Friday, January 14, 2011

Lübnan’da Hükümet Krizi ve Türkiye

7 Haziran 2009 tarihinde gerçekleşen Lübnan parlamento seçiminin üzerinden 5 ay geçtikten sonra Gelecek Hareketi lideri Saad Hariri Başbakanlığında bir hükümet kurulabilmişti. Ulusal uzlaşı hükümetinde 8 Mart İttifakı olarak bilinen muhalefetten de bakanlar yer almıştı. Dağılım şu şekilde belirlenmişti. Seçimden zaferle ayrılan 14 Mart İttifakı’na 15, 8 Mart İttifakı’na 10 bakanlık verilmesi ve Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’ın geriye kalan 5 bakanlık koltuğunu belirlemesi konusunda uzlaşılmıştı. Ancak birkaç gün önce muhalefetin 10 bakanı ile birlikte Mişel Süleyman’ın kotasından bakanlar kuruluna giren bir bakan istifa etmişti. 11 bakanın istifası ile Lübnan Anayasasına göre uzlaşı hükümeti düşmüş oldu. Önümüzdeki süreçte Lübnan Cumhurbaşkanı parlamentodaki gruplarla görüşerek yeni bir başbakan adayı atayacak ve yeni bir hükümet kurulmaya çalışılacaktır. Lübnan’ın bölünmüş siyasi yapısı ve gruplar arası düşünce farklılıkları düşünüldüğünde uzun bir hükümet kurma sürecinin yaşanacağı şimdiden söylenebilir.

Esasen Lübnan’da böyle bir siyasal krizin yaşanacağının işaretleri çok önceden veriliyordu. Yaklaşık bir yıldır Lübnan’daki siyasi tartışmaların merkezinde Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikastını araştırmak üzere Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan Lübnan Özel Mahkemesi’nin yürüttüğü soruşturma yatıyordu. Mahkemenin ilk bulguları hakkında uluslararası basında çıkan haberlerde suikastla Hizbullah örgütünün doğrudan bağlantılı gösterileceği ifade ediliyordu. Bu iddiaları kesin bir dille reddeden örgüt, lideri Nasrallah’ın ağzından “mücahitlerimize uzanacak elleri keseriz” şeklinde sert bir mesaj yollamıştı. Bu mesaj hem uluslararası topluma hem de içerdeki rakiplerine verilmiş bir mesaj idi. Zira 14 Mart İttifakı suikastın sorumlularının ortaya çıkarılması için Mahkemeye tam destek veriyordu. Hatta Lübnan hükümetinin verdiği siyasi ve finansal destek olmaksızın Mahkeme’nin sağlıklı bir şekilde yürüme şansının azalacağı biliniyordu. Çoğunluğunu 14 Mart İttifakı’nı oluşturan hükümetin desteği muhalefete yakın bakanların itirazına rağmen veriliyordu. İşte bu zıtlaşma Lübnan’da yeni bir siyasal kriz hatta çatışma ihtimalini gündeme getiriyordu. 11 bakanın istifası ve hükümetin düşmesi de doğrudan Lübnan Özel Mahkemesi’nin yürüttüğü soruşturma ile bağlantılıdır.

14 Mart İttifakı ve muhalefet arasındaki krize çözüm bulabilmek, gerginliğin çatışmaya dönüşmesini engellemek için Suriye ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde bir girişim yürütülüyordu. İki ülkenin merkezde yer aldığı bu çabaları ABD, Türkiye, İran, Fransa, Katar gibi ülkeler de yakından takip ediyor ve sürecin bir şekilde içinde yer alıyordu. Lübnan’da hükümetin düşmesi Suriye-Suudi Arabistan girişiminin de başarısızlıkla sonuçlandığını göstermiştir. Muhalif bakanların istifaları, Özgür Vatansever Hareket Lideri Mişel Aoun’un “Suriye-Suudi Arabistan görüşmeleri çıkmaza girmiştir” açıklamasını takiben gerçekleşmiştir. Bundan sonraki süreçte daha fazla ülkenin içinde yer alacağı yeni bir barış girişimi çabalarının yaşanması muhtemeldir. Ancak bu sefer Hizbullah’ın daha güçlü olarak masaya oturacağını söylemek mümkündür. Hizbullah hükümetten çekilmesi sonrasında krizin tırmanması durumunda silahlı gücünü devreye sokabileceği endişesini diğer gruplara vermeyi başarmıştır. Mevcut krizin tırmanarak Mayıs 2008 tarihinde Hizbullah’ın Sünni bölgelerini işgal ettiği gibi bir güç gösterisine dönüşmesi ihtimali örgütün elini güçlendirmektedir. Her ne kadar örgütün kendisi de böyle bir durumun yaşanmasını muhtemelen istemeyecek olsa da böyle bir kaygının yayılması pazarlıklarda elini güçlendirecektir. Bundan sonraki süreçte aynı güç dağılımına sahip bir hükümetin ortaya çıkması ihtimali zayıftır. Çünkü seçimler sonrası parlamento dengesi de değişmiştir. O dönemde 14 Mart İttifakı içinde yer alan Dürzi lider Velit Canpolat ve partisi son aylarda taraf değiştirmeye başlamıştır. Dolayısıyla şu anda Lübnan parlamentosundaki denge de net değildir. En büyük mücadele Başbakanlık koltuğunu kimin alacağı konusunda yaşanacaktır. Ülkenin siyasi geleneği gereği yine bir Sünni isim hükümeti kurmak için görevlendirilecektir. Başbakan’ın Sünni olacağı bilinse de nasıl bir siyasal bakışa sahip olacağı önemlidir. 14 Mart İttifakı Saad Hariri’nin yeniden Başbakanlığı konusunu muhtemelen tartışmaya açmak istemeyecektir. Buna karşılık muhalefet de Lübnan Özel Mahkemesi konusunda geri adım atmak istemeyen bir Başbakanı kabul etmeyecektir. Bu durumda en iyimser çözüm, 14 Mart İttifakı’nın Mahkeme konusunda geri adım atması ve Saad Hariri’nin yeniden Başbakanlık koltuğuna oturması gibi gözükmektedir. Bu iyimser senaryonun yanı sıra gerginliğin çözüme kavuşmaması ve sokağa sıçrayarak şiddete dönüşmesi de ihtimal dahilindedir. Böyle bir çatışmanın 1975 yılındaki gibi genişlemesi ise düşük ihtimaldir. Zira şu an itibariyle Hizbullah güç dengeleri açısından orantısız biçimde avantajlı durumdadır. Bu da çatışmaların yayılması ihtimalini zayıflatmaktadır.

