyet döneminde, son on yıla kadar iki ülke arasında kayda değer bir ilişki tarihinden bahsetmek mümkün değildir.

2000’lerin başından bu yana Türkiye-Lübnan ilişkilerinin geliştiği görülmektedir. Uzun yıllar iki ülke yakınlaşması önünde engel oluşturan ve son on yılda gelişimi sağlayan faktörleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Lübnan uzun yıllar İsrail ve Suriye’nin askeri-siyasi vesayeti altında yaşamıştır. İsrail 1982 yılında Güney Lübnan’ı işgal etmiş ve 2000 yılında tek taraflı geri çekilişine kadar bölgedeki varlığını devam ettirmiştir. Suriye ise, 1975 yılında başlayan Lübnan İç Savaşı’na 1976 yılında doğrudan müdahil olmuş ve askerlerini Lübnan’a sokmuştur. 1989 Taif Anlaşması ile askeri varlığını yasallaştırmıştır. Lübnan, 2000’lerin ortalarına kadar Suriye’nin askeri ve siyasi vesayeti altında yaşamıştır. Ülkenin uzun yıllar işgal ve vesayet altında yaşaması Türkiye-Lübnan ilişkilerinin gelişmesini engellemiştir. 2000 yılında İsrail işgalinin sona ermesi ve 2005 yılında Hariri suikast sonrasında Suriye’nin askerlerini çekmek zorunda kalması, Türkiye-Lübnan ilişkilerinde yeni bir dönem başlatmıştır.

2. Lübnan’ın Suriye vesayeti altında olması ve Türkiye-Suriye ilişkilerinin 1980 ve 1990’lar boyunca gergin oluşu Türkiye-Lübnan ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Türkiye-Suriye gerginliğinin en önemli unsuru PKK’ya destek konusuydu. PKK’nın birçok kampı o dönemde Lübnan’da Bekaa Vadisi’nde bulunuyordu. Dolayısıyla Lübnan, Türkiye açısından bir güvenlik tehdidi oluşturuyordu.

3. 1999 yılında başlayan Türkiye-Suriye yakınlaşması Türkiye-Lübnan ilişkilerini doğrudan etkilemiştir. Suriye her dönem Lübnan’da çok önemli bir aktör olmuştur. Türkiye-Suriye ilişkilerinin eskisi gibi olması durumunda Türkiye’nin Lübnan’da siyasi sürece son yıllardaki kadar müdahil olmasına Suriye muhtemelen imkan tanımayacaktı. Lübnan’da siyasi grupların Türkiye’nin rolüne önem atfetmelerinin en önemli nedeni de Türkiye’nin Suriye üzerinde sahip olduğunu düşündükleri etkidir. Türkiye’nin Suriye’yi ikna edebileceğine inanmakta ve bu gücünü Lübnan’da etkili olan Suriye üzerinde kullanmasını istemektedirler.

4. Türkiye hem tercihi hem de bölgesel şartların gereği olarak 2000’lere kadar Ortadoğu sorunlarına doğrudan taraf olmamaktaydı. Bu durumun uzantısı olarak Lübnan’a da ilgisizlik söz konusu idi. 1999 yılından itibaren bölgesel şartlarda ve Türkiye’nin Ortadoğu politikasında yaşanan değişim Lübnan ile ilişkilerin gelişmesini sağlayan önemli bir faktör oldu. 2002 yılından sonra Ak Parti iktidarı ile Türkiye’nin bölgeye bakışında, ortak tarih ve kültürü esas alan, yakın işbirliği öngören yeni bir yaklaşım hakim olmaya başladı. Kuzey Irak sorunu dışında, tüm bölgesel sorunların dönüp dolaşıp Türkiye’nin istikrarını olumsuz etkileyeceği ve bu nedenle doğrudan taraf olunmayan sorunlarda dahi yapıcı ve etkin bir rol oynanması gerektiği düşüncesi gelişti. Bu düşünce değişiminin doğal sonucu Türkiye’nin Lübnan’a olan ilgisinin artması oldu.

