Wednesday, November 24, 2010

Lübnan’da İstikrar Beklentisi: Başbakan Erdoğan’ın Beyrut Ziyareti

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan iki günlük resmi ziyaret için Lübnan’a gitmiştir. Ziyaret iki açıdan önem taşımaktadır. Birincisi son yıllarda gelişen Türkiye-Lübnan ilişkilerinin derinleşmesi ve Türkiye’nin Lübnan’daki rolünün artırılması açısından bir adım olmasıdır. Ancak ziyareti bölge ve dünya gündemi açısından ilgi çekici kılan esas unsur zamanlamasının kritik bir döneme denk gelmesidir. Lübnan başkenti Beyrut son aylar içinde çok önemli liderler ağırlamıştır. Bu ziyaretlerin yanı sıra yakın zaman içinde Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikastını araştırmak için kurulan Lübnan Özel Mahkemesi iddianamesini açıklayacaktır. Bu gelişmenin ülkede istikrarı bozması olasılığı güçlüdür. Dolayısıyla ziyaret kritik bir dönemde gerçeklemektedir.

Başbakan Erdoğan başkent Beyrut’ta Devlet Başkanı Mişel Süleyman, Başbakan Saad Hariri, Meclis Başkanı Nebih Berri ile görüşmeler yapacaktır. Hizbullah Partisi ile de bir araya gelmesi beklenmektedir. Erdoğan, ziyaret sırasında Birleşmiş Milletler Barış Gücü kapsamında Güney Lübnan’da bulunan Türk askeri birliğini, ülkenin kuzeyinde bulunan Türkmen köylerini ve Türkiye’nin inşa ettiği okullar ve rehabilitasyon merkezini de ziyaret edecektir. Ziyaret için Beyrut sokakları aynen Ahmedinejat’ın ziyareti sırasında olduğu gibi konuk ülke bayrakları ile süslenmiştir. Ziyaret ülkenin genelinde memnuniyetle karşılanırken tek tepki Lübnanlı Ermenilerden gelmiştir. 100 kişilik bir Ermeni topluluğun gösterisinin yanı sıra Taşnak Partisi lideri ve Lübnan Meclisi milletvekili Pakraduniyan ziyareti eleştiren açıklamalar yapmıştır.

Türkiye-Lübnan ilişkileri son on yıllık dönemde hızlı bir gelişim göstermektedir. Bu süreç İsrail-Lübnan Savaşı’ndan sonra daha hızlı bir seyir izlemişti. Türkiye savaş sırasında ve sonrasında Lübnan’a yoğun destek vermişti. Verilen siyasi destek, yapılan ekonomik yardımlar, Türk dış politikasının Lübnan istikrarına ve krizlerin çözümüne sağladığı katkı Türkiye’nin Lübnan’daki rolünün her geçen gün artmasına neden olmuştu. Bu süreç iki ülke arasında vizelerin kaldırılmasına ve aralarında Suriye ve Ürdün’ün de bulunduğu dörtlü ortak ekonomik alanın oluşturulmasına varmıştı. Lübnan Başbakanı Saad Hariri koltuğuna oturduktan sonra ilk yurt dışı ziyaretlerinden birini Ankara’ya gerçekleştirmişti. Bu da Türkiye’nin Lübnan açısından taşıdığı önemi ve Türkiye’nin Lübnan’daki rolünü göstermesi açısından önemliydi. Ziyaret sırasında Lübnan ile sağlık, tarım, askerî işbirliği, ulaştırma ve eğitim gibi konularda 5 mutabakat zaptı imzalanmıştı. Başbakan Erdoğan’ın gezisi bu sürecin bir devamı ve iyi ilişkilerin sürdürülmesi yönündeki kararlılığın göstergesidir. Taraflar arasında serbest ticaret bölgesi kurulması için ortaklık anlaşma imzalanması ve “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi” kurulması yönünde çalışmaların yapılacağının duyurulması beklenmektedir. Böylece Suriye ile kurulan işbirliği mekanizmalarının aynısı Lübnan ile de kurulmuş olacaktır.

Ziyaret, iki ülke ilişkilerinin geleceğinin yanı sıra zamanlaması açısından kritik öneme sahiptir. Bu boyut doğrudan Lübnan’ın önümüzdeki dönem siyasi istikrarı ve Türkiye’nin bu anlamda rolü ile ilgilidir.

Lübnan Başkenti Beyrut 2010 yılının Ağustos ayı içinde Suriye ve Suudi Arabistan liderlerini birlikte ağırlamıştı. Ardından Ekim ayında İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat ülkeyi ziyaret etmişti. Bu üç ülke Lübnan siyaseti üzerinde en etkin güçlerdir ve Lübnanlı farklı gruplar güçlerini büyük ölçüde bu ülkelerden almaktadır. İki farklı kutbu destekleyen Suriye ve Suudi Arabistan’ın liderlerinin ortak ziyareti Lübnan’da istikrarın korunacağı yönünde güçlü bir işaret idi. Ahmedinejat’ın Hizbullah ve Şiiler tarafından coşkuyla karşılanan ziyareti ise gerginlik beklentilerini artırmıştı. Zira bu ziyaret Hizbullah üzerinde uluslararası baskıların yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşmişti ve İran örgütün arkasında olduğu mesajını vermişti. Örgüt üzerindeki baskıların artması ülkede istikrarsızlık beklentisi doğurmaktadır. Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikastını araştırmak üzere kurulan Lübnan Özel Mahkemesi iddianamesini yakın zamanda açıklayacaktır. Burada bazı Hizbullah üyelerinin suikastla bağlantılı olduğu iddiasının yer alacağına neredeyse kesin gözüyle bakılmaktadır. Bu da Lübnan’da yeni bir çatışma olasılığını gündeme getirmektedir. Zira Hizbullah, milletvekilleri olan ve hükümette yer alan bir siyasi parti olmanın yanı sıra kendi silahlı gücü olan bir örgüttür. Esas gücünü de Şii halkın desteğinden ve silahlı gücünden almaktadır. 2008 yılında Lübnan hükümetinin Hizbullah’a ait iletişim ağının kaldırılması kararını alması, Hizbullah’ın buna itiraz etmesi ve hükümetin geri adım atmaması neticesinde örgüt başkent Beyrut’u işgal etmiş, siyasi liderlerin evlerini kuşatmıştı. Süreç bölge aktörlerinin araya girmesi sonucunda Hizbullah lehine sonuçlanan Doha Uzlaşısı ile sonuçlanmıştı. Lübnan Özel Mahkemesi’nin iddianamesinin yayınlanması ve Hizbullah’ın sorumlu tutulması benzer bir olayı tetikleyebilir. Böyle bir durumda üst düzey Hizbullah üyelerinin mahkeme önüne çıkarılması gündeme gelecektir. Örgüt böyle bir çağrıya kesinlikle uymayacağını ifade etmektedir. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah geçen hafta içinde “Mücahitlerimize uzanacak elleri keseriz” diyerek hem uluslararası topluma hem de Lübnan’daki rakiplerine sert bir mesaj yollamıştı. Lübnan hükümetinin büyük bölümü ve Başbakan Saad Hariri suikastın sorumlularının ortaya çıkarılmasını istemekte ve Mahkeme sürecini desteklemektedir. Bu nedenle Hizbullah ile iktidar arasında yeni bir sorun alanı doğacak ve bu kutuplaşma, 7 Mayıs 2008 tarihinde olduğu gibi silahlı çatışma riskini beraberinde getirecektir.

Suriye ve Suudi Arabistan, Lübnanlı taraflar arasında gerginliğe çözüm bulmak için bir anlaşma üzerinde çalışmaktadır. Bunun yanı sıra Lübnan Başbakanı Saad Hariri gelecek hafta içinde İran’a bir ziyaret gerçekleştirecektir. Bütün bu gelişmeler istikrarsızlık beklentilerinin arttığı dönemde, gerginliğe şiddete başvurmadan çözüm bulma çabalarının ürünüdür. Başbakan Erdoğan’ın ziyareti de işte böyle bir ortamda gerçekleşmektedir. Türkiye ziyaret ile Lübnan’da çatışan taraflar arası dengeleyici, istikrara katkı yapan rolünü etkin bir şekilde oynamaya devam edeceğini göstermektedir. Türkiye, ilişkilerin geliştiği on yıllık dönemde Lübnan’daki kutuplaşmada tarafsız kalarak ancak sorun alanlarına doğrudan müdahil olarak etkin ve güvenilir bir konum elde etmiştir. Bu rol İran, Suudi Arabistan ve Suriye’nin oynadığı rolden farklı ama ülkenin istikrarı açısından bütün grupların ihtiyaç duyduğu bir roldür. İran, Suudi Arabistan ve Suriye; Lübnanlı gruplar ile patronaj ilişkisi kurarak doğrudan etkinlik kurmaktadır. Türkiye ise Lübnanlı gruplar üzerinde bu ülkeler kadar etkinliğe sahip olmamakla birlikte neredeyse tümü ile yakın ilişkiler kurabilmektedir. Ayrıca bölgesel bir güç olarak sayılan ülkeler üzerinde yaptırım gücü bulunmaktadır. Başbakan Erdoğan istikrarsızlık beklentilerinin arttığı bu günlerde gerçekleştirdiği ziyaret ile etkin yatıştırıcı rolünü oynamaya devam edeceğini göstermektedir. Lübnanlı birçok siyasi oluşumun lideri de ziyaretin ülkedeki tansiyonun düşmesine yardımcı olacağını ifade etmiştir.