Türkiye’nin Rolü

Başbakan Erdoğan’ın Kasım 2009 tarihinde gerçekleşen Beyrut ziyareti, Suriye ve Suudi Arabistan’ın Lübnan’daki gerginliğe çözüm bulma çabası sürerken gerçekleşmişti. Başbakan Erdoğan ziyaret sırasında sorulan bir soruya “Suriye lideri Beşar Esad ile Lübnan’daki durum konusunda koordineli çalıştıklarını” ifade etmişti. Bu da Türkiye’nin bahsi geçen çabalarda etkin şekilde yer aldığını göstermekteydi. Dolayısıyla Erdoğan’ın ziyareti Lübnan’ın siyasal geleceği ile doğrudan bağlantılıydı. Bu sürecin ortaya çıkardığı bir başka gerçek Türkiye’nin Lübnan’daki sorunlara doğrudan müdahil ve süreçte etkili olduğuydu.

Ancak o ziyaretin Türkiye açısından bir risk faktörü doğurduğunu da söylemek mümkündür. Bu faktör de Türkiye’nin kendini tarafsız olarak konumlandırdığı Lübnan’da yavaş yavaş bir grubun arkasındaymış gibi algılanması olmuştur. Başbakan Erdoğan’ın ziyareti İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın Beyrut ziyaretinden kısa bir süre sonra gerçekleşmişti. O ziyaret Lübnanlı Şiiler tarafından büyük coşkuyla karşılanmış ve İran’ın Hizbullah ve Şii topluma bir desteği olarak yorumlanmıştı. Başbakan Erdoğan’ın ziyaretinde ise Sünni kesimin büyük destek vermişti. Böylece sanki Türkiye Lübnan’daki kamplaşmanın bir tarafıymış gibi bir algı oluşmuştu. Tarafsızlık konumunun zedelenmesine neden olan ikinci faktör, Şiileri temsil eden Hizbullah lideri ile görüşme yapılmamış olması ve Başbakan Erdoğan’ın Kuzey Lübnan’da Sünnilerin çoğunlukta yaşadığı Akkar bölgesinde konuşma yapmasıydı. Ahmedinejat Lübnan ziyareti sırasında Şiilerin yaşadığı güney bölgelere gitmiş ve binlerce kişilik bir topluluğa konuşma gerçekleştirmişti. Başbakan Erdoğan’ın da kuzey bölgesinde 20 bin kişiye hitap etmesi sanki İran’ın güneydeki konuşmasına karşı bir hareket olarak algılanmıştı.

Saad Hariri, ABD ve Fransa ziyaretlerinin ardından dönüş yolunda ani bir Ankara ziyareti gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret her şeyden önce Türkiye’nin Lübnan’daki meselelerde son yıllarda artan etkinliğini pekiştiren ve gösteren bir gelişme olmuştur. Bu açıdan olumlu bir gelişme olarak değerlendirmek mümkün olsa da Türkiye’nin Lübnan’da taraf olarak algılanma eğilimine katkı sağlayacağı da söylenebilir. Hariri bu ziyaretini artık Başbakan olarak değil başbakan adayı olarak gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla şu aşamada Başbakanlık için destek arayan bir siyasi lider konumundadır. Bu arayış içinde ilk olarak Türkiye’ye gelmesi gücünü Türkiye’den alıyor imajının güçlenmesine neden olabilir.

