Monday, July 12, 2004

Türkiye-Suriye-İran İttifakı Mümkün mü?

Bugünlerde diplomatik trafik açısından Ankara’da yoğun günler yaşanmaktadır. 13 Temmuz 2004 günü Suriye Başbakanı Muhammed Naci Otri ve İsrail Başbakan Yardımcısı Ehud Olmert resmi görüşmeler yapmak üzere Ankara’ya geldiler. Bu arada basında yoğun biçimde yer almamakla birlikte Türk-İran Güvenlik Komitesi toplantısı da Ankara’da devam etmektedir. Ayrıca önümüzdeki hafta İran İçişleri Bakan Yardımcısı Ali Afger Ahmedi başkanlığındaki bir heyet de Ankara’ya gelecektir. Birbirleriyle sorunlu Orta Doğu’nun üç ülkesinin üst düzey yöneticilerinin bölgede kendileri açısından büyük önem taşıyan Türkiye’ye düzenledikleri bu ziyaretlerin birbirlerine çok yakın zaman dilimleri içerisinde gerçekleşmesinin yanında son dönemde ortaya çıkan bazı gelişmeleri takiben yapılıyor olması ziyaretlerin önemini bir kat daha artırmaktadır. Öncelikle Türkiye-İsrail ilişkileri bir ittifak içerisinde devam etmesine rağmen son dönemde gergin bir seyir izlemektedir. İsrail’in, radikal Filistinli gruplara yönelik uyguladığı suikast eylemleri, son Refah mülteci kampı operasyonu Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından ciddi şekilde eleştirilmiş hatta İsrail’in politikaları “devlet terör”ü olarak tanımlanmıştı. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye Başbakanı ile görüşürken İsrail Başbakan Yardımcısı’na randevu vermemesi İsrail’in son dönem politikalarından duyulan rahatsızlığın bir ifadesi olarak da acaba yorumlanabilir mi? Aradaki gerginliğin esas nedeninin İsrail’in Kuzey Irak’ta yürüttüğü iddia edilen faaliyetlere ilişkin haberler ve bilgiler olduğu bilinmektedir. İkinci önemli konu geçtiğimiz hafta içerisinde Suriye Devlet Başkanı Esad’ın İran’a gerçekleştirdiği ziyaret olmuştur. (Bkz.-Orta Doğu Günlük Değerlendirme-6 Temmuz 2004) Bu ziyaret sırasında da iki ülke arasında özellikle İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetlerine ilişkin görüşmeler yapılmış ve bu durumun iki ülke güvenliğine tehlike oluşturduğu vurgulanmıştı. Bu ziyareti takiben iki ülkeden üst düzey yetkililerin Türkiye’ye gelmesi bölgede kendi ortak politika arayışlarına Türkiye’yi de dahil etme çabası olarak yorumlanabilir.

Suriye ile yapılan görüşmelerde ekonomik konular ön plana çıkmıştır. Suriye Başbakanı Otri, görüşmeler sonrası yaptığı açıklamada son dönemde ekonomik ilişkilerde büyük ilerlemeler sağlandığını ve bunun siyasal alana daha fazla yansıması yönündeki isteğini dile getirmiştir. Görüşmelerde İsrail-Filistin meselesi, Irak, Orta Doğu’da reform konuları ele alınmıştır. 1998 yılında terör konusunda iki ülke arasında sağlanan işbirliği sonrasında gelişmeye başlayan ilişkiler, Irak Savaşı’yla beraber yeni bir boyut daha kazanmış, Irak’a ilişkin ortak kaygılar iki ülkeyi birbirine daha da yakınlaştırmıştır. İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetlerine ilişkin iddialar farklı açılardan da olsa iki ülkeyi rahatsız etmekte ve ortak politika arayışına itmektedir. Türkiye, İsrail’in Kuzey Irak’ta Kürtleri desteklemesinden son derece rahatsız olurken Suriye bununla beraber, İsrail’in bölgede toprak alımıyla nüfuz alanını genişletmesinden ve bölgede Suriye ve İran’a karşı istihbarat faaliyetlerini yoğunlaştırmasından rahatsızlık duymaktadır. Bölgede kendisi için en önemli tehdit olarak gördüğü İsrail’in hemen yanı başında faaliyetlerde bulunması ve etkinlik kazanması Suriye’yi oldukça rahatsız etmektedir. Suriye’nin temel kaygısı Kürtlerin desteklenmesinden çok bölgede İsrail’in güç kazanmasıdır. Aynı kaygıların İran için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Yani İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetleri her üç ülkeyi rahatsız ettiği gibi bu ülkeleri de birbirlerine daha çok yakınlaştırmaktadır.