Başbakan Erdoğan’ın ziyarete ilişkin verdiği mesajlar da Türkiye’nin bahsi geçen rolüne uygun şekilde verilmiştir. Erdoğan, Lübnan’ın As-Safir gazetesinde yayımlanan mülakatında “Lübnan’da bir iç savaşa izin vermeyiz” ifadelerini kullanmıştır. Gezi sırasındaki açıklamaları da ülkedeki hassas dengeleri gözetir biçimdedir. Hariri suikastına ilişkin sorulara “henüz ortada delil olmadan bazılarının suçlanmasının yanlış olduğu” yanıtını vermiştir. Erdoğan’ın Hizbullah dahil tüm siyasi oluşumlarla da görüşmesi beklenmektedir. Bu görüşmelerde taraflara “gerginliği artırmayın” mesajı verilecektir.

Lübnan’ın siyasi istikrarı ve Türkiye-Lübnan ilişkileri açısından önem taşıyan ziyaretin ardından henüz resmi olarak açıklanmamakla birlikte Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Aralık ayının ortalarında Lübnan’ı ziyaret etmesi beklenmektedir. İkili ilişkilerde gelişme, Türkiye’nin Lübnan’daki rolünün pekişmesi ve Türkiye’nin Lübnan’da istikrarı koruma yönündeki çabaları bu ziyaret ile sürecektir.

Friday, October 15, 2010

İran, İsrail Sınırına Uzandı: Ahmedinejat’ın Lübnan Ziyareti

İran lideri Ahmedinejat, Lübnan’a tarihi nitelikte bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Lübnan, İran dış politikasında merkezi öneme sahip olmasına rağmen Ahmedinejat Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasından bu yana ilk kez Lübnan’a ayak basmıştır.

Ahmedinejat, bölge ve dünya tarafından yakından takip edilen ziyareti sırasında Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman, Başbakan Saad Hariri ve Meclis Başkanı Nebih Berri ile bir araya gelmiştir. Ziyaretinin ikinci gününde ise Beyrut’ta İran Büyükelçiliği’nde Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ile görüşmüştür. Ziyaret sırasında İran ve Lübnan arasında ekonomik ve doğal kaynaklar alanında işbirliğini öngören anlaşmalar imzalanmıştır. İran, su ve enerji projelerine finansman desteği verme konusunda taahhütte bulunmuştur. Bunun yanı sıra Lübnan ordusu ile silah anlaşması imzalanması gibi işbirliği olanakları ele alınmıştır.

İran lideri ziyaretinin ikinci gününde, 2006 Savaşı’nda Hizbullah-İsrail çatışmalarına sahne olan Güney Lübnan’daki Bint Jbeil kentini ziyaret etmiştir. Bu kent savaş ertesinde İran’ın mali yardımları ile yeniden inşa edilen birçok yerleşim birimlerinden biridir. Ahmedinejat bir futbol stadyumunda binlerce Şii Lübnanlı önünde İsrail’e sadece birkaç kilometre uzaklıkta yaptığı konuşmada sert mesajlar vermiştir. İranlı lider “direnişiniz, sabrınız ve azminizin tüm düşman tankları ve uçaklarından daha güçlü olduğunu kanıtladınız. Tüm dünya şunu bilmelidir ki Siyonistler yok olacaktır” ifadelerini kullanmıştır. Muhtemelen İsrail, sınırlarının sadece dört kilometre ötesinde binlerce kişinin İran bayrakları sallayarak dinlediği bu sert İsrail karşıtı konuşmayı kaygı ile takip etmiştir. Bu durum İran’ın İsrail sınırlarına Şii Lübnanlılar vasıtasıyla uzanmasını göstermesi açısından son derece önemlidir.

Ahmedinejat’ın ziyareti Lübnan halkı ve siyasileri arasındaki bölünmeyi belirgin şekilde ortaya koymuştur. Lübnanlı Şiiler, Hizbullah ve Emel Hareketi ziyareti büyük sevinçle karşılarken, Sünniler ve Saad Hariri’nin liderlik ettiği Gelecek Hareketi ziyareti kaygıyla takip etmiştir. Bu yaklaşım farklılığı Ahmedinejat’ın havaalanında Hizbullah milletvekilleri ve Emel lideri Nebih Berri tarafından karşılanmasından Beyrut sokaklarında sadece Şiilerin destek gösterileri altında dolaşmasına kadar net olarak görülmüştür. Ziyaret boyunca Beyrut’un ve Güney Lübnan’ın her köşesinde İran bayrakları, Humeyni ve Ali Hamaney posterleri asılı kalmıştır. Hizbullah’a bağlı Al-Manar televizyonu ziyarete ilişkin yayınlarında Ahmedinejat’ı “lider ve patron (master)” olarak tanımlamıştır. İran liderinin karşılanış biçimi, İran’ın Lübnan’daki etkinliğini göstermesi açısından da önemlidir. Ziyaretin ülkedeki Şiiler ve Hizbullah üzerinde olumlu etkisinin olacağı ve bu kesimleri cesaretlendireceğini söylemek mümkündür.

Ziyaret, Şiiler dışında kalan kesimler üzerinde ise kaygıya neden olmuştur. Sünnilerin çoğunlukta olduğu Trablus kentine asılan Ahmedinejat posterlerinin üzerine çarpı işaretleri çizilmiş, Sünni halk ziyareti “Lübnan’a değil Hizbullah’a gerçekleştirilmiş” olarak değerlendirmiştir. Siyasal alanda ise başta 14 Mart İttifakı olmak üzere ziyarete tepki gelmiş, koalisyon koordinatörü Fares Souaid, “ziyaret ile Beyrut’un, İran’ın etkisi altında ve Akdeniz’de bir İran üssü olduğunun” ima edilmeye çalışıldığını belirtmiştir.

İran lideri ziyareti öncesinde S. Arabistan, Suriye ve Ürdün liderlerini arayarak “ülkedeki ortamı germek veya Hizbullah’ın kontrolü ele geçirmesini sağlamaya yardımcı olmak gibi bir amacının olmadığını” belirtse de Lübnan ziyareti Arap rejimlerinde rahatsızlık yaratmıştır. Suriye dışındaki Arap ülkeleri açısından bakıldığında ziyaret iki açıdan kaygı unsurudur. Birincisi Şiilik ekseninde Ortadoğu’da artan İran etkinliğinden çekinilmektedir. İkinci neden içsel kaygılara dayanmaktadır. Hizbullah’ın yükselişinin, İran desteği ile Sünni Arap çoğunluğun bulunduğu ülkelerde silahlı Şii grupların ortaya çıkmasını cesaretlendireceğinden endişe duyulmaktadır.

Ziyareti en yakından takip eden ülkeler ise kuşkusuz ABD ve İsrail olmuştur. ABD, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Philip Crowley aracılığı ile ziyaretten duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir. Crowley, “İran’ın Hizbullah gibi örgütlerle kurduğu ilişki vasıtası ile Lübnan’ın egemenliğini zayıflattığını” belirtmiş ve geziyi “provokasyon” olarak nitelendirilmiştir. İsrail Başbakanı Netanyahu ise ziyareti “Lübnan, İran rejiminin bir uzantısı haline dönüşüyor” sözleri ile yorumlamıştır. Bu yaklaşım tam resmi yansıtmamakla birlikte, İsrail algılamasını göstermesi ve Lübnan’ın ne derece İran kontrolüne geçtiğini göstermesi açısından önemlidir.