Türkiye’nin bundan sonraki süreçte nasıl bir rol oynayacağı konusunda ise akla gelen tek olasılık İran üzerindeki etkinliğini kullanarak Hizbullah ile 14 Mart İttifakı arasında bir uzlaşı sağlamasıdır. Zira Suriye-Suudi Arabistan girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Hizbullah’a söz dinletebilecek tek güç olarak İran ön plana çıkmıştır. Türkiye’nin Suriye üzerinden uzlaşı sağlama şansı azalmıştır. Dolayısıyla Lübnan’daki gruplar ile doğrudan yakın ilişkisi bulunmayan Türkiye, İran ile ilişkilerini kullanarak soruna çözüm bulmaya çalışacaktır. Bu sürece Fransa’nın Suriye vasıtası ile etkin bir şekilde dahil olma çabası içinde olduğu görülmektedir. Bu ülkelerin yanı sıra Doha Uzlaşısı’nda olduğu gibi ABD, Suudi Arabistan, Suriye ve Katar gibi ülkelerin dahil olduğu bir hükümet kurma süreci yaşanması muhtemeldir.

Bu krizden muhtemelen Hizbullah ve dolayısıyla İran güçlü çıkacaktır. Hariri, muhalefetin istifası ve Suriye-Suudi Arabistan girişiminin başarısızlığı ile zaten güç kaybı yaşamaktadır. Dürzi lider Velit Canpolat’ın saf değiştirmesi ile parlamentodaki sayısal çoğunluğu kaybetme riskiyle de karşı karşıya kalan Hariri, taviz vermek zorunda kalacaktır. Türkiye de muhtemel arabuluculuk girişiminde 14 Mart grubuna bu yönde telkinde bulunacaktır. Lübnan, bundan sonraki süreçte Refik Hariri suikastının sorumlularının ortaya çıkarılması ya da ülkenin istikrarının korunması arasında seçim yapmak zorunda kalacaktır. Lübnan içi ve bölgesel dengeler düşünüldüğünde suikast sorumlularının ortaya çıkarılması konusunda geri adım atılarak istikrarın korunması yönünde taviz verilmesi daha yüksek ihtimaldir.

Friday, December 10, 2010

Wikileaks Belgelerinde Suriye

Wikileaks internet sitesinin, ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait 251,287 gizli diplomatik yazışmadan henüz 1000’in üzerinde belgeyi kamuoyuyla paylaşması devletlararası ilişkilerde şimdiden önemli etkiler yarattı. Yayınlanan belgelerin en ilgi çekici boyutlarından birini Ortadoğu çıkışlı veya Ortadoğu meselelerinin ele alındığı yazışmalar oluşturmaktadır.

Belgeleri Suriye açısından incelediğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır. Şimdilik ABD’nin Şam Büyükelçiliği çıkışlı sekiz belge yayınlanmıştır. Suriye’ye ilişkin değerlendirmeler Şam’ın yanı sıra Beyrut, Ankara, Tel Aviv, Paris, Riyad çıkışlı belgelerde de ele alınmaktadır. Tahran’ın bu listede olmaması Wikileaks sitesinin henüz Tahran çıkışlı belgeleri çok sınırlı sayıda yayınlamış olmasından kaynaklanmaktadır. Yayınlanan belge sayısı artıkça Suriye meselelerine ilişkin Tahran bakışını da anlamamıza yardım edecek değerlendirmeler muhtemelen ortaya çıkacaktır. Belgelerde Suriye lideri Beşar Esad’ın diğer ülke yetkilileri ile ve Suriye dışında iki ülke yetkilisinin aralarında Suriye üzerine yaptıkları görüşmelerin dökümleri yer almaktadır. Bunun yanı sıra büyükelçiliklerin Suriye konusundaki değerlendirmeleri ve elde ettikleri bilgileri aktardıkları görülmektedir. Belgeler 2005 ile 2010 yılları arası dönemi kapsamaktadır. Dolayısıyla değerlendirmelerin günümüz durumunu yansıtmadığı unutulmamalıdır. Belgelerden yola çıkarak Wikileaks’teki Suriye hakkındaki bilgi ve değerlendirmeleri Suriye iç ve dış politikasına ilişkin olanlar şeklinde sınıflandırabiliriz.

Suriye ve Dış Politika


Belgelerde Suriye’nin ABD, Fransa, İran, Suudi Arabistan ve Lübnan ile ilişkilerini anlamamıza yardım edecek bazı görüşmelerin dökümleri ve büyükelçiliklerin değerlendirmeleri yer almaktadır. Suriye’nin Lübnan ile ilişkisi ve Lübnan iç meselelerine bakışına ilişkin konular ayrı bir yazı konusu olduğu için burada ele alınmayacaktır.