Sonuç olarak; Irak Savaşı sonrasında, ABD’yle sorun yaşayan İran ve Suriye zor bir konuma girmiştir. İsrail’le de sorunlu olan bu ülkeler, bölgede yalnızlık içerisine düştükleri bir gerçektir. Bu koşullar, eskiden beri iyi ilişkilere sahip olan bu iki ülkeyi Irak bağlamında ortak politika arayışına daha fazla itmiştir. Bu noktada Türkiye büyük önem arz etmektedir. Bu iki ülke ittifak sistemleri içerisine kaçınılmaz olarak Türkiye’yi çekmeye çalışmaktadırlar. Türkiye’nin bu sürece dahil edilmesinin uygun koşulları da bulunmaktadır. Irak’a ilişkin kaygılar bu üç ülkeyi yakınlaştırmaktadır. Ancak burada önemli olan konu; ABD’yle ve İsrail’le yakın ilişkileri bulunan Türkiye’nin bu ittifak içerisinde etkin rol oynayıp oynamayacağıdır. Belirleyici olacak faktör ise, İsrail’in Kuzey Irak bağlamında bundan sonra uygulayacağı politikalar olacaktır. İsrail Türkiye’nin kaygılarını dikkate alırsa acaba Türkiye bu ittifak sistemi içerisinde ne dereceye kadar yer alacaktır, İran ve Suriye’yle yakın ilişkiler sürdürülürse İsrail’le Türkiye’nin ilişkileri nasıl bir boyut kazanacaktır? Bu sorular öncelikli olarak ve uzun zaman zihinleri kurcalayacak sorular olarak görülmektedir. Ayrıca İsrail Türkiye’yi Kuzey Irak’ta rahatsız eden faaliyetlerine devam ederse, İran ve Suriye’nin dışında da Türkiye’nin bölgede daha fazla taraftar bulma arayışı içerisine gireceği de söylenebilir.

Thursday, July 08, 2004

Gazze Planı Önündeki Engel: Radikal Yahudiler

Bu yılın başlarında İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un açıkladığı Gazze Planı henüz hayata geçirilmeden üzerinde yoğun tartışmalar başlamıştır. Gerek uluslar arası gerekse bölgesel alanda olumlu/olumsuz birçok tepkiye neden olan plan, İsrail iç politikasında da bazı tartışmaları gündeme taşımıştır. Plan, Gazze’de yaşayan tüm Yahudi yerleşimcilerinin (21 Yahudi yerleşim yeri ve toplam 7.500 civarında Yahudi yerleşimci) ve Batı Şeria’dan dört adet yerleşim yerinin boşaltılmasını öngörmektedir.

Plan, İsrail içindeki aşırı milliyetçi radikal kesimler içerisinde büyük tepki görmekte ve bu kesimler plana şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Planın hayata geçme süreci ilerledikçe tepkilerin de yoğunlaştığı ve planın engellenmesi için içerden sert tepkilerin gelebileceği İsrailli güvenlik yetkilileri tarafından ifade edilmektedir. Buna göre radikal Yahudilerin, planı durdurmak amacıyla Ariel Şaron’u, önde gelen bir siyasetçiyi ya da güvenlik yetkilisini öldürebileceği bizzat İsrailli yetkililer tarafından açıklanmaktadır.

Radikal Yahudiler her ne kadar sistem içerisinde çok fazla temsil edilmeseler de İsrail politikalarının belirlenmesinde çok etkin rol oynamaktadırlar (dönemin İsrail başbakanı İzhak Rabin 1995 yılında Filistinlilerle barış anlaşmasına karşı olan aşırı milliyetçi bir Yahudi tarafından öldürülmüştü). İsrail’in; Gazze’de, Batı Şeria’da ve Golan Tepeleri’nde uyguladığı yerleşim politikalarının kaynağını bu radikal gruplar oluşturmaktadır. Buralarda yaşayan yerleşimcilere baktığımızda bunların bir kısmının devletin verdiği teşviklerden yararlanmak amacıyla buralara yerleşmiş olmakla beraber büyük bir çoğunluğunun dinî nedenlerle yerleşimci oldukları bilinmektedir. Dolayısıyla İsrail’in buralardan çekilmesine sert tepki gösterenlerin başında bizzat yerleşimcilerin kendisi gelmektedir. İsrailli din adamları ve yerleşimcilerin liderleri “gerekli durumlarda şiddetin meşru olduğunu” belirten açıklamalar yapmaktadır. Bunun yanında İsrail televizyonunda, bir grup yerleşimcinin yasadışı Kach örgütünden Şaron’un planının uygulanmasını engellemek için taktik alırken gösteren görüntüler yayınlanmaktadır.