Ziyareti her şeyden önce Suudi Arabistan Kralı Abdullah ve Suriye Lideri Beşar Esad’ın ağustos ayı içinde gerçekleşen tarihi Beyrut ziyaretine bir karşılık olarak görmek gerekmektedir. 2006 İsrail-Lübnan Savaşı’nın ardından sürekli gerilen Suudi Arabistan-Suriye ilişkileri son bir yıl içinde yumuşama eğilimi içine girmişti. Bu sürecin son ayağını ise tartışmanın merkezinde yer alan Lübnan’a iki ülke liderinin düzenlediği ortak ziyaret oluşturmuştu. Suudi Arabistan açısından bu ziyaret, Lübnan’da İran etkinliğinin Hizbullah vasıtasıyla gittikçe artması sürecini Suriye aracılığı ile dengeleme çabasıydı. Suriye açısından ise, İran ve Hizbullah ile yakın ilişki içinde olsa da uzun bir dönem kendisinin kontrolünde olan ve 2005 sonrasında rolünü İran’a kaptırmaya başlayan Suriye’nin eski rolünü Suudi Arabistan desteği ile yeniden kazanma çabası olarak yorumlanabilirdi. İran, ziyaret ile iki ülkenin bu çabasına karşılık Lübnan’daki rolünü koruyacağı mesajını vermektedir. Lübnan’daki taraftarlarına desteğinin devam edeceğini göstermeye ve safları sıkılaştırmaya çalışmaktadır. Ziyaret, Şii halk ve Hizbullah’a verilen desteğin artarak devam edeceğinin de göstergesidir. İran, Hizbullah’ın arkasında olduğunu göstererek örgütün ülke içindeki konumunu da güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

İran, ikinci olarak İsrail ve ABD’ye mesaj vermeye çalışmaktadır. Ahmedinejat ziyaretinin ikinci gününde Lübnanlı Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Güney Lübnan bölgesine giderek ülkesinin İsrail sınırlarına dayandığını göstermeye çalışmaktadır. İran’ın Hizbullah vasıtasıyla İsrail karşısında sağladığı etkinlik, İsrail ve Amerika açısından en başta gelen caydırıcı güçtür. İran, olası bir İsrail-ABD saldırısı ya da nükleer silah üretimi iddiası nedeniyle baskıların yoğunlaşması durumunda verilecek ilk karşılık Hizbullah üzerinden olacaktır. İran, Ahmedinejat’ın Güney Lübnan ziyareti ile bu mesajı daha vurgulu bir şekilde vermeye çalışmaktadır.

Ahmedinejat’ın ziyareti zamanlama açısından da kritik bir dönemde gerçekleşmektedir. 2005 yılında Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’nin öldürülmesini araştırmak için Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Lübnan Özel Mahkemesi yakın zamanda iddianamesini açıklayacaktır. Hizbullah iddianamede büyük ihtimalle suikasttan sorumlu tutulacaktır. Böyle bir gelişme yaklaşık iki yıldır nispeten sakin bir dönem geçiren Lübnan’da istikrarın yeniden bozulmasına neden olacaktır. Ülkede bir Sünni-Şii çatışmasını tetiklemesinin yanında ulusal birlik hükümetinin de devrilmesine yol açabilir. Hizbullah bu mahkemenin tamamen siyasal amaçlı olarak hareket ettiğini savunmaktadır. Örgüt, Lübnan hükümetinin mahkemeyi tanımadığını açıklamasını istese de bu pek mümkün gözükmemektedir. Saad Hariri liderliğindeki hükümette 14 Mart İttifakı’nın ağırlığı bulunmaktadır ve bu kesim Lübnan Özel Mahkemesi ile işbirliği yapılmasını istemektedir. İran liderinin ziyaretinin, Hizbullah üzerindeki baskıların artmasının beklendiği bir dönemde gerçekleşiyor olması anlamlıdır. İran böylece Hizbullah’ın Hariri soruşturması nedeniyle herhangi bir zayıflatılma girişimine engel olmaya çalışmakta ve Hizbullah’ın üzerine gidilmesi durumunda ülkede istikrarsızlığın baş gösterebileceği mesajını da vermeye çalışmaktadır.

Monday, September 27, 2010

Afganistan Meclis Seçiminde Vardak

Afganistan halkı, 18 Eylül 2010 tarihinde 34 vilayette önümüzdeki dönem Wolesi Jirga’da (Afganistan Ulusal Meclisi) görev alacak 249 milletvekilini belirlemek üzere sandık başına gitti. Seçimin ilk sonuçlarının 8 Ekim’de, kesin sonuçlarının ise 30 Ekim’de açıklanması beklenmektedir. 2.500’den fazla adayın yarıştığı seçimlerin 2010 yılının Mayıs ayında yapılması planlanıyordu. Ancak, 2009 devlet başkanlığı seçiminde yaşanan hilelerin önlenmesine için reformların yapılması, seçimin bahar aylarında gerçekleşen askeri operasyonlar ile çakışması olasılığı ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (ISAF)’nün erteleme konusunda hükümete baskı yapması neticesinde seçimler Eylül ayına ertelenmişti.

ABD açısından seçimin başarısı Afganistan’da işlerin yolunda gittiğini göstermek açısından büyük önem taşıyordu. Beyaz Saray, seçimin hemen ertesinde yaptığı ilk açıklamada “Afgan halkının tüm olumsuzluklara rağmen seçimlere katılması nedeniyle takdire değer bir davranış sergilediği ve başta hükümet olmak üzere güvenlik güçlerinin tebrik edildiği”ni ifade etmiştir. Ancak bu ifadeye rağmen Meclis seçiminin Taliban’ın boykot çağrısı ve seçimi sabote etme çabalarının gölgesinde gerçekleştiğini söylemek mümkündür.

Seçim günü Afganistan genelinde 400’e yakın olay gerçekleşmiştir. Bu olaylarda 9’u görevli 6’sı sivil olmak üzere toplam 15 kişi hayatını kaybetmiştir. Taliban ülke genelinde 200’ün üzerinde roket atar saldırısı düzenlemiştir. İlginç nokta olayların beklentilerin aksine Taliban’ın etkili olduğu güney vilayetlerinde değil kuzey vilayetlerinde yoğunlaşmış olmasıdır. Afganistan Milli Savunma Bakanı bu durumu “güneyde görev alan NATO güçlerinin başarılı operasyonlarının neticesi” olarak açıklasa da Taliban’ın zaten kontrol ettiği güney bölgelerden ziyade enerjisini kuzeye harcama yönünde bir çaba içinde olduğu yorumu da yapılabilir. Zira güvenlik nedeniyle güney vilayetlerinin birçoğunda zaten sandıklar dahi açılmamıştır. Sandıkların açılmamasını sadece halkın Taliban’ın tehditlerinden korkmasının bir sonucu olarak yorumlamak da doğru olmayabilir. Güvenlik riskinin yanı sıra güneyde çoğunluğu oluşturan Peştun halkının önemli bir bölümünün Taliban’a destek verdiğini ve gönüllü olarak Taliban’ın seçimi boykot çağrısına uyduğunu söylemek mümkündür.

ABD ve Afgan yönetimin seçimi başarılı gösterme çabalarına karşın birçok açıdan seçimin meşruiyeti sorgulamaya açıktır. Her şeyden önce seçime katılım son derece düşük seviyede kalmıştır. Afganistan Bağımsız Seçim Komisyonu tarafından yapılan açıklamada ülke genelinde 5355 seçim sandığının açıldığı ancak bu sayının planlanan sandık sayısından 542 adet daha az olduğu ve açılmayan sandıkların 153’ünün güvenlik nedeniyle açılmadığı bildirilmiştir. Toplam 3.642.444 seçmen oy kullanmış ve katılım yaklaşık %40 seviyesinde kalmıştır. Birleşmiş Milletlere göre seçimin başarılı sayılabilmesi açısından en az 5-7 milyon arasında seçmenin oy kullanması gerektiği ancak güvenlik nedeniyle bu sayının oldukça altında bir katılım olduğu belirtilmiştir. Özellikle kadınların katılımı çok düşük seviyede kalmıştır. Bunda Taliban tehditlerinin yanı sıra erkeklerin eşleri ve kızlarına oy kullanmasına izin vermemesi de etkili olmuştur. Bunun yanı sıra hem seçim öncesi süreçte hem de seçim sırasında yaşanan hileler seçime damgasını vurmuştur. Seçim öncesinde önemli sayıda Afgan vatandaşın para karşılığı oylarını sattığı basında yer almıştır. Birçok eyalette, evlerinden çıkmalarına izin verilmeyen kadınların yerine oylarını eşlerinin kullanması, güvenlik sebebiyle sandıkların açılamaması önemli sorunlar olarak ön plana çıkmıştır. Parmaklara sürülen mürekkebin standart olmamasından kaynaklanan nedenlerle birçok kişi birden fazla oy kullanmıştır. Oy kullananların parmaklarına sürülen mürekkep ile ilgili yapılan ihbar ve şikayetlerin sayısı ülke genelinde 200’ü geçmiştir. Toplam sandık sayısının neredeyse yarısını oluşturan 2950 adet sandıkta şikayetlere rastlanmıştır. Tüm bu olaylar seçimin güvenirliğine gölge düşürmüştür.