Belgeler ABD diplomatik yazışmaları olduğu için doğal olarak en çok ABD-Suriye ilişkisine ışık tutacak bilgiler yer almaktadır. Her şeyden önce belgelerden Suriye yönetiminin ABD’de Bush iktidarının sona ermesini dört gözle beklediği anlaşılmakta ve Obama ile beraber ilişki kurma çabası görülmektedir. Bu çerçevede 2009 yılında bazı ABD’li Senatörlerin Şam ziyaretine ilişkin yazışmalar bulunmaktadır. ABD’li Senatör Codel Cardin’in Şam ziyareti sırasında Beşar Esad ile yaptığı görüşmenin tutanakları değişen ABD politikasını göstermektedir. Codel, Suriye lideri Beşar Esad’a “ABD’nin bölge ülkeleri ile çalışmak isteyen yeni bir başkanı olduğunu” ifade etmektedir. Suriye lideri de “ABD ve Suriye’nin bölge vizyonunun esasen %70 oranında birbirine paralel olduğunu” söyleyerek birlikte çalışma arzusunu dile getirmektedir. Esad bu görüşmede “Avrupa’nın bölgeyi ABD’den daha iyi anladığını” söyleyerek ABD’yi Avrupa çizgisine çekmeye çalışmaktadır. Zira Suriye açısından ABD’nin baskı politikasından ziyade daha yumuşak ve diyaloga dayalı Avrupa politikaları tercih edilmektedir. Suriye lideri ABD ile ortak çıkar alanını “terörizm ile mücadele” olarak belirleyerek ABD açısından bölgede nasıl ve hangi alanlarda kolaylaştırıcı rol oynayabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Esad bu bağlamda çarpıcı ifadeler kullanmaktadır. “Suriye’nin 2002 yılında verdiği istihbarat ile Amerikalı hayatlarını kurtardığını ve bundan dolayı Powell’dan teşekkür mektubu aldıklarını” söyleyen Esad “eğer gelecekte de bu tarz işbirliği istiyorsanız buna paralel siyasi işbirliği sürecinin de olması gerektiğini” ifade etmektedir. Yani ABD’ye bölgede güvenlik konusunda yardım karşılığında üzerlerindeki ABD baskısının sonlandırılması, Lübnan’daki etkinliğinin korunmasına ilişkin taviz verilmesi, İsrail-Filistin sorunundaki rolünün kabulü gibi siyasi konularda karşılık beklemektedir.

Buna karşılık, Suriye’nin kitle imha silahı geliştirme çabalarından ABD’nin duyduğu kaygı ve bunu engellemek için her türlü aracı devreye soktuğu 15 Ocak 2009 tarihli bir belgede görülmektedir. Buna göre İspanya merkezli bir şirketin Suriye’ye demir ve alüminyum karışımı sattığı ve bu ürünlerin balistik füzelerin esas bileşenleri olduğunun Amerikan kurumları tarafından tespit edildiği belirtilmektedir. ABD Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin Madrid Büyükelçiliği’den satışın engellenmesi için İspanyol makamları nezdinde girişimde bulunması telkininde bulunmaktadır.

Suriye’ye ilişkin yazışmalar Şam’dan sonra belki de en fazla Paris çıkışlı belgelerde geçmektedir. Bunun temel nedeni Fransa’nın Ortadoğu politikasında Suriye’nin merkezi rol oynaması ve Sarkozy ile beraber Fransa-Suriye ilişkilerinde yaşanan ilerlemedir. Paris çıkışlı ilk belge Suriye ile ilişkilerin sorunlu olduğu Chirac dönemine aittir. Fransa Ulusal Güvenlik Danışmanı, ABD Büyükelçisi ile yaptığı görüşmede “Chirac’ın başkanlık görevinin sona ermesinin ardından yeni hükümetin Suriyeliler ile konuşmanın en iyi seçenek olduğunu düşüneceğini” ifade etmektedir. Gerçekten de Sarkozy ile beraber Fransa’nın Suriye politikasında yaşanan değişim belgelere de yansımaktadır. Suriye, Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye 2005 yılında düzenlenen suikastın ardından uluslararası izolasyona maruz kalmıştı. Bu yalnızlaşma sürecini sonlandıran ve Suriye’nin rahatlamasını sağlayan adım Beşar Esad’ın Paris’te düzenlenen Akdeniz Birliği Zirvesi’ne katılması olmuştu. Belgelerde hem Chirac sonrası Fransa ile Suriye arasında ilk temasların sağlanması hem de zirveye katılım konusunda yapılan görüşmeler yer almaktadır. Sarkozy’nin zirveden yaklaşık bir ay önce gönderdiği iki üst düzey Fransız yetkilisinin Beşar Esad ve Dışişleri Bakanı Velit Muallem ile yaptıkları görüşmelerde zirveye katılım konusunda anlaştıkları görülmektedir.