Yerleşim politikalarının mimarlarından olan Ariel Şaron’un kararıyla İsrail Gazze’den tamamen çekilmeyi planlamaktadır. 2000 yılı içerisinde İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesinde olduğu gibi bu geri çekilmeye de radikal gruplar karşı çıkmakta, Güney Lübnan’dan çekilmenin Hizbullah’ın bir başarısı olarak gösterilmesi gibi bu sefer de HAMAS’ın bir başarısı olarak gösterilmesinden çekinmektedirler. Ancak İsrail’in varlığı Lübnan’da olduğu gibi Gazze’de de artık İsrail’e faydadan çok zarar getiren bir konuma gelmiş durumdadır. Bu durumun farkında olan İsrail’in tüm bu tepkilere rağmen belki daha uzun vadeye yayılmış bir dönemde Gazze Planı’nı uygulamaya sokacağını söyleyebiliriz.

Monday, May 24, 2004

Israel's Rafah Operation and Turkish-Israeli Relations

Last week, after 13 Israeli troops were killed, Israel launched a large-scale operation against the Rafah refugee camp in Gaza. As a result of the operation named "Operation Rainbow" scores of Palestinians die, hundreds were injured and thousands were left homeless. Though the operation came in the wake of the killing of Israeli troops it was no secret that Israel had been planning such an operation for some time because the Rafah refugee camp is very important for Israeli security.

There are several factors behind the Israeli decision to stage a large-scale operation against the Rafah refugee camp. For a better understanding of these factors one has to look at the location of the camp in question. The camp is in the southern part of the Gaza Strip exactly on the Egyptian border. This border area has been placed under Israeli control under the Peace Agreement signed between Egypt and Israel and the 1993 Oslo Accords. Aid -in the form of arms and equipment-reach the Palestinians via the underground passages that have been built to link the border region of Egypt to the Rafah camp. The aid carried across the border through these tunnels is brought first to the Gaza Strip and, from there, to the West Bank. These tunnels are being used especially to transport the aid Iran provides through Hezbollah. In other words these tunnels constitute a threat to Israel's security. Furthermore, Israel claims that Arafat is obtaining big financial resources thanks to the supplies sent through these tunnels.

In a report they presented to the Israeli Cabinet towards mid-May 2004, that is, just before the Rafah operation, Israeli Chief of Staff Moshe Yalon and Defense Minister Mofaz said that "intense illicit trafficking" was taking place along the border tunnels and that Egypt was not doing anything to prevent the infiltration. Stressing that the weapons brought in via these tunnels were being used against Israel they said that a large-scale operation was needed in the region. We can say that in a way the report in question heralded such an operation -- though the Israeli officials had not been expected to make that move so soon.

Israel has staged the "Operation Rainbow" with the following goals in mind:

1. In the past nearly 90 tunnels had been spotted and destroyed by the Israeli officials. However, new tunnels were built in their place. Israel wanted to destroy these passages and halt the arms shipments.

2. Israel aimed to move the Palestinians living in the border region to other areas so that the region would become more easily defendable and controllable. This is why the Israeli forces have destroyed many houses in the region.

3. Israel wanted to eliminate the armed Palestinian groups that controlled the tunnels and operated in the region. In the region the Fatah movement and the Al-Aqsa Brigades affiliated with it are effective in the region rather than Hamas or Islamic Jihad. One of Israel's key targets was reportedly Mousa Arafat, head of the Palestinian military intelligence in the region.

4. Israel wanted to break down the "fighting power" of the Palestinians in the Rafah camp once and for all, preventing the reopening of the tunnels and thus rendering the Egyptian border more secure for Israel.