Afganistan’da barış ve istikrar için en başından beri çok yönlü ve kapsamlı şekilde gayret gösteren Türkiye, seçimlerin başarıyla gerçekleştirilmesi için Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından oluşturulan fona iki milyon dolar katkıda bulunmuş, seçimleri izlemek üzere de Afganistan’a bir seçim gözlem heyeti göndermiştir. 9 kişiden oluşan Türk gözlemci ekibi içinde ORSAM’dan iki uzman iki farklı bölgede (Vardak ve Mezar-ı Şerif) gözlemcilik misyonunu yerine getirmiştir. 9 kişilik Türk gözlemci grubu Başkent Kabil, Belkh vilayetinin merkezi Mezar-ı Şerif, Cevizcan vilayetinin merkezi Şibirgan ve Vardak vilayeti merkezi olmak üzere toplam 4 farklı bölgede görev almıştır.

Vardak merkez, coğrafya ve nüfus açısından nispeten küçük bir yerleşim birimi olmasına rağmen stratejik öneme sahiptir. Taliban’ın merkezi konumundaki Kandahar ile Başkent Kabil arası yol Vardak üzerinden geçmektedir. Dolayısıyla Vardak, Taliban açısından Başkent Kabil’e karşı operasyonların en önemli üssü konumundadır. Ayrıca ABD’nin Pakistan üzerinden gelen lojistiği Kandahar yolu üzerinden Vardak’a ve oradan Kabil’e ulaşmaktadır. ABD’ye zarar verebilmek açısından da Vardak önem taşımaktadır. Vardak merkeze bağlı 8 vilayet bulunmaktadır ve bunların yarısı tamamen Taliban kontrolü altında bulunmaktadır. Bu bölgelere ne Afgan ne de Amerikan güçlerinin giremediği ifade edilmiştir. Bu ilçelerde görev yapan kamu personeli de büyük ölçüde Taliban’a çok uzak olmayan isimlerden oluşmaktadır. Hatta Taliban’ın buralarda kendisine bağlı resmi olmayan gölge valileri, emniyet müdürleri görev yapmaktadır. Yani Vardak’ın kırsalının büyük bölümünde fiili hakimiyetin Taliban’ın elinde olduğunu söylemek mümkündür. Vardak’ta genel güvenlik durumunun kötü olduğu söylenebilir. Vardak merkezde bulunan Amerikan PRT’sine düzenli bir şekilde Taliban saldırıları gerçekleşmektedir.

Vardak nüfusunun önemli bir kısmı Peştunlardan oluşmaktadır. Taliban’ın büyük ölçüde Peştunlar tarafından desteklenen bir hareket olması Vardak’ta bu kadar etkin olmasının en önemli nedenlerinden biri olduğu söylenebilir. Afganistan’daki Peştun bölgeleri Vardak ile başlamakta ve güney vilayetlere doğru yayılmaktadır. Toplumun muhafazakar yapısı da dikkate alındığında örgüt, Afganistan’ın özellikle Peştun bölgelerinde bir baskı yönetimi olarak görülmenin ötesinde sosyal yapının bir ürünüdür.

Vardak vilayetine 5 kişilik milletvekili kotası ayrılmıştır. Kadınlar için uygulanan pozitif ayrımcılık gereği 5 milletvekilinden ikisinin bayan olması gerekmektedir. Yani bayan adaylar kendi arasında yarışarak en fazla oyu alan iki bayan aday Meclis’e girecektir. Bu nedenle bayanlar çok daha az oy sayısı ile Meclis’e girme imkanına sahiptir. Geçen dönem Vardak vilayetinden Meclis’e giren beş milletvekilinden 3’ü Hazara 2’si Peştun kökenliler arasından seçilmiştir. Peştunların Taliban’ın boykot çağrısına uymaları ya da korku nedeniyle sandığa gidememeleri nedeniyle Hazara kökenli adayların kazanma şansı yükselmektedir. Bu seçimde de Vardak vilayetinden seçimlere katılan 37 adaydan çoğunluğunu Peştun ve Hazara kökenli adaylar oluşturmaktadır.

Seçim günü güvenlik gerekçesi ile Türk gözlemci ekibinin ziyaret ettiği seçim merkezi iki adet ile sınırlı tutulmuştur. Seçim merkezlerinde erkekler ve bayanların kullanımı için birbirinden ayrı iki seçim istasyonu oluşturulmuştur. Taliban, halkın seçime katılımını engellemek amacıyla seçim günü toplamda 10 roket saldırısı düzenlemiştir. Seçim merkezlerinde bayanlar için ayrı bir üst arama yeri oluşturulmuştur. Bunun nedeni de bayanların Afgan yerel kıyafetleri içinde daha rahat intihar saldırısı gerçekleştirme olasılığıdır. Vardak’ta gerçekleştirilen sınırlı gözlem ışığında genel anlamda oy kullanma prosedürlerinin yerine getirildiği ve kurallara uyulduğunu söylemek mümkündür. Halkın roket saldırılarına verdiği tepkiyi anlamak açısından ilginç bir tespit oy kullanma sırasının son derece yoğun olduğu bir anda seçim merkezine çok yakın bir noktaya gerçekleşen roket saldırısının ardından Afgan seçmenlerin neredeyse hiçbir tepki vermeksizin sıralarını bozmadan oy kullanmaya devam etmeleri olmuştur. Bu durum iki nedene bağlanabilir. Birincisi halk uzun yıllardır bu tarz saldırıların, bomba seslerinin arasında yaşadığı için durumu normal karşılamaktadır. İkincisi ise Taliban’ın doğrudan kendilerine yani sivil halka yönelik bir saldırı düzenlemeyeceği, sadece korkutma amaçlı roket saldırıları düzenlediğine olan inanç olabilir.

Afganistan ve Vardak’ta bulunulan süre içinde Türkiye’nin varlığı konusundaki gözlemler ve yetkililerle yapılan görüşmelere neticesinde elde edilen sonuçlar şu şekildedir. Türkiye’nin Afganistan’da dört yerde varlığı bulunmaktadır. Kabil’de Büyükelçilik ve askeri birlik, Mezar-ı Şerif’te Konsolosluk, Şibirgan ve Vardak’ta da İl İmar Ekibi (Provincial Reconstruction Team-PRT) görev yapmaktadır. Türkiye’nin Vardak’ta görev yapan PRT’si hem merkezde hem de vilayetin 8 ilçesinde son derece önemli projelere imza atmış durumdadır. PRT’lerin temel amacı Afgan kamu otoritesini güçlendirmektir. Bu çerçevede hem eğitimler verilmekte hem de altyapı inşası ya da var olanın iyileştirilmesi yönünde projeler yürütülmektedir. Vardak’ta bulunan Türk askeri unsur sadece PRT’nin güvenliğini sağlamakla görevlidir. Türkiye, Afganistan’a yıllık 200-250 milyon dolar arası bir yardım paketi sunmaktadır. Vardak PRT’nin de yıllık 5 milyon dolar civarında bir bütçesi bulunmaktadır. Bu bütçe çerçevesinde okul, poliklinik, kamu binası ve soğuk hava deposu inşa etmekte ya da tadilatlarını yapmaktadır. Ayrıca diğer bir fon ile de kapasite geliştirme gibi küçük yardımlar yapılmaktadır. Projelerin yanı sıra eğitim, güvenlik, sağlık gibi konularda Afgan kamu görevlilerine eğitim verilmektedir. Vardak Türk PRT’sinin yaptırdığı okullarda Türkçe dersleri verilmektedir. Türk polisleri Afgan polislerine eğitim vermekte ve kamu otoritesinin güçlendirilmesi yönünde önemli işlere imza atmaktadır. Türkiye, kimliği sayesinde küçük yatırımlarla büyük etkiler yaratabilmektedir.

Vardak’ta Türk varlığına yönelik doğrudan bir tehdit bulunmamaktadır. Türkiye açısından risk faktörü ABD PRT’si ya da diğer unsurlarına yönelik saldırılarda yanlışlıkla saldırının hedefi olabilmektir. Türk PRT’sinin çok yakınında bulunan Amerikan PRT’sine nerdeyse her gün düzenli olarak Taliban’ın roket saldırıları gerçekleşmektedir. Yakın bir süre önce roketlerden biri yanlışlıkla çok yakında bulunan Türk PRT’sine düşmüştür. Herhangi bir yaralanma ya da ölümün yaşanmadığı bu gibi olaylar Türk unsurlar açısından en önemli risk faktörüdür.

Türkiye’nin ISAF bünyesinde bulunması ve PRT’ler aracılığı ile yürüttüğü çalışmalar Afganistan’a verilen desteğin ötesinde anlam taşımaktadır. Afgan halkı ve yetkilileri açısından Türkiye ayrı bir konuma sahiptir. Tarihsel bağların yanı sıra ortak dini inanç, muhafazakar Afgan toplumunun Türkiye algısını olumlu etkilemektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin ISAF bünyesinde yer alması Afgan halkının gözünde ISAF misyonunun meşruiyetinin artırılması, ISAF’a yönelik tepkilerin azaltılması yönünde önemli rol oynamaktadır.