Suriye’nin İran ile ilişkilerini anlamak açısından Beşar Esad’ın ABD’li senatörlerle yaptığı görüşmeler ilginç detaylar sunmaktadır. Senatörlerin “İran’ın nükleer silah üretme tutkusu olduğu” yönündeki değerlendirmelerine Esad İran’ı muhtemelen memnun edecek tarzda bir karşılık vermekte ve “İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer program geliştirdiğine inandıklarını” belirtmektedir. Ancak buna karşın İran’ın uydusu olarak algılanmaktan rahatsız olduğu da anlaşılmaktadır. İran ile ilgili konuşmalarda “ülkemizin çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yaparız, bunlar da İran’a bağımlı değildir” ifadelerini kullanarak gerektiğinde İran’dan farklı yönde hareket ettiklerini belirtmeye çalışmaktadır. Bu duruma iki ayrı örnek vermektedir. O dönemde İsrail ile Türkiye arabuluculuğunda yürütülen barış görüşmeleri ve Annapolis Zirvesi’ne temsilci göndermeleri. Esad, Annapolis Zirvesi öncesinde Ahmedinejat’ın kendisini arayarak zirveye katılmamalarını istediğini ancak kendilerinin katıldığını söylemektedir. Ayrıca bu ifadeden, Türkiye arabuluculuğunda yürütülen İsrail-Suriye barış görüşmelerinden İran’ın rahatsızlık duyduğu birinci ağızdan tasdik edilmektedir.

Riyad çıkışlı bir belgede ise Fransa Lideri Sarkozy’nin Suudi Arabistan ziyareti sırasında Kral Abdullah ile yaptığı görüşmenin dökümü yer almaktadır. Bu belgede en çarpıcı olan Suudi Arabistan Kralı’nın Suriyeliler için “ikiyüzlü” ifadesini kullanmasıdır. 2006 İsrail-Lübnan Savaşı sonrası gerilen Suriye-Suudi Arabistan ilişkileri Suriye lideri Beşar Esad’ın kamuoyu önünde Kralı “yarım akıllı” olarak tanımlamasına kadar varmıştı. İlişkiler 2009 yılının başlarında düzelme eğilimine girmişti. Belge iki ülke ilişkilerinin halen gergin olduğu 2008 yılının ilk ayında düzenlenmiştir. Bu ifadeler, Suudi Arabistan’ın Suriye’ye o dönem bakışını ve günümüzde devam eden iki ülke yakınlaşma sürecinin ne kadar zayıf temellere dayandığını göstermesi açısından önemlidir.

Suriye İç Politikası


Belgelerde ABD’nin Suriye iç politikası ve kamuoyunu etkileme çabaları açıkça görülmektedir. ABD’nin Şam Büyükelçiliği çıkışlı bir belgede, Suriye’nin en zengin işadamı ve aynı zamanda Beşar Esad’ın kuzeni olan Rami Maluf’un ABD’deki varlıklarının dondurulması kararının Suriye’deki yansımaları ele alınmıştır. Rami Maluf’a yönelik kararın Suriye sokaklarında, iş çevrelerinde, rejim içinde nasıl yankı bulduğu ve farklı tarafların bu kararın rejimin geleceğini hangi yönde etkileyeceğine ilişkin değerlendirmelerine yer verilmiştir. Bu adım genel olarak o dönemde ABD’de iktidarda olan Bush yönetiminin Esad rejimi içinde “iç çekirdek” olarak ifade edilen rejimin önemli isimlerini cezalandırma girişimi olarak değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler, ABD’nin Bush yönetimi döneminde Suriye üzerinde hangi baskı araçlarını, nasıl ve kimler üzerinde kullandığına ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır.

Suriye Lideri Beşar Esad’ın ABD-Suriye ilişkilerinin yumuşama eğiliminde olduğu 2009 yılında ABD’li senatörler ile yaptığı bir görüşmenin dökümü, rejimin karar alma sürecine ilişkin detaylar sunmaktadır. ABD’li bir senatörün, “Suriye’deki Amerikan Kültür Merkezi ve Amerikan Dil Okulu’nun kapatılmasından duydukları rahatsızlığı” belirtmelerine karşılık Suriye liderinin cevabı son derece çarpıcıdır. Esad, o dönemde “Amerikan kuvvetlerinin Irak sınırında 7 Suriyeli sivili öldürdüğünü ve bu durum karşısında iki seçeneği olduğunu” belirtmektedir: “Amerikan ordusu ile savaşmak ya da sembolik bir adım atmak”. Esad böylece okulların kapatılmasının sadece iç kamuoyunu rahatlatmaya yönelik bir jest olduğunu söylemektedir. Bu ifadeler hem Suriye yönetiminin karar alma biçimini hem de kamuoyundan tamamen kopuk bir yönetim anlayışının olmadığını göstermesi açısından güzel bir örnektir. Esad konuşmasının sonunda “merak etmeyin okulların kapanması geçici bir durum, gelecek yıl açılacaktır” demektedir.