5. Lübnan’da Türkiye’nin oynayacağı role duyulan ihtiyaç artmış, Lübnan içi dinamikler Türkiye’nin daha etkin olmasını istemiştir. Lübnan birçok farklılığı barındırdığı sosyal ve siyasal yapısı, Lübnanlı kimliğinin zayıflığı, merkezi otoritenin güçlü olmaması gibi nedenlerle dış etkilere her zaman açık bir ülke olmuştur. İsrail işgali ve Suriye vesayetinin sona ermesi ile bu durum daha da belirginleşmiştir. Irak Savaşı sonrasında yaşanan bölgesel kutuplaşmanın bir uzantısı Lübnan’da yaşanmaktadır. Bir tarafta İran ve Suriye’nin arkasında olduğu Şii kesim, diğer tarafta Suudi Arabistan’ın desteklediği Sünniler. Türkiye, Ortadoğu politikasının uzantısı olarak Lübnan’daki bu kutuplaşmada da taraf olmamaya özen göstermiştir. Ancak pasif değil aktif bir tarafsızlık politikası yürütülmektedir. Lübnan’da mezhepsel gruplar İran veya Suudi Arabistan gibi ülkelerden destek alsa da her iki ülkenin de Lübnan istikrarına katkı yapmadığının, sorunun bir parçası olduklarının farkındadır. Türkiye’nin kendine has yaklaşımı ve güçlü bir ülke olması Lübnan’da çatışan farklı güçler arasında denge rolü görmesi açısından önemsenmektedir. İstisnalar dışında çoğu grubun Türkiye’nin aktif bir politika izlemesini istiyor olması yakınlaşmayı hızlandırmıştır.

6. Lübnan’da birçok konuda farklı düşüncelere sahip mezhepsel grupların üzerinde mutabık oldukları konuların başında İsrail’e duyulan öfke gelmektedir. Türkiye’nin son yıllarda İsrail ile ilişkilerindeki gerileme de Lübnan’daki Türkiye algısını olumlu anlamda değiştirmiştir. Davos krizi bu anlamda kritik rol oynamıştır.

Sıralanan faktörler neticesinde son yıllarda Türkiye-Lübnan ilişkileri hızlı bir gelişim göstermiştir. Bu süreç İsrail-Lübnan Savaşı’ndan sonra daha hızlı bir seyir izlemektedir. Savaş sırasında verilen siyasi destek ve sonrasında yapılan ekonomik yardımlar Lübnan tarafından önemsenmektedir. Türkiye Lübnan’da birçok okul ve hastane projesini hayata geçirmiştir. Bu destekler mezhepsel ayrıma gidilmeksizin verilmektedir. Sünnilerin yoğun olarak yaşadığı Trablus, Sayda gibi kentlerin yanı sıra Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Sur şehrinde Birleşmiş Milletler kapsamındaki Türk Askeri Birliği vasıtasıyla birçok proje hayata geçirilmiştir. Teknik desteklerin ötesinde Lübnan’a yönelik dış politikanın ülke istikrarına ve krizlerin çözümüne büyük katkı sağladığı düşünülmektedir. Bu çerçevede, uzun süreli hükümet ve devlet başkanlığı krizinin çözüme ulaştığı Doha Uzlaşısında Türkiye’nin önemli katkısı bulunmaktadır. Suriye-Lübnan yakınlaşmasında, Saad Hariri’nin Türkiye'ye gelişi öncesinde Suriye’ye gerçekleştirdiği tarihi ziyarette Türk diplomasisinin sürece etkin katılımının olduğu bilinmektedir. Tüm bu unsurlar, Türkiye’yi sorunun ve istikrarsızlığın değil çözümün bir parçası yapmaktadır.

Türkiye-Lübnan ilişkilerinin gelişimine katkı sağlayan diğer bir unsur Türkiye’nin yumuşak güç unsurlarını kullanması olmuştur. Bu anlamda Türkiye’nin laik-demokratik siyasi yapısı, dışa açık ekonomisi Türkiye’yi çekim merkezi haline getirmiştir. Bu sürece katkı sağlayan en önemli unsur Lübnan’da ilgiyle izlenen Türk dizileridir. Diziler, yıllardır eksik kalan toplumlar arası diyalogun kurulması ve yanlış imajların kırılmasını sağlamıştır. Diziler sayesinde Lübnan’dan Türkiye’ye gelen turist sayısında artış olmuş, Türk ürünleri daha çok kullanılır hale gelmiştir.