In the wake of the initial operation Israeli Defense Minister Mofaz announced that there is no time limit for them and that the operations would continue until the entire network of tunnels in the region would be destroyed. Reports coming from the region indicate that Israel has not attained all these goals yet. So, we can expect the operation -that has been halted for the time being-to continue in the coming days until the region is totally rid of the network of tunnels.
As in many earlier cases the operation has triggered a legitimacy crisis for Israel in the international arena. Many countries and international organizations have denounced Israel because of the operation. Even the USA that had unconditionally supported Israel's previous operations announced its disapproval this time. One of the strongest adverse reactions came from Turkey. In fact, this incident has brought up to the surface the tension that has existed between Turkey and Israel for some time. In recent months the killing of Hamas leader Sheikh Ahmad Yassin and the top Hamas official in Gaza Abdelaziz Rantissi in the course of operations staged by Israel had drawn adverse reactions from Turkey. With the latest operation Turkey's reaction became all the more strong and reached a peak when Turkey threatened that the Turkish ambassador might be summoned to Ankara from Israel. Though it was stated that the ambassador might be summoned "in order to obtain his views", that was a significant development because it showed that bilateral relations have reached such a "spot". Though the tension between the two countries came up to the surface due to the aforementioned incidents the problem stems basically from the fact that the two countries' Northern Iraq policies are quite different from one another. The Northern Iraq policy Israel has pursued especially in the aftermath of the Iraq War has upset Turkey. News reports about Israeli land purchases in Northern Iraq via "Kurdish Jews" make Turkey uneasy. The support Israel gives Kurds in Northern Iraq poses a serious problem in Turkey-Israel relations. The assassination of Hamas leaders and the Rafah operation have intensified this tension and brought it to the surface. Although bilateral relations see some serious tension these days we hope that the need the two countries feel for one another in different fields will prevent a further deepening of this tension.

Monday, May 03, 2004

Suriye’deki Terör Saldırıları Üzerine

Geçen hafta içerisinde Suriye’nin Başkenti Şam’da çok sayıda büyükelçilik ile yabancı diplomatın konutunun bulunduğu Mezze semtinde, eskiden BM tarafından kullanılan binanın yakınında bomba yüklü bir araç havaya uçurulmuştu. Olayın ardından dört saldırganla Suriye güvenlik güçleri arasında çatışma çıkmış ve iki saldırgan ölü iki saldırgan ise yaralı olarak ele geçirilmişti. Olay sonrasında Suriyeli yetkililerden, olayı üstlenen herhangi bir grup olamamakla birlikte “El Kaide” bağlantısı olduğundan şüphelenilen bir terör eylemi olduğu yönünde açıklamalar gelmiştir. Olayda ilginç noktalardan biri saldırının hedefi konumundaki BM binasının bir süredir kullanılmıyor ve dolayısıyla da boş olmasıydı. Eylemin hedefiyle beraber zamanlamasının da anlamlı olduğu söylenebilir. Olay, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da gerçekleşen intihar saldırısı ve Ürdün’ün başkenti Amman’da El Kaide’nin planladığı bir kimyasal bomba saldırısının engellendiği yönündeki haberlerden sonra gerçekleşmiştir.

Suriye uzun süreden beri özellikle ABD tarafından teröre verdiği desteği kesmesi yönünde baskı altındadır. Irak Savaşı sonrasında bu baskıyı çok daha yoğun hisseden Suriye bu baskıdan kurtulmak amacıyla sınırlı ve göstermelik adımlar da atmıştı. Ancak bu adımlar yeterli görülmemekte ve ABD önümüzdeki günler içerisinde teröre verdiği destek ve Irak’a sızan gerillaları engelleyememesi gerekçesiyle daha önce kabul edilen yaptırımları hayata geçirmeyi planlamaktadır. Dolayısıyla Suriye üzerindeki baskı gittikçe yoğunlaşmaktadır. Bu eylem de Suriye’nin teröre verdiği desteği kesmesi yönünde baskıların arttığı bir dönemde gerçekleşmiştir. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamalarda olayla ilgili şüpheli tarafların olduğu ve Suriyeli yetkililerce yapılan açıklamalarla kendi diplomatlarından aldıkları bilgilerin birbiriyle çeliştiği belirtilmektedir. Bu noktada belirtilmesi gereken bir diğer konu da Suriye’nin şimdiye kadar hiçbir zaman El Kaide’nin hedefleri arasında yer almamış olmasıdır. Bu da eylemle ilgili şüpheleri daha da artırmaktadır. Eylem hangi kesim/grup tarafından gerçekleştirilmiş olursa olsun, Suriye’nin bu olayın sonuçlarından faydalanacağını söyleyebiliriz. Bu olayla beraber Suriye, uluslararası kamuoyunda “teröre destek veren devlet” şeklindeki imajının tersine “terör kurbanı bir devlet” konumunda gözükmüştür. Böylece Suriye, terörü desteklemediğini hatta kendisinin de “İslami terör”ün hedefi olduğunu belirtme imkanına kavuşacaktır.