Suriye yönetiminin Ortadoğu’daki istikrasızlık ve çatışmaları kendi meşruiyeti açısından önemli bir dayanak olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Beşar Esad, ABD’li yetkililer ile yaptığı bir görüşmede “hızlı reform süreçlerinin bölgede daha fazla çatışma ile sonuçlandığı” yorumunu yaparak yönetiminin demokratikleşme sürecine nasıl baktığını göstermektedir. Suriye yönetimi, bölge genelinde özellikle de Irak’taki istikrarsızlığın içerde meşruiyetini güçlendirdiğini düşünmekte ve rejimin konumunu riske sokacak herhangi bir hızlı açılım sürecine soğuk yaklaşmaktadır. Bölgedeki istikrarsızlık, demokratikleşme baskıları karşısında bir özür ya da bahane olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle Suriye’de ancak ülke istikrarı ve rejim güvenliğini esas alan sınırlı bir açılım sürecinin yaşanması beklenmelidir.

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK)’nun yayınladığı rapora ilişkin bir diplomatik yazışmada ise Suriye’nin nükleer çalışmalarına ilişkin şüpheler yer almaktadır. Belgede UAEK’nın raporunun, Suriye’nin gizli olarak Al Kibar bölgesinde nükleer reaktör inşa etme çabası içinde olduğu yönündeki şüpheleri güçlendirdiği belirtilmektedir. UAEK’nın bahsi geçen bölgede uranyum kalıntıları bulduğu ifade edilmekte ve Suriyeli yetkililerin bu kalıntıların İsrail saldırısından arta kalanlar olduğu şeklindeki açıklamalarının inandırıcı bulunmadığı söylenmektedir.

Son olarak, Batı’nın insan hakları konusunu Suriye üzerinde bir baskı unsuru olarak kullandığı da görüşmelerden anlaşılmaktadır. ABD’li bir Senatör, Beşar Esad ile 2009 yılının başlarında Şam’da gerçekleştiği görüşmede “siyasi görüşleri nedeniyle hapse atılan kişilerden duyulan rahatsızlığını” dile getirmekte ve Esad da cevaben “reform süreci içinde olduklarını ve bu tarz konuların zaman alacağını” söylemektedir. Suriye lideri insan hakları savunmasında sadece Suriye’ye değil bölge geneline; Filistinli mültecilerin, Gazze’deki halkın durumuna da odaklanılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu konunun gündeme gelmesinden Suriye tarafının memnun olmadığı ve konuşmak istemediği Suriye liderinin konuyu kapatma çabalarından anlaşılmaktadır. Yine Fransa ile yapılan görüşmelerde de insan hakları konusu gündeme gelmiştir. Akdeniz Zirvesi’ne katılım öncesinde Sarkozy’nin temsilcileri ile Beşar Esad’ın yaptığı görüşmede Fransız yetkililerin hapishanelerdeki siyasi tutuklulara ilişkin soruları karşısında Esad’ın, içişleri olduğu gerekçesiyle bu konuları konuşmak istemediği görülmektedir. Fransız yetkililerin görüşme sonrasında Amerikan makamlarına yaptıkları değerlendirmede, Akdeniz Zirvesi’nden sonra Sarkozy’nin Esad üzerinde yapacağı telkinin işe yarayacağı ve bazı tutukluların salıverilebileceği umudu dile getirilmektedir.

Wednesday, November 24, 2010

Lübnan’da İstikrar Beklentisi: Başbakan Erdoğan’ın Beyrut Ziyareti

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan iki günlük resmi ziyaret için Lübnan’a gitmiştir. Ziyaret iki açıdan önem taşımaktadır. Birincisi son yıllarda gelişen Türkiye-Lübnan ilişkilerinin derinleşmesi ve Türkiye’nin Lübnan’daki rolünün artırılması açısından bir adım olmasıdır. Ancak ziyareti bölge ve dünya gündemi açısından ilgi çekici kılan esas unsur zamanlamasının kritik bir döneme denk gelmesidir. Lübnan başkenti Beyrut son aylar içinde çok önemli liderler ağırlamıştır. Bu ziyaretlerin yanı sıra yakın zaman içinde Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikastını araştırmak için kurulan Lübnan Özel Mahkemesi iddianamesini açıklayacaktır. Bu gelişmenin ülkede istikrarı bozması olasılığı güçlüdür. Dolayısıyla ziyaret kritik bir dönemde gerçeklemektedir.

Başbakan Erdoğan başkent Beyrut’ta Devlet Başkanı Mişel Süleyman, Başbakan Saad Hariri, Meclis Başkanı Nebih Berri ile görüşmeler yapacaktır. Hizbullah Partisi ile de bir araya gelmesi beklenmektedir. Erdoğan, ziyaret sırasında Birleşmiş Milletler Barış Gücü kapsamında Güney Lübnan’da bulunan Türk askeri birliğini, ülkenin kuzeyinde bulunan Türkmen köylerini ve Türkiye’nin inşa ettiği okullar ve rehabilitasyon merkezini de ziyaret edecektir. Ziyaret için Beyrut sokakları aynen Ahmedinejat’ın ziyareti sırasında olduğu gibi konuk ülke bayrakları ile süslenmiştir. Ziyaret ülkenin genelinde memnuniyetle karşılanırken tek tepki Lübnanlı Ermenilerden gelmiştir. 100 kişilik bir Ermeni topluluğun gösterisinin yanı sıra Taşnak Partisi lideri ve Lübnan Meclisi milletvekili Pakraduniyan ziyareti eleştiren açıklamalar yapmıştır.