Parliamentary Elections in Afghanistan and our Observations on Wardak

On September 18, 2010 the Afghan nation in 34 provinces went to polls to designate 249 deputies to be assigned in Wolesi Jirga (Afghanistan National Assembly) for the next period. On October 8, the first results; and on October 30, the ultimate results of the elections are expected to be declared. The elections in which more than 2.500 candidates were competing, was planned to be realized on May 2010. However, as a result of the reforms carried out to prevent the frauds as experienced during the 2009 presidential elections; the overlapping possibility of the election with the military operations during the spring; and the pressure of the International Security Assistance Force (ISAF) on the government for postponing, the elections were put off to September.

The achievement in the election was quite important for the U.S. to prove that everything was going right in Afghanistan. In the first remarks after the elections, White House stated that “despite all the negations, the Afghan displayed a noteworthy behavior as they participated in the elections and that particularly the government, all the security forces were congratulated.” But despite this statement, it is possible to say that the Parliamentary Elections were overshadowed by Taliban's boycott call and efforts to sabotage the election.

On the election day, so 400 incidents took place throughout Afghanistan. During the events 15 people, 9 of which were officials and 6 of which were civilians, lost their lives. Taliban organized over 200 rocket attacks throughout the country. Which is interesting is that the events were intense in the northern provinces but not in the southern provinces where Taliban is active unlike the expectations. Although the Afghan Minister of National Defense defines the case as “the result of the effective operations of NATO forces in the South”, to comment on the issue as Taliban was making effort to work off his energy for the North rather than for the southern regions where he already had control, is also possible. Because, in most of the southern provinces, the voting boxes were not opened for the security measures. Interpreting that the voting boxes were not opened, only because of the people's fear from Taliban's threats may not be right either. Besides the security risk, it is possible to say that a considerable part of the Pashtun people constituting the majority in the South, backed Taliban and voluntarily obeyed Talibans boycott call for the election.

Although the U.S. and the Afghan administration want to show the elections as successful, the legitimacy of the election is open to discussion. Before all, the electoral turnout is quite low. According to the statements of Independent Election Commission of Afghanistan, 5355 ballot boxes were opened throughout the country, but 542 boxes were lack than the planned number and 153 of the ballot boxes were not opened because of the security measures. 3.642.444 electorate in total went to polls and the turnout at the election was 40%. According to the UN, to consider the election as successful, at least 5-7 million electorate needed to vote but because of the security measures, the electoral turnout was far above. Especially female turnout remained at a very low level. Besides Taliban's threats, that the men didn't allow their wives and daughters to vote was also effective on this. Moreover, the frauds realized both before and during the election process left their marks on the election. That before the elections, a considerable amount of Afghan citizen sold their votes for money appeared on press. The fact that the husbands voted on behalf of their wives who were not allowed to go out, and that the ballot boxes weren't opened because of the security measures stood out as major issues. As the ink, applied on the fingers were not standard; lot's of people voted more than once. The number of notices and complaints related to ink applied to the fingers of electorates throughout the country were over 200. There were complaints in 2950 ballot boxes linked with this ink issue, which are almost the half of the total ballot boxes. All these events overshadowed the credibility of the election.

Turkey, which has paid a multifaceted and extensive effort for peace and stability in Afghanistan since the beginning, has contributed two million dollars to the fund created by UNDP for an effective election period, and to watch the elections she sent an electoral observation delegation to Afghanistan. Among this Turkish observation delegation composed of 9 people, two experts from ORSAM performed their observation tasks in two different regions (Wardak and Mazar-e Sharif). The 9-person Turkish observation group took charge in 4 different regions in total which are; the capital Kabul, the capital of Balkh province Mazar-e Sharif, the capital of Cevizcan Province Shibirgan and Wardak Province District.

Although Wardak is a relatively small settlement in terms of geography and population, it has a strategic importance. Wardak is situated on the way between Kandahar which is the headquarter of Taliban, and the capital Kabul. So, it can be said that Wardak is the most significant home base for Taliban in his operations against the capital Kabul. Also, the logistic of the U.S. reaches to Wardak by passing by Pakistan and Kandahar highway, and from Wardak it reaches to Kabul. In terms of damaging the U.S., Wardak is quite important. There are 8 provinces connected to Wardak center, and the half of them are completely under the control of Taliban. It has been stated that neither Afghan nor the U.S. forces could enter into these regions. The civil servants working in these provinces are composed of people who are not that far from Taliban to a large extent. In fact, Taliban has his own unofficial shadow governors, chief constables here. Thus, we can say that Taliban has the actual control over the considerable part of Wardak's rural area. It's possible to say that the general security in Wardak is in a bad condition. Taliban attacks on the U.S. PRT, found in Wardak center on a regular basis.

A major part of the Wardak population is composed of Pashtuns. We can say that Pashtuns great support is one of the biggest reasons why Taliban is that much effective in Wardak. Pashtun regions in Afghanistan begin with Wardak and spread towards the southern provinces. When the conservative nature of the community is considered, the organization is the result of a social structure, beyond to be seen as a despotism especially in Pashtun regions of Afghanistan.

5-person deputy quota is reserved for Wardak province. Two of the five deputies have to be female by positive discrimination, applied for women. So, two female candidates who get the highest amount of votes by competing among themselves are going to get into parliament. Therefore, women can get into the parliament by much less poll. Last year, among five deputies getting into the parliament from Wardak province; 3 of the deputies were elected among Hazara origins and 2 of them from Pashtun origins. That the Pashtuns responded to the boycott call of Taliban, or that they couldn't vote because of fear increase the chance of Hazara-origin candidates to win. In this election, most of the 37 candidates participating in the elections from Wardak province are of Pashtun and Hazara origin candidates.

For the security measures on the election day, the number of election centers that Turkish observation group visited was limited to two. In the election centers, two different election stations were formed for men and women separately. On the election day, Taliban organized 10 rocket attacks in total, to prevent the electoral turnout of the people. In the election centers, a separate body research section was created for women. Because, one can commit a suicide attack more easily in an Afghan traditional female outfit. In the light of limited observation carried out in Wardak, we can say that voting procedures were accomplished and the rules were obeyed in general terms. To understand the reaction of the people towards the rocket attacks: After a rocket attack to a quite close point to the election center where there were a lot of people waiting to vote at that moment, all of the Afghan electorates continued to vote almost without any reaction. This may have two reasons. Firstly, because the people do not find the situation odd as they live within these kinds of attacks for years. Secondly, because they know that Taliban wouldn't organize an attack directly against them, in other words to the civilians; and the belief that the target of these rocket attacks could only be to scare away.

The consequences obtained as a result of the observations on Turkey's existence during the presence in Afghanistan and Wardak, and as a result of the negotiations with the authorities are as following: Turkey's existence is in four different places of Afghanistan. An Embassy and a troop unit in Kabul, a Consulate in Mazar-e Sharif and a Provincial Reconstruction Team (PRT) in Wardak and Shibirgan carry out their duties. Turkey's PRT working in Wardak has accomplished tremendously important projects both in the center and in 8 counties of the Province. The essential target of PRT's is to strengthen the Afghan government. Within this framework, both people are trained and the projects are conducted either to build an infrastructure or to ameliorate the existent one. Turkish troop unit in Wardak is only responsible for ensuring the security in PRT. Turkey offers yearly around 200-250 million dollar aid package to Afghanistan. And Wardak PRT has a yearly budget of around 5 million dollars. Within this budget, they build school, polyclinic, public building and cold storage depots, or they do some amendments. Besides, some little helps are carried out such as capacity building with another fund. Besides the projects, Afghan public servants are trained on subjects like education, security, health. Turkish courses are given in the schools which are established by Wardak Turkish PRT. Turkish policemen train their Afghan colleagues, and they carry out significant works on strengthening the public authority. Turkey can go over big by little investments thanks to her identity.

There's no any direct threat towards the Turkish existence in Wardak. The risk for Turkey is the possibility of being the target during attacks on the U.S. PRT or on the other elements by mistake. Almost everyday, Taliban rocket attacks are carried out against the U.S. PRT which is quite near to the Turkish PRT on a regular basis. Recently, one of the rockets has fallen on the Turkish PRT which is so near to the area by mistake. These kinds of events where no injuries or death take place are major risk factors for the Turkish units.

The fact that Turkey is found within ISAF and the the works that Turkey carries out through PRTS's mean beyond the support given to Afghanistan. For the Afghan people and officials, Turkey has a different position. Besides the historical ties, common religious belief affect Turkish perception of the conservative Afghan society in a positive way. Thus, Turkey's existence within the ISAF plays a key role on the increase in legislation of the ISAF mission in the eyes of the Afghan people, and on the decrease of the reactions against the ISAF.

Thursday, August 12, 2010

Suriye Lübnan’a Geri mi Dönüyor?