Son on yıllık süreçte Türkiye-Lübnan ilişkileri genel olarak bu çerçevede gelişmiştir. Sürecin son ayağı iki ülke arasında vizelerin kaldırılması anlaşmasının da imzalandığı Saad Hariri’nin Türkiye ziyareti olmuştur. Her şeyden önce Hariri’nin Başbakan olduktan sonra ilk yurt dışı ziyaretlerinden birini Ankara’ya gerçekleştirmesi, Türkiye’nin Lübnan açısından taşıdığı önemin göstergesidir. Ziyaret, Türkiye’nin Lübnan’daki rolünü artırarak oynaması yönündeki Lübnan hükümetinin isteğini göstermektedir. Bunun yanı sıra ziyaret sırasında, ilişkilerin daha da derinleşmesini sağlayacak bir dizi anlaşma yapılmıştır. Bu çerçevede Lübnan ile sağlık, tarım, askerî işbirliği, ulaştırma ve eğitim gibi konularda 5 mutabakat zaptı imzalanmıştır. Anlaşmalardan biri de Mersin-Beyrut arasında feribot seferlerinin başlatılması yönünde olmuştur. Bunun yanı sıra Türkiye, Lübnan'ın enerji ihtiyacının karşılanması konusunda Beyrut’a destek sözü vermiştir. Başbakan Erdoğan görüşme sonrası düzenlenen basın toplantısında “iki ülke arasındaki ticaret hacminin 900 milyon dolara ulaştığının altını çizmiş, yakın zamanda serbest ticaret anlaşmasının imzalanacağını” belirtmiştir. İki ülke arasındaki vizenin karşılıklı olarak kaldırılmasına ilişkin düzenlemenin imzalanması toplumlar arası yakınlaşmayı hızlandıracaktır. Bütün bu değerlendirmelerden yola çıkarak, önümüzdeki dönemde Türkiye-Lübnan arasında siyasi, sosyal, ekonomi, sağlık, askeri alanları kapsayan çok boyutlu ilişkilerin derinleşerek gelişeceğini öngörebiliriz.

Turkey-Lebanon Relations in the Light of Hariri’s Visit to Ankara

The parliamentary elections in Lebanon had taken place in June 2009. The March 14 Alliance, which is led by Saad Hariri, had won the elections. However, due to Lebanon’s sui generis political and social structure, the government was not established until after 5 months it was established under the leadership of Hariri. Hariri had won the previous elections as well, however he was left in the background due to his lack of experience. This term, he assumed the position and made one of his first official visits as the Prime Minister to Turkey. As a matter of fact, the priority that he has given to Turkey shows the level that Turkey-Lebanon relations had achieved in a short time. That is because there is not a noteworthy level of relations between Turkey and Lebanon in Turkey’s history until the last ten years.

Turkey-Lebanon relations have been developing since the beginning of the 2000s. The factors that hindered the rapprochement of the two countries, and made possible the developments in the last ten years are as follows:

1. Lebanon has been, for a great deal of time, under political-military domination of Syria and Israel. Israel had invaded South Lebanon in 1982 and kept its presence in the region until its unilateral withdrawal in 2000. Syria had directly intervened in the Lebanese Civil War in 1976, which had started in 1975, and deployed its troops to Lebanon. Syria’s military presence was legitimized in 1989 Taif Accords. Lebanon remained under Syrian military and political tutelage until the mid 2000s. This situation hindered the development of Turkey-Lebanon relations. A new era started in Turkey-Lebanon relations after the withdrawal of Israel in 2000 and the end of Syrian presence in 2005 after the assassination of Rafiq Hariri.

2. The Syrian domination in Lebanon and tense relations between Turkey and Syria in the 1990s affected Turkey-Lebanon relations in a negative way. The main cause of Turkey-Syria tension was the issue of Syria’s support to the PKK. At that time the PKK kept many of its training camps in the Valley of Bekaa in Lebanon. Therefore, Lebanon posed an indirect security threat to Turkey.

3. Turkey-Syria rapprochement, which started in 1999, directly influenced Turkey-Lebanon relations. Syria has always been a significant actor in Lebanon. If Turkey-Syria relations were tense as in the past, it would not be possible for Turkey to be influential in the Lebanese politics. Political groups in Lebanon hold Turkey in high regard because they think Turkey has an influence on Syria. They believe that Turkey is able to convince Syria and they want Turkey to use its leverage on Syria about issues regarding Lebanon.