Türkiye-Lübnan ilişkileri son on yıllık dönemde hızlı bir gelişim göstermektedir. Bu süreç İsrail-Lübnan Savaşı’ndan sonra daha hızlı bir seyir izlemişti. Türkiye savaş sırasında ve sonrasında Lübnan’a yoğun destek vermişti. Verilen siyasi destek, yapılan ekonomik yardımlar, Türk dış politikasının Lübnan istikrarına ve krizlerin çözümüne sağladığı katkı Türkiye’nin Lübnan’daki rolünün her geçen gün artmasına neden olmuştu. Bu süreç iki ülke arasında vizelerin kaldırılmasına ve aralarında Suriye ve Ürdün’ün de bulunduğu dörtlü ortak ekonomik alanın oluşturulmasına varmıştı. Lübnan Başbakanı Saad Hariri koltuğuna oturduktan sonra ilk yurt dışı ziyaretlerinden birini Ankara’ya gerçekleştirmişti. Bu da Türkiye’nin Lübnan açısından taşıdığı önemi ve Türkiye’nin Lübnan’daki rolünü göstermesi açısından önemliydi. Ziyaret sırasında Lübnan ile sağlık, tarım, askerî işbirliği, ulaştırma ve eğitim gibi konularda 5 mutabakat zaptı imzalanmıştı. Başbakan Erdoğan’ın gezisi bu sürecin bir devamı ve iyi ilişkilerin sürdürülmesi yönündeki kararlılığın göstergesidir. Taraflar arasında serbest ticaret bölgesi kurulması için ortaklık anlaşma imzalanması ve “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi” kurulması yönünde çalışmaların yapılacağının duyurulması beklenmektedir. Böylece Suriye ile kurulan işbirliği mekanizmalarının aynısı Lübnan ile de kurulmuş olacaktır.

Ziyaret, iki ülke ilişkilerinin geleceğinin yanı sıra zamanlaması açısından kritik öneme sahiptir. Bu boyut doğrudan Lübnan’ın önümüzdeki dönem siyasi istikrarı ve Türkiye’nin bu anlamda rolü ile ilgilidir.

Lübnan Başkenti Beyrut 2010 yılının Ağustos ayı içinde Suriye ve Suudi Arabistan liderlerini birlikte ağırlamıştı. Ardından Ekim ayında İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat ülkeyi ziyaret etmişti. Bu üç ülke Lübnan siyaseti üzerinde en etkin güçlerdir ve Lübnanlı farklı gruplar güçlerini büyük ölçüde bu ülkelerden almaktadır. İki farklı kutbu destekleyen Suriye ve Suudi Arabistan’ın liderlerinin ortak ziyareti Lübnan’da istikrarın korunacağı yönünde güçlü bir işaret idi. Ahmedinejat’ın Hizbullah ve Şiiler tarafından coşkuyla karşılanan ziyareti ise gerginlik beklentilerini artırmıştı. Zira bu ziyaret Hizbullah üzerinde uluslararası baskıların yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşmişti ve İran örgütün arkasında olduğu mesajını vermişti. Örgüt üzerindeki baskıların artması ülkede istikrarsızlık beklentisi doğurmaktadır. Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikastını araştırmak üzere kurulan Lübnan Özel Mahkemesi iddianamesini yakın zamanda açıklayacaktır. Burada bazı Hizbullah üyelerinin suikastla bağlantılı olduğu iddiasının yer alacağına neredeyse kesin gözüyle bakılmaktadır. Bu da Lübnan’da yeni bir çatışma olasılığını gündeme getirmektedir. Zira Hizbullah, milletvekilleri olan ve hükümette yer alan bir siyasi parti olmanın yanı sıra kendi silahlı gücü olan bir örgüttür. Esas gücünü de Şii halkın desteğinden ve silahlı gücünden almaktadır. 2008 yılında Lübnan hükümetinin Hizbullah’a ait iletişim ağının kaldırılması kararını alması, Hizbullah’ın buna itiraz etmesi ve hükümetin geri adım atmaması neticesinde örgüt başkent Beyrut’u işgal etmiş, siyasi liderlerin evlerini kuşatmıştı. Süreç bölge aktörlerinin araya girmesi sonucunda Hizbullah lehine sonuçlanan Doha Uzlaşısı ile sonuçlanmıştı. Lübnan Özel Mahkemesi’nin iddianamesinin yayınlanması ve Hizbullah’ın sorumlu tutulması benzer bir olayı tetikleyebilir. Böyle bir durumda üst düzey Hizbullah üyelerinin mahkeme önüne çıkarılması gündeme gelecektir. Örgüt böyle bir çağrıya kesinlikle uymayacağını ifade etmektedir. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah geçen hafta içinde “Mücahitlerimize uzanacak elleri keseriz” diyerek hem uluslararası topluma hem de Lübnan’daki rakiplerine sert bir mesaj yollamıştı. Lübnan hükümetinin büyük bölümü ve Başbakan Saad Hariri suikastın sorumlularının ortaya çıkarılmasını istemekte ve Mahkeme sürecini desteklemektedir. Bu nedenle Hizbullah ile iktidar arasında yeni bir sorun alanı doğacak ve bu kutuplaşma, 7 Mayıs 2008 tarihinde olduğu gibi silahlı çatışma riskini beraberinde getirecektir.