Suriye lideri Beşar Esad ve Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Şam’da bir araya geldikten sonra birlikte Lübnan’ın başkenti Beyrut’a tarihi bir ziyaret düzenlediler. Ziyareti önemli kılan üç unsur bulunmaktadır. Birincisi Suudi Arabistan Kralı’nın 53 yıl aradan sonra ve Beşar Esad’ın da 2005 yılında Suriye askerlerini ülkeden çektikten sonra ilk kez Lübnan’a ayak basmalarıdır. Diğer unsur Suudi Arabistan ve Suriye’nin Lübnan üzerinde doğrudan etkiye sahip ülkeler olmasından kaynaklanmaktadır. İki ülke liderinin birlikte Beyrut’a gitmiş olması Lübnan’ın istikrarı ve geleceği açısından önemli ipuçları taşımaktadır. Üçüncüsü zamanlama ile ilgilidir. Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikastını araştırmak için kurulan Lübnan Özel Mahkemesi ilk iddianamesini yakın zamanda açıklayacaktır. Basında çıkan haberlere göre iddianamede Hizbullah üyeleri büyük ihtimalle suikastla bağlantılı gösterilecektir. Bu durumda örgütün üst düzey üyelerinin mahkemeye ifade vermek üzere çağrılması gündeme gelecektir. Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah böyle bir talebe kesinlikle uymayacaklarını ifade etmiştir. Dolayısıyla iddianamenin ülkede 2008 Doha Uzlaşısı’ndan bu yana devam eden istikrar ortamını bozması beklenmektedir. Ziyaret iddianamenin açıklanmasına kısa bir süre kala gerçekleşmiştir ve bu nedenle zamanlama açısından kritik öneme sahiptir.

Suriye ve Suudi Arabistan Lübnan’daki siyasi mücadelede iki farklı kutbu temsil etmektedir. Lübnanlı Sünnilerin çoğunluğunu oluşturduğu ve halen iktidarda bulunan 14 Mart İttifakı’nın arkasındaki en büyük mali ve siyasi destek Suudi Arabistan’dan gelmektedir. Şii Hizbullah örgütünün liderlik ettiği muhalif 8 Mart İttifakı ise İran ve Suriye tarafından desteklenmektedir. Ancak Suriye’nin konumu İran’dan farklılıklar taşımaktadır. Her şeyden önce Suriye’nin Hizbullah ile ideolojik bir ortaklığı bulunmamaktadır. Hizbullah ideolojik olarak İran’dan beslenen ve büyük oranda bu ülkeden destek alan ancak bu desteği alabilmek için Suriye’ye ihtiyaç duyan bir örgüttür. Bu açıdan Suriye-Hizbullah ittifakını stratejik olmaktan ziyade taktiksel olarak tanımlamak doğru olacaktır. İsrail karşıtı duruş tarafları bir araya getirmektedir. Hizbullah’ı İran’ın Lübnan’daki stratejik uzantısı olarak görmek daha doğrudur. İran sadece Şii toplum ve partiler ile ilişkiye geçerken Suriye, Lübnan’da en etkin güç olduğu dönemde ülkedeki tüm dini ve mezhepsel gruplar arasından kendine yakın müttefik bulmayı başarabilmiştir. Bu açıdan daha pragmatik bir yaklaşıma sahip olduğu söylenebilir. Ancak Suriye askerlerinin çekilmesi sürecinde Şiiler ve bir kısım Hıristiyan grupların dışında herkesin Suriye karşıtı cepheye geçişi bu gruplarla sorun yaşamasına neden olmuştur. 2006 İsrail-Lübnan Savaşı sonrasında Suriye ve Suudi Arabistan ilişkilerinin bozulması Suriye’nin bu gruplarla arasının daha da açılmasına neden olmuştur. Yani Suriye’nin 14 Mart İttifakı ile yaşadığı sorunların dönemsel olduğu söylenebilir. Ancak netice itibariyle son birkaç yıldır Suriye’nin Şiiler dışında kalan kesimlerle sorunlu bir ilişkisi bulunuyordu. Suudi Arabistan ve Suriye arasındaki ilişkinin de gergin oluşu Lübnan istikrarını doğrudan etkiliyordu. Lübnan’ın yaklaşık iki yıldır sakin bir dönem geçirmesinin arkasında da Suriye ve Suudi Arabistan’ın karşılıklı üst düzey ziyaretler neticesinde ilişkilerini düzeltmeleri yatmaktaydı. Dolayısıyla iki ülke liderinin Lübnan siyasetinde çatışan grupların arkasındaki en önemli ülkeler olarak birlikte Beyrut’a ziyaret düzenlenmesi Lübnan’daki tansiyonun bir süre daha düşük olacağının işareti olarak yorumlanabilir.

İki liderin ziyareti Lübnan’da yeni bir dönemin başlayabileceğinin işareti olarak da değerlendirilebilir. Bu yeni dönem güç dengelerinin değişmesi, yeni ittifakların kurulması ve en nihayetinde Suriye’nin Lübnan’da etkinliğini yeniden tesis etmesi ile sonuçlanabilir.

1976 yılında ABD ve İsrail, Suriye’nin Lübnan’a askerlerini sokmasına onay vermiş ve Lübnan üzerindeki vesayetini tanımıştır. Bundaki en önemli faktör Lübnan’da istikrarı sağlayacak tek gücün Suriye olması idi. O dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Lübnan’ın en önemli askeri gücü konumuna gelmişti ve İsrail’in güvenliğine tehdit oluşturuyordu. Lübnan, “FKÖ tehdidi”ne karşı 2000’li yılların ortalarına kadar sürecek olan Suriye vesayetine teslim edilmişti. ABD, İsrail ve bazı Arap ülkeleri açısından bir anlamda “kötünün iyisi” tercih edilmişti. Son yıllarda Lübnan’da ortaya çıkan durum, farklıklar taşımakla beraber, 1970’lere benzer bir denge oluşturmaktadır. Güney Lübnan tamamen Hizbullah örgütünün etkinlik alanına girmiştir. 2006 İsrail-Lübnan Savaşı’ndan sonra İsrail sınırına Birleşmiş Milletler Uluslararası Barış Gücü (UNIFIL) yerleştirilmiş olsa da bölgede halen gerçek gücün Hizbullah olduğu bilinmektedir. Örgüt savaş sırasında askeri kapasite anlamında zarar görmüş ancak İran ve Suriye’nin desteği ile kısa sürede toparlanmıştır. Hizbullah İsrail’e oluşturduğu tehdidin yanı sıra Lübnan’ın “sahipliği” noktasında da önemli bir güce eriştiğini söylemek mümkündür. Hizbullah ve liderlik ettiği 8 Mart İttifakı iktidarda değildir. Ancak Hizbullah’ın etkinliği siyasi yapıdaki temsilinden bağımsız olarak sokaktaki gücüne dayanmaktadır. Hizbullah gerektiğinde sahip olduğu askeri üstünlük vasıtasıyla gerçek gücün kim olduğunu göstermektedir. Bu açıdan 7 Mayıs 2008 olayları bir dönüm noktasıdır. Hizbullah Lideri Nasrallah tarafından “kutsal bir gün” olarak tanımlanan bu tarihte Hizbullah Beyrut’u işgal etmiş ve hükümeti kendi isteği yönünde karar almaya zorlamıştır. Dolayısıyla Lübnan giderek daha fazla Hizbullah kontrolüne geçen bir ülke konumundadır. Bu etkinliği ABD ve İsrail açısından kabul edilemez kılan unsur sadece örgütün ABD ve İsrail karşıtı duruşundan değil arkasındaki esas gücün İran olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Lübnan’ın yeniden “Suriye vesayetine” teslim edilebilir bir ülke olarak öne çıktığı söylenebilir.