Monday, March 22, 2004

Violence may Rise in the Middle East: Killing of Hamas's Spiritual Leader Yassin

Killing of Hamas's spiritual leader Sheikh Ahmed Yassin connotes the questions as what would the Israeli administration aim through this attack and why it organized such an action, which would push it into a legitimacy crisis in the international community.

Representing the radical wing in Israel, the ruling Sharon administration's method of its fighting against the "Palestine conflict", is dominated with the idea of fathering any kind of violent action on legal grounds and responding to violence with violence. Accordingly, violence can only be halted by violence. Therefore, the recent activity against Yassin should be assessed under these operations realized in the scope of overcoming resistance. So, what kind of an affect would this operation possess in terms of overcoming this resistance or what have Israel targeted? Many interpreters defined Sheikh Yassin as the person determining the entire strategy of the organization. Hence, killing of Yassin would have a negative affect on Hamas's long-term success and activity. In addition, Israel has realized this operation knowing the possible effect to come out in the organization. We can say that through this action, Israel aimed to create a fight for power within Hamas. However, the initial developments showed that Israel failed to reach its aim for the time being and through Halit Meshal becoming Hamas leader and by the announcement of Abdel Aziz Rantisi, a hardliner who rejects all compromise with Israel, as new leader in Gaza, the possible crisis was overcome.

Besides the long-term benefits for Israel, this action also has the potential of giving birth to many problems in Israel and in the countries having close relation with her. The perception as this operation was realized under the US's cognizance and approval may leave the US face to face with paying the cost of this assassination. Shiite disturbance from Yassin's killing, especially in terms of Iraq, has the potential to increase the attacks against the US. On the other hand, the incident may urge a Sunni and al-Qaida network resistance in the country. In addition, the realization of this operation at the time of the "Greater Middle East" project and its rejection by the Arab countries would feed anti-Americanism feelings in the region. Moreover, this action will legitimize actions of Syria and Iran, who possess the anti-Americanism expression inside. In terms of al-Qaida, international activities may be realized against Jewish targets. All the countries other than the US have condemned the assassination.

Despite all the negative affects, it's possible to say that Israel will be advantageous in terms of overcoming the resistance. Even if the terrorist activities or the suicide attacks increase in Israel in short-term, Hamas, representing the radical wing in Palestinian resistance, may loose strength. In addition, the international reaction and legality crisis engenders serious results as Israel counters with such an event and gains no concrete development. The reactions against Israel will remain at the speech level. Israel continues implementing harsh politics in order to reach as solution by taking advantages from the new regional environment emerged in favour of Israel in the post-war period.

Monday, March 15, 2004

Suriye’de Kürt Ayaklanması Nasıl Ortaya Çıktı: Olasılıklar ve Gerekçeleri

Suriye, Irak Savaşı öncesinde ABD müdahalesine karşı çıkan ülkelerin başında geliyordu. Diğer birçok nedenin yanı sıra Irak’ın parçalanarak kuzeyinde bir Kürt yapılanmasının ortaya çıkma ihtimali de Suriye’nin ABD müdahalesine muhalefet etmesinin önemli nedenlerinden birini oluşturuyordu. Özellikle Beşar Esad’ın tarihi Türkiye ziyareti sırasında açıkça su yüzüne çıkan bu kaygılar “Kuzey Irak’ta bir Kürt yapılanmasının ortaya çıkmasının kırmızı çizgileri olduğunu”nun ifade edilmesiyle iyice belirginleşiyordu. Gelinen aşamada geçen günler içerisinde Suriye’nin Kamışlı ilçesinde bir futbol maçı sonrasında başlayan olayların bir Kürt ayaklanmasına dönüşmesi Suriye’nin kaygılarını haklı çıkarır niteliktedir.