4. Turkey, due to its own preference and the regional circumstances, was not directly involved in Middle Eastern problems. Consistent with this approach, Turkey was indifferent to Lebanon. From 1999 and onwards, major changes in regional circumstances and Turkey’s policy toward the Middle East were important factors that led to the development of Turkey-Lebanon relations. After the AKP government was installed in 2002, a new approach became dominant in Turkey’s perspective toward Middle East, which remarked common history and culture and sought closer cooperation. Turkey has developed the understanding that not only the Northern Iraq issue, all regional problems would eventually affect its security in a negative way; therefore it should play a role in regional problems in an impartial and neutral manner. As a result Turkey has developed a close interest in Lebanon.

5. In Lebanon the need for the role Turkey can play has increased and domestic dynamics in Lebanon required Turkey to be more active. Due to factors such as Lebanon’s diverse social and political structure, the weakness of the Lebanese identity, and the fragility of the central government, Lebanon was open to foreign influences. The end of Israel’s invasion and Syria’s dominance exposed this situation. The regional polarization in the Middle East after the Iraqi war has extended to Lebanon. On the one hand, there are Shiite groups backed by Iran and Syria; and on the other the Sunnis backed by Saudi Arabia. Turkey, consistent with its Middle Eastern policy, did not take sides in this polarization within Lebanon. However, Turkey is pursuing an active neutrality policy rather than being pacifist. Lebanese political groups receive support from Iran and Saudi Arabia; however they are aware that neither of those countries contributes to the stability within Lebanon. Turkey, due to its power and sui generis approach, is regarded as an equilibrating factor among many conflicting parties in Lebanon. Many factions, albeit some exceptions, want Turkey to adopt an active role and this has given impetus to the rapprochement.

6. Sectarian factions in Lebanon, which differ on many issues, agree solely on the hatred toward Israel. The setback in Turkey-Israel relations in the recent years has affected the way that Turkey is being perceived in a positive way. The Davos incident, in this sense has played a critical role.

Turkey-Lebanon relations has shown a fast pace in recent years. This process has even hastened after Israel-Lebanon War. Turkey’s political support and economic aid during the war and its aftermath are considered important in Lebanon. Turkey initiated many school and hospital projects in Lebanon. These supports are given regardless of sectarian differences. Besides Sunni cities such as Tripoli and Saida, Turkey has realized many projects in Sur, where the Shiite people live, through Turkish Military force under the umbrella of United Nations. Aside from technical support, Turkey’s policy toward Lebanon is considered beneficial to stability and conflict resolution. In this framework, Turkey contributed a great deal of effort into the Doha Agreement in which government and presidential crisis was resolved. It is known that Turkey has played an important role in Hariri’s historical Syria visit. All those factors make Turkey a part of the solution, rather than instability and problem.

Another factor that has contributed to the development of Turkey-Lebanon relations is Turkey’s utilization of soft power elements. In this sense, Turkey has become a center of attraction, due to its secular and democratic political structure and open economic structure, which do not rest upon ethnic or sectarian discrimination. Turkish TV series, which are aired on Lebanese TV channels help increase Turkey’s soft power potential in Lebanon. TV series made possible the establishment of inter-societal dialogue and abolishment of wrong images. Turkey receives more tourists from Lebanon and Turkish products are being preferred thanks to the positive effect of the TV series.

The general framework in which Turkey-Lebanon relations have developed is as provided above. The last link in the process is Saad Hariri’s visit to Turkey, during which the agreement to abolish visa requirements. Above all, the fact that one of Hariri’s first official visits as the Prime Minister was to Turkey, shows the importance of Turkey for Lebanon. The visit shows that the Lebanese government wants Turkey to play an increasing role in Lebanon. Besides, many agreements were signed during the visit. Five memorandums of understanding have been signed over issues such as health, agriculture, military cooperation, transport and education. One of the agreements is over the issue of starting ferryboat cruises between Mersin and Beirut. Moreover, Turkey has promised Lebanon energy support in order to meet Lebanon’s energy needs. At the press conference after the negotiations Prime Minister Erdoğan remarked that “the trade volume between the two countries reached $ 900 million, and a free trade agreement will be signed as soon as possible.” The abolishment of visa requirements will hasten the rapprochement between the two societies. All those evaluations suggest that, in the period ahead, Turkey-Lebanon relations that encompass political, social, economical domains and health and military dimensions will develop and deepen.