Suriye açısından bakıldığında da Hizbullah’ın bu denli güçlenişi rahatsız edicidir. Suriye, Hizbullah konusunda birbiriyle çelişen gibi görünen ancak esasen rasyonel bir bakış açısına sahiptir. Suriye Hizbullah’ı uzun yıllardır desteklemektedir. Ancak Lübnan’ın Suriye vesayeti altında olduğu yıllarda Hizbullah sadece Güney Lübnan’da etkili, İsrail işgaline direnen bir örgüt konumundaydı. Lübnan’da güç dengeleri tamamen Suriye lehine idi. Bu açıdan Hizbullah Suriye’nin İsrail’le mücadelesinde önemli bir dış politika aracı idi. Ancak 2005 yılında Suriye’nin Lübnan’daki askerlerini çekmesinin ardından dengeler Hizbullah lehine değişmeye başlamıştır. Suriye’nin bıraktığı boşluğu Lübnan ordusu yerine Hizbullah doldurmuştur. 2005 yılında İsrail’e karşı sağladığı askeri başarı örgütün gücünü artırmıştır. Bu süreçte Lübnan, Suriye’den çok Hizbullah vasıtasıyla İran’ın etkinlik alanını genişlettiği bir ülke olmuştur. Lübnan tarihi, kimliksel, stratejik ve ekonomik nedenlerle Suriye için vazgeçilmez bir ülkedir. Dolayısıyla Suriye, İran ve Hizbullah ile işbirliği içinde olsa da Lübnan’daki konumunu yeniden tesis etmek arayışındadır. Ancak İran’ın artan etkisinden esas kaygılananların ABD ve İsrail olduğu konusunda şüphe bulunmamaktadır. Nükleer silah elde etmiş bir İran’ın Hizbullah vasıtasıyla İsrail sınırlarına dayanması kendileri açısından kabul edilemez bir durumdur. Olaya bu açıdan bakıldığında Suriye ve İsrail’in Lübnan’daki gelişmelerden farklı nedenlerle olsa da ortak kaygılar duyduğu söylenebilir. Bu da aynen 1976 yılında olduğu gibi taraflar arasında adı konmamış bir mutabakatı beraberinde getirebilir. Bu mutabakat içinde Suudi Arabistan da yer almaktadır. Zira İran’ın Şiilik temelinde Ortadoğu’da etkinliğini yaymasından kaygı duyan ülkelerin başında Suudi Arabistan gelmektedir. Hizbullah’a karşıBütün bu nedenlerle Hizbullah ve İran’a karşı Lübnan’ı yeniden kontrol edebilecek tek güç olarak Suriye ön plana çıkmaktadır. Suudi Arabistan ve Suriye liderlerinin ortak Beyrut ziyaretini bu dönemin başlangıcı olarak okumak mümkündür.

Lübnan’ın Suudi Arabistan eliyle Suriye etkinliğine devredildiği savını destekleyen gelişmeler de yaşanmaktadır. Suriye’nin Lübnan’daki gücünü artırma süreci iç savaş yıllardakinden farklı araçlarla gerçekleşecektir. Etkinliğin tesisi farklı siyasi gruplarla kurulan ittifaklar ile sağlanacaktır. Bu da Suudi Arabistan’ın telkini ile gerçekleşebilir. Bunun ilk işaretleri yaşanmaktadır. Hariri suikastı sonrasında kendini Suriye karşıtı olarak konumlandıran Sünni ve Dürzi gruplar Suriye ile yeniden yakınlaşmaya başlamıştır. 2009 yılı seçimlerinin ardından Lübnan Başbakanı olarak seçilen Saad Hariri yıllardır itilaf içinde olduğu Şam’ı son yıllarda toplam dört kere ziyaret etmiştir. Yine sert Suriye karşıtı duruşu ile bilinen Dürzi lider Velit Canpolat da Şam’da Beşar Esad ile bir araya gelmekte ve son yıllardaki sert Suriye karşıtı söyleminden keskin bir dönüş sergilemektedir. Son olarak Suudi Arabistan lideri ile gerçekleşen ortak ziyaret bu savı desteklemesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Kral Abdullah ve Esad’ın Beyrut ziyaretini önemli kılan bir diğer unsur Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye yönelik suikastı araştırmak üzere kurulan Birleşmiş Milletler bünyesindeki Lübnan Özel Mahkemesi’nin yakın zaman içinde iddianamesini açıklayacak olmasıdır. Bu iddianamede büyük olasılıkla Hizbullah üyeleri sorumlu tutulacaktır. Hizbullah lideri Nasrallah eğer Hizbullah suikastla bağlantılı gösterilirse “Lübnan'da işlerin kötüye gideceğini ve herkesin bunun sonuçlarına katlanacağını” ifade ederek istikrarsızlık beklentilerini artırmıştır.

Hizbullah’ın suikastla bağlantılı olduğu iddiası ilk kez 2009 Lübnan parlamento seçimi öncesinde Alman Der Spiegel dergisinde yer almıştı. O dönemde seçimi etkilemeye yönelik ortaya atıldığı söylenen suçlama mahkeme iddianamesinde yer alırsa olay resmi nitelik kazanacak ve üst düzey Hizbullah üyelerinin sanık olarak mahkemeye çağrılması gündeme gelecektir. Hizbullah ise buna kesinlikle karşı çıkacağını lideri Nasrallah’ın ağzından açıkça ifade etmiştir. Böylece uluslararası toplum ile örgüt arasında yeni bir kriz baş gösterecektir. Olası krizin en önemli sonucu Lübnan’da istikrarsızlığın ortaya çıkmasıdır. Krizin iki nedene bağlı olarak ortaya çıkacağını söylemek mümkündür. Birincisi Lübnan’da iktidarda bulunan 14 Mart İttifakı’na bağlı grupların çoğunluğu suikastın sorumlularının ortaya çıkarılmasını istemekte ve Mahkeme sürecini desteklemektedir. Bu nedenle Hizbullah ile iktidar arasında yeni bir sorun alanı doğacaktır. Bu kutuplaşma, 7 Mayıs 2008 tarihinde olduğu gibi silahlı çatışma riskini beraberinde getirecektir. İkincisi Hizbullah askeri gücünü kullanarak Batı’ya “benim üzerime gelirsen sonucu Lübnan’ın istikrarsızlığı olur” mesajı vermeye çalışabilir. Bu iki neden Lübnan’da Hizbullah merkezli yeni bir istikrarsızlık olasılığını artırmaktadır. Suudi Arabistan ve Suriye liderlerinin Beyrut ziyareti Lübnan’da tansiyonu düşürmek ve olası çatışmanın engellenmesi için bir çaba olarak da yorumlanabilir.

Thursday, June 17, 2010

BULLETIN No.244

Daily Star What don't we know about Syrian security?By Michael Young
BBC Syria warns of backlash on Israel
Israel's deadly assault on a ship carrying aid to Gaza increases the chances of a regional war, Syria's president tells the BBC.
Israel, Syria and Turkey unite against invaders of the Mediterranean The three countries were part of a larger group of Mediterranean states that met to address the threat posed by the foreign species of plants and animals invading the sea.
U.S. Sends Tech Firms to Win Syrian Allies The State Department has dispatched a high-level diplomatic and trade mission to Syria to woo Damascus away from its strategic alliance with Iran.
Train between Turkey, Syria to take off again
Hill skeptical on Internet diplomacy with Syria

Daily Star Decoding Lebanon's black political arts by Rami G. Khouri
Jihadi Tourism Hits Lebanon Hezbollah has opened its first permanent museum atop a wooded hill that was strategic territory in a 2006 war with Israel, the latest step in the group's evolution to an established political force.
Umbilically yours, says Nasrallah to Iran By TONY BADRAN
Hizbollah Row Rattles Lebanon

Israel expected to ease Gaza blockade
Middle East envoy Tony Blair brokers agreement in meetings with prime minister Binyamin Netanyahu
Israel delays decision on easing Gaza blockade Israeli cabinet expected to vote on Thursday to significantly ease restrictions in the coming days on what can enter the Gaza Strip.
Why Iran Will Keep Shelling Iraq - Ranj Alaaldin, The Guardian
SAUDI ARABIA: Riyadh upgrades air capabilities amid rising tensions with Iran

Winep The Flawed Shura Council Elections: Omen for Egypt's Future?

Sunday, June 13, 2010

Kuzey Irak Gözlemleri 3: Iraklı Kürtler Türkiye ile Gelişen İlişkileri Nasıl Değerlendiriyor?

Türkiye ile Bölgesel Kürt Yönetimi ilişkilerinde son dönemde olumlu anlamda bir değişim olduğu görülmektedir. Bu değişimin en somut göstergeleri Türkiye’nin Erbil’de konsolosluk açması, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Erbil ziyareti ve son olarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin Ankara ziyareti olmuştur. Yaşanan sürecin Kürtler tarafından büyük memnuniyetle karşılandığını söylemek mümkündür. Gelecekte ilişkilerin derinleşerek devam edeceği beklentisi içindedirler. Ancak Türkiye’nin attığı adımların Kürtler tarafından yanlış yorumlandığı söylemek mümkündür. Türkiye’nin politikasındaki değişimin yanlış değerlendirilmesi Kürtleri farklı beklentiler içine sokmakta ve bu da ileriki dönemde beklentilerinin karşılanmaması nedeniyle ilişkileri riske eden bir faktör olmaktadır.