Yaklaşık on sekiz milyona nüfusa sahip olan Suriye’de Kürtlerin nüfusu yaklaşık bir milyon yedi yüz bin civarındadır. Suriyeli Kürtlerin ülkedeki konumlarına bakıldığında ise bu nüfusun iki yüz bin kadarının 1963’ten bu yana vatandaşlık hakkına dahi sahip olmadığı ve ülkede yabancı konumunda bulundukları, oy verme, kamuda çalışma ve kendi işlerini kurma haklarının dahi bulunmadığı görülmektedir. Dolayısıyla Irak Savaşı öncesinde genel olarak Suriyeli Kürtlerin taleplerine bakıldığında esas önemli konunun kimliklerinin, kültürlerinin tanınması ve bazı hakların kazanılması çerçevesinde ortaya çıktığı görülüyordu. Ancak bu taleplere rağmen Suriye’de yönetimi tehdit eden ciddi bir Kürt hareketinden söz etmek de mümkün değildi. Suriye yönetimi ülkede var olan Kürt partilere, resmi olarak olmasa da, göz yummaktaydı. Suriye’de son olarak yaşanan Kürt ayaklanması ise çok daha farklı bir ortam içerisinde ve daha farklı taleplerle ortaya çıkmıştır. Irak Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta Kürt grupların etkinlik sağlaması ve son olarak da Irak Geçici Anayasası’nın da imzalanması sonrasında özerklik statüsünü de kazanmalarıyla beraber Suriyeli Kürtlerin de bir anlamda coşkuya kapılarak, cesaretlenerek yeni bölgesel koşullardan etkilendiklerini söyleyebiliriz. Iraklı Kürtlerin konumunun güçlenmesi Suriyeli Kürtlere de uygun bir ortam yaratmıştır. Suriyeli Kürtler arasında dışardan etkiye açık bir ortamın oluştuğu gerçektir. Ancak son olaylar sadece bu coşkunun kendiliğinden ortaya çıkan bir sonucu mı yoksa bu uygun ortamdan faydalanmak isteyen kesimlerin kışkırtmaları sonucu mu ortaya çıkmış bir gelişme olduğu en azından şimdilik bilinmemektedir.

Suriye’deki Kürt ayaklanmasını eğer dış etkiden bağımsız, mevcut koşulların bir sonucu olarak düşünürsek, Suriyeli Kürtlerin Kuzey Irak’taki gelişmelerden etkilenerek coşkularını toplu bir halde bulundukları sırada toplumsal bir harekete dönüştürdüklerini söyleyebiliriz. Ancak eğer Suriyeli Kürtler arasında ortaya çıkan etkiye açık ortamın dış etkenler tarafından kışkırtıldığını düşünecek olursak o zaman da karşımıza iki olasılık çıkmaktadır.

Kürt Ayaklanmasında K. Iraklı Kürtler ve ABD Etkisi

Eğer ayaklanmanın arkasında bir dış etki varsa bu doğrultuda akla ilk gelen olasılık Kuzey Iraklı Kürt gruplar aracılığıyla ABD olduğudur. Suriye’deki olaylar sırasında göstericilerin ABD lehinde “Bush için hayatımızı feda ederiz” şeklinde sloganlar atmaları da olaylarda ABD boyutunu gündeme getirmiştir. Olayların arkasında ABD olduğuna ilişkin iddialar özellikle üst düzey Suriyeli askerler tarafından da gündeme getirilmiştir. Eğer bu olasılık doğru ise ABD’nin, Irak’tan sonra hedef tahtasında olan ve bölgede en zayıf halka konumundaki Suriye’ye karşı harekete geçtiğini söyleyebiliriz. Olayların, ABD yönetiminin Suriye’ye yeni yaptırımlar planlandığına ilişkin haberlerin çıktığı zamanla paralel olarak ortaya çıkmış olması da bu olasılığı güçlendiren bir diğer gelişmedir. ABD dışardan uyguladığı diplomatik ve ekonomik baskının yanı sıra böyle bir girişimde bulunarak Suriye’yi istikrarının ve bütünlüğünün devamı tehdidiyle karşı karşıya bırakmayı amaçlıyor olabilir. Bu da ABD’ye Suriye’den talep edilen İsrail’in güvenliği bağlamındaki talepleri yerine getirmesi açısından bir koz sağlayacaktır. Bu şekilde Suriye’ye bir ihtar göndererek ülkenin istikrarı üzerinde etkisi olduğu mesajını vermek istemiş olabilir. Bu mesajla elde ettiği güç sayesinde de hem İsrail’e yönelik politikaları (teröre verilen destek, kitle imha silahları konusundaki çalışmaları, Lübnan’daki askeri varlığı) hem de Irak’ın istikrarı bağlamında uyguladığı ABD’yi rahatsız eden politikalarından vazgeçirmeyi amaçlıyor olabilir. Eğer gerçekten ABD etkisi var ise bunu da muhtemelen Iraklı Kürt gruplar, özellikle de Suriyeli Kürt gruplarla daha yakın ilişkisi olan Talabani, aracılığıyla gerçekleştirmiş olması muhtemeldir. Bu olasılığı destekler nitelikte Talabani’nin etkisi olduğu yönünde bazı haberler basın organlarında yer almıştır.

Olayların ABD’yle bağlantılı bir diğer boyutu da “Büyük Orta Doğu” projesiyle bağlantılıdır. “Büyük Orta Doğu” projesiyle beraber Orta Doğu’nun demokratikleştirilmesi olgusunun gündeme gelmesi bölgedeki azınlıklar açısından da yeni fırsatlar yaratmış gözükmektedir. Bu projeyle birlikte bölgede yeni azınlık hareketlerinin ortaya çıkması da beklenebilir. Kürt medyasında Suriye’deki Kürt ayaklanmasına ilişkin olarak verilen haberlerde “Orta Doğu’nun demokratikleştirilmesi Orta Doğu halklarının özgürleştirilmesidir” şeklinde yorumlarda bulunulması bu görüş doğrultusunda Kürt grupların bakışını yansıtmaktadır.

Kürt Ayaklanmasının Arkasında Suriye İstihbaratı

Çok fazla gündeme gelmemekle ve dile getirilmemekle beraber bir diğer olasılık da olayların arkasında bizzat Suriye istihbaratının olabileceğidir. Bu doğrultudaki iddialar sadece Kuzey Iraklı Kürt medyasında yer almış ve Suriye istihbaratının mevcut uygun ortamdan faydalanarak Kürtleri kışkırttığı iddia edilmiştir. İlk bakışta uzak bir ihtimal olduğu düşünülen ve neden böyle bir girişimde bulunulacağı anlaşılamasa da üzerinde düşünülünce bu olasılığın da göz ardı edilmemesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Eğer bu iddia doğru ise Suriye yönetimi kendi ülkesinde böyle bir huzursuzluğun çıkarılmasından ne gibi beklentiler içinde olabilir sorusu akla gelmektedir.

- Suriye yönetimi Kuzey Irak’taki gelişmelerden sonra ilerde çok daha etkin ve yıkıcı etkilerle ortaya çıkması muhtemel bir Kürt hareketine önceden tedbir almak amacıyla hareket henüz tam olarak tehlikeli boyutlara ulaşmadan hareketi kışkırtarak daha az tehlike boyutuna sahip olduğu bir ortamda bu hareketle mücadele etmek istemiş olabilir. Ayrıca böyle bir durum Suriye yönetimine Kürtler üzerine gitmek, ilerde güçlenme ihtimali olan hareketi bir anlamda ezmek için fırsat yaratacaktır.

- İkinci neden, bu olaylar Suriye’ye Kuzey Iraklı grupların Suriye’nin içişlerine karıştığı yönünde bir söylemle Suriyeli Kürtlerle Kuzey Iraklı Kürt gruplar arasındaki bağı koparmak için uygun bir ortam sağlayacaktır.

- Suriye özellikle Irak Savaşı sonrasında değişim yönünde ciddi bir baskı altındadır. ABD ve Avrupa Birliği’nin uyguladığı baskı yanında ülke içinde de “aydınlar” olarak adlandırılan kesimin siyasal ve ekonomik reform talepleriyle karşı karşıyadır. Rejimin ve mevcut yapının devamı açısından tehdit oluşturan reform sürecinin gündeme gelmesi Suriye yönetimini kaygılandırmaktadır. Özellikle siyasal reformdan çekinen Suriye, Kürt ayaklanmasıyla beraber gündemi reform tartışmalarından Kürt meselesine çevirmeyi amaçlamış olabilir. Ayrıca bu olayla beraber yönetim içerdeki reformcu kesimler üzerine gitmek ve taleplerini bastırmak için uygun bir ortam elde etmiştir. Çünkü ülke güvenlik ve istikrar sorunuyla karşı karşıyadır. Aynen İsrail’le halen süren sorunların iç politikada Suriye yönetimine sağladığı hareket alanı gibi bu olaylar da iç talepleri bastırma yönünde fırsat sağlayacaktır.

- Bir diğer neden, iç politikada rejimin düşünsel temellerini de oluşturan Arap milliyetçiliğini körükleme ihtiyacı olabilir. Bunun yanında olayın arkasında ABD ve İsrail olduğu yönünde bir söylemle hem meşruiyet temelini güçlendirme hem de Anti-Amerikanizm duygularını beslemeyi amaçlamış olabilir.