Kürtler, son dönemde ilişkilerin düzelmesini Türkiye’nin bölgeye bakışının değişmesi ile açıklamaktadır. Kürtlere göre Türkiye’nin bölgeye güvenlik merkezli yaklaşımının yerini, siyasi ve ekonomik odaklı bakış almaktadır. Bu süreçte ortak çıkarlar ve diyalog ön plana çıkartılmaya çalışılmaktadır. Bu tespit bazı doğruluklar içerse de Türkiye, ilişkilerin bozuk olmasının nedeninin tek taraflı olmadığını düşünmektedir. Türkiye esasen bölgeye halen güvenlik merkezli bakmakla beraber, ilk aşamada ekonomik karşılıklı bağımlılık yaratarak iyi ilişkiler geliştirmeye çalışmaktadır. Aradaki güvenlik ve siyasi sorunların iyi ilişki sürecinde daha rahat ya da kendiliğinden çözülebileceği düşüncesinden hareket etmektedir. Türkiye güçlü olmanın verdiği özgüvenle bir açılım gerçekleştirerek adımlar atarken orta vadede Kürtlerden beklenti içine girmesi kaçınılmazdır. PKK, federasyon meselesi, Kerkük, 140. madde, Türkmenlerin durumu gibi konularda Türkiye’nin talepleri olması beklenebilir. Türkiye’nin Erbil’de konsolosluk açma, Kürt bölgesinin istikrarını koruma ve inşası sürecine yardımcı olma çabalarına karşılık Kürtlerin nasıl adımlar atabileceğine ilişkin sorularımıza “Türkiye’nin Irak Kürt bölgesinden yıllık 5 milyar dolar ticari kazanç sağladığı” şeklinde yanıtlar verilmiştir. Kürtlerin, Türkiye’nin esasen beklenti içinde olduğu konularda adım atma noktasında son derece çekimser oldukları görülmektedir. Örneğin PKK meselesinin çözümünün tamamen iradeleri dışında olduğunu ve sorunun kaynağının Türkiye’nin içinde olduğunu düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürtlerin PKK konusunda kendilerine ait sorumluluğu kabul etmedikleri anlaşılmaktadır. Kürtlerin Türkmenler konusunda adım atmada da isteksiz olması beklenebilir. Zira, Türkiye ile ilişkilerin iyileştiği süreçte, Kürtlerin Türkmenlere yönelik açılım yapıp yapmayacağına ilişkin sorularımıza, “Kürt idaresi altında yaşayan Türkmenlerin zaten her türlü hakka sahip olduğu, kendi dillerinde eğitim gördükleri ve hiçbir baskı görmedikleri, Kerkük’ün Kürt bölgesine katılması durumunda da Türkmenlerin aynı şekilde her türlü hakka sahip olarak yaşayacakları” cevabı verilmektedir. Yani Türkmenlerin durumu konusunda herhangi bir sorumluluk duygusu içinde olmadıkları görülmektedir. Algı yanlışlığına son örnek Barzani’nin Türkiye ziyaretine ilişkindir. Barzani’nin Bölgesel Yönetim Başkanı olarak davet edilmesi bazı Kürtler tarafından “Türkiye’nin de artık Irak’ın üniter bir yapıda bir arada kalamayacağını göze alması” olarak yorumlanmıştır. Türkiye’nin çabalarının bu şekilde yanlış değerlendirilmesi ve tarafların birbirini net olarak anlayamaması ilişkilerin istikrarını olumsuz etkileyecektir.

Kürtler bundan önceki dönemlerde Türkiye’ye her türlü iyi niyeti gösterdiğini düşünmektedir. Bununla kast edilen Kürt bölgesindeki ekonomik pastadan en büyük payın Türk şirketlerine verilmesidir. Yani bu durum bir karşılıklı ekonomik çıkar olarak değil Türkiye’ye verilen bir “taviz” olarak algılanmaktadır. Türkiye’nin ekonomik çıkar odaklı yaklaştığı algısı, Türkiye açısından esas önemli taşıyan güvenlik ve sınır sorunlarının Türkiye tarafından artık fazla önemsemediği düşüncesinin doğmasına neden olmakta ve Türkiye’nin ekonomik avantajlar sağlanarak tatmin edilebilir bir ülke olduğu imajının güçlenmesine neden olmaktadır. Örneğin Kerkük konusunda Türkiye’yi ikna etmek için “Kerkük’ün Kürt bölgesine bağlanması durumunda petrolden aslan payını Türkiye’nin alacağı” vurgusu sürekli yapılmaktadır. Bu da önümüzdeki dönemde güvenliğe ilişkin sorunların gündeme geldiği dönemlerde ilişkilerin bozulması riskini artırmaktadır.

Bu risk beklentilerine karşın Kürtlerin Türkiye ile ilişkilere büyük önem atfettiği görülmektedir. Türkiye’nin etkinliğinin daha fazla olduğu bilinen Erbil ve Dohuk’un yanı sıra geleneksel olarak İran’a yakın olan Süleymaniye’de dahi gençler arasında Türkiye’ye karşı büyük bir ilginin olduğu görülmektedir. Kürtler yaşam tarzı, kültür, siyaset, ekonomi gibi tüm alanlarda kendine Batıyı örnek almaya çalışmaktadır. Kürt kamuoyunun kafasında Araplardan kopuşun gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Bunun çeşitli alanlarda pratiğe yansıdığı görülmüştür. Örneğin Kürt çocuklar ilkokuldan itibaren İngilizce eğitimi almaktadır. Kürt gençlerin çoğunluğu Arapça bilmemekte ve bu dile tepkiyle yaklaşmaktadır. Hatta Arap alfabesi yerine Latin alfabesine geçilmesi yönündeki çalışmalar başlatılmıştır. Her anlamda “Doğu’dan kopma” çabası içindeki Kürtler Türkiye’yi “Batı’ya açılan kapıları” olarak görmektedir. Türkiye demokratik sistemi, ekonomisi, kültürü ile model teşkil etmekte ve coğrafi anlamda Kürtlerin Batı’ya açılımını sağlamaktadır. Bu nedenle Türkiye bir taraftan bağımsızlık özlemleri önündeki en büyük engel olarak görülürken diğer taraftan örnek alınmaktadır. Bu durum Süleymaniyeli gazeteci Asos Hardi’nin sözleri ile şu şekilde ifade edilmektedir: “Kürtler için olumlu ne gelecekse Türkiye’den gelecektir ancak kötü olan da yine Türkiye’den gelecektir.” Türkiye’nin Kürtler açısından taşıdığı bir diğer önem ABD’nin 2011’den sonra Irak’tan tamamen çekilmesi durumunda Türkiye’ye duyulacak ihtiyaçtır. Kürtler ABD’nin çekilmesi ile doğacak boşluğu komşular arasında en fazla güvendikleri Türkiye’nin doldurmasını tercih etmektedir. Erbil’de faaliyet gösteren Türk-Kürt Arap Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanı Şıvan Taveng “Türkiye’nin ılımlı bir bölgesel güç olarak ortaya çıkmasının hem ABD hem de Kürtler için önemli olduğunu ve bu noktada, ABD’nin Kürtleri Türkiye’ye emanet etme düşüncesinin yaygın olarak tartışıldığını” belirtmektedir. Bunun yanı sıra istikrar ve ekonomik gelişim çabası içindeki Kürtler PKK konusunun ilişkiyi riske etmesinden de çekinmekte ve bu sorunun çözülmesini istemektedir. Ancak bu noktada kendilerinin çok fazla bir yaptırım güçleri olmadığına inanmaktadırlar. PKK meselesinin çözümünü “Türkiye’nin Kürtlerle sorunlarını çözmesinden geçtiğini” düşünmekte ve bu nedenle de Türkiye’deki “demokratik açılım” sürecine büyük önem vermektedirler. Bu önemi göstermesi açısından, Kürt bölgesinin önemli televizyon kanallarından biri olan Gele Kürdistan, TBMM’de demokratik açılımın tartışıldığı oturumları 7 saat boyunca canlı yayınlanmıştır.

Sonuç olarak, Iraklı Kürtlerin Türkiye konusunda birbiriyle çelişen düşüncelere sahip olduğunu söylemek mümkündür. Türkiye diğer komşulardan farklı bir noktada değerlendirilmektedir. Irak merkezi yönetimi de Kürtler tarafından “komşu” olarak tanımlanmaktadır. Güçlenen Irak merkezi otoritesi Kürt bölgesindeki kazanımları açısından en büyük tehdit olarak algılanmaktadır. İran ve Suriye hiçbir zaman tam anlamıyla güvenebilecek aktörler olarak görülmemektedir. Bu ülkeler siyasi yapıları, ekonomileri ve dış politikaları itibariyle Kürtler arasında çekim merkezine dönüşme potansiyeline de sahip değildir. Bu açılardan bakıldığında Türkiye Kürtler açısından daha tercih edilir bir komşudur. Diğer taraftan Iraklı Kürtler ile Türkiye’nin Irak’a bakışı birbiriyle tamamen çelişmektedir. Bölgenin büyük gücü olarak gördükleri Türkiye’nin pozisyonunu hedeflerine ulaşma yönünde büyük bir engel olarak düşünmektedirler. Bu temel farklılık son dönemde iyileşme eğilimi gösteren ilişkilerin ne kadar gelişerek süreceği konusunda şüphe uyandırmaktadır. Ancak her şeye rağmen Türkiye’nin Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişkilerini geliştirmesi, seçim sonuçlarının Kürtler üzerinde yarattığı yalnızlık hissini ortadan kaldırarak ayrılıkçı eğilimleri zayıflatacaktır.