Bütün bu gerekçeleri düşündüğümüzde olayın arkasında Suriye istihbaratının da olabileceği olasılığı ciddi şekilde gündeme gelmektedir. Olaylardan sonra özellikle Kuzey Irak Kürt medyasında çıkan bazı haberler de bu olasılığı destekler niteliktedir. Buna göre olayların başlangıcını teşkil eden futbol maçı sırasında Suriyeli güvenlik birimleri Arap taraftarlara karşı hiçbir girişimde bulunmamış bir anlamda müsamaha göstermiştir. Bir diğer haberde yer alan iddia da bizzat Suriye istihbaratının otobüsler dolusu Baasçı Arap’ı maça yolladığı yönündedir.

Her ne kadar ayaklanmanın arkasında Suriye istihbaratı olduğu iddiasının gerçekliği zayıf olsa da, bu olasılığın tartışılması ayaklanmanın önümüzdeki dönemde doğuracağı sonuç olasılıklarının saptanması için faydalıdır. Bu iddiadan yola çıkarak yapılan, Suriye’nin Kürt hareketi üzerine gideceği ve daha rahat hareket edeceği, Kuzey Iraklı Kürtlerle bağlarını koparma açısından fırsat sağlayacağı yönündeki değerlendirmelere olanak yaratmaktadır. Olayın çıkışının arkasında kim olursa olsun, ayaklanmanın bu sonuçları doğurması muhtemeldir.

Monday, February 09, 2004

Suriye’de Bir Siyasal Reform Dilekçesi Daha...

Suriye’de, yazar, akademisyen, düşünür ve avukatlardan oluşan yaklaşık 1020 aydının imzaladığı yeni bir reform dilekçesi yayımlandı. Belgede, daha önce yayımlananlara benzer olarak (Bkz.-Orta Doğu-Suriye’de Ulusal Reform Tartışmaları-06.06.2003) 1963 yılından beri uygulanmakta olan olağanüstü hal uygulamasının kaldırılması ve tüm siyasi suçluların salıverilmesi talep edilmektedir. “Suriye Demokratik Özgürlükler ve İnsan Haklarının Savunulması Komitesi” tarafından yayımlanan dilekçeyle ülkede ayrıca kapsamlı bir siyasal reform uygulanması ve devlet güvenlik mahkemelerinin kapatılması isteği de belirtilmektedir. Kurumun başkanı olan ve aynı zamanda hareketin de öncülüğünü yürüten Aktam Naisse, yaptığı açıklamada 8 Mart’ta (Baas Partisi’nin ülkede iktidara geldiği tarih) bir oturma eylemi düzenleyeceklerini ve halktan geniş katılım beklediklerini de söylemiştir.

“Şam Baharı” olarak bilinen ve Beşar Esad’ın 2000 yılında iktidara gelişini takiben ortaya çıkan Suriye’de reform hareketi altı ay gibi kısa bir süre sonunda rejimin sert tepkisi ertesinde sona ermişti. Gerek ülke içerisinde gerekse ülke dışında çok ciddi beklentilerin oluşmasına neden olan “Şam Baharı” süreci, rejimin istikrarının tehlike altına girmesi noktasına vardığında reform hareketinin öncüsü birçok kişinin tutuklanmasına varan sert bir tepkiyle karşılaşmış ve ortadan kaldırılmıştı. Ancak Irak Savaşı ülkede reform tartışmalarının yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur. Kaçınılmaz olarak bir değişim ve reform sürecine girmek zorunda olan Suriye de kendi kontrolü altında bir sınırlı değişim sürecine girmek istemektedir. Yönetimin bu zorunlu değişim karşısında ülkedeki reformcu kesimlere yeniden hareket alanı sağlaması ve aynı zamanda Irak Savaşı sonrası oluşan yeni bölgesel koşullardan sonra güç kazanan reformcu kesimler taleplerini yeniden yoğun bir biçimde gündeme getirmeye başlamışlardır. Reform için bir taraftan ABD’nin siyasi-askeri diğer taraftan AB’nin ekonomik-siyasi baskısı altında bulunan Suriye, önümüzdeki süreçte bir değişim içerisine girecektir. Ancak reformun daha çok ekonomik alanla sınırlı kalmasını ve buna paralel gelişmeyen ve çok daha yavaş ilerleyen bir siyasal reform sürecinin de yaşanacağını söyleyebiliriz.