Suriye ve Suudi Arabistan, Lübnanlı taraflar arasında gerginliğe çözüm bulmak için bir anlaşma üzerinde çalışmaktadır. Bunun yanı sıra Lübnan Başbakanı Saad Hariri gelecek hafta içinde İran’a bir ziyaret gerçekleştirecektir. Bütün bu gelişmeler istikrarsızlık beklentilerinin arttığı dönemde, gerginliğe şiddete başvurmadan çözüm bulma çabalarının ürünüdür. Başbakan Erdoğan’ın ziyareti de işte böyle bir ortamda gerçekleşmektedir. Türkiye ziyaret ile Lübnan’da çatışan taraflar arası dengeleyici, istikrara katkı yapan rolünü etkin bir şekilde oynamaya devam edeceğini göstermektedir. Türkiye, ilişkilerin geliştiği on yıllık dönemde Lübnan’daki kutuplaşmada tarafsız kalarak ancak sorun alanlarına doğrudan müdahil olarak etkin ve güvenilir bir konum elde etmiştir. Bu rol İran, Suudi Arabistan ve Suriye’nin oynadığı rolden farklı ama ülkenin istikrarı açısından bütün grupların ihtiyaç duyduğu bir roldür. İran, Suudi Arabistan ve Suriye; Lübnanlı gruplar ile patronaj ilişkisi kurarak doğrudan etkinlik kurmaktadır. Türkiye ise Lübnanlı gruplar üzerinde bu ülkeler kadar etkinliğe sahip olmamakla birlikte neredeyse tümü ile yakın ilişkiler kurabilmektedir. Ayrıca bölgesel bir güç olarak sayılan ülkeler üzerinde yaptırım gücü bulunmaktadır. Başbakan Erdoğan istikrarsızlık beklentilerinin arttığı bu günlerde gerçekleştirdiği ziyaret ile etkin yatıştırıcı rolünü oynamaya devam edeceğini göstermektedir. Lübnanlı birçok siyasi oluşumun lideri de ziyaretin ülkedeki tansiyonun düşmesine yardımcı olacağını ifade etmiştir.

Başbakan Erdoğan’ın ziyarete ilişkin verdiği mesajlar da Türkiye’nin bahsi geçen rolüne uygun şekilde verilmiştir. Erdoğan, Lübnan’ın As-Safir gazetesinde yayımlanan mülakatında “Lübnan’da bir iç savaşa izin vermeyiz” ifadelerini kullanmıştır. Gezi sırasındaki açıklamaları da ülkedeki hassas dengeleri gözetir biçimdedir. Hariri suikastına ilişkin sorulara “henüz ortada delil olmadan bazılarının suçlanmasının yanlış olduğu” yanıtını vermiştir. Erdoğan’ın Hizbullah dahil tüm siyasi oluşumlarla da görüşmesi beklenmektedir. Bu görüşmelerde taraflara “gerginliği artırmayın” mesajı verilecektir.

Lübnan’ın siyasi istikrarı ve Türkiye-Lübnan ilişkileri açısından önem taşıyan ziyaretin ardından henüz resmi olarak açıklanmamakla birlikte Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Aralık ayının ortalarında Lübnan’ı ziyaret etmesi beklenmektedir. İkili ilişkilerde gelişme, Türkiye’nin Lübnan’daki rolünün pekişmesi ve Türkiye’nin Lübnan’da istikrarı koruma yönündeki çabaları bu ziyaret ile sürecektir.

Friday, October 15, 2010

İran, İsrail Sınırına Uzandı: Ahmedinejat’ın Lübnan Ziyareti

İran lideri Ahmedinejat, Lübnan’a tarihi nitelikte bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Lübnan, İran dış politikasında merkezi öneme sahip olmasına rağmen Ahmedinejat Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasından bu yana ilk kez Lübnan’a ayak basmıştır.

Ahmedinejat, bölge ve dünya tarafından yakından takip edilen ziyareti sırasında Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman, Başbakan Saad Hariri ve Meclis Başkanı Nebih Berri ile bir araya gelmiştir. Ziyaretinin ikinci gününde ise Beyrut’ta İran Büyükelçiliği’nde Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ile görüşmüştür. Ziyaret sırasında İran ve Lübnan arasında ekonomik ve doğal kaynaklar alanında işbirliğini öngören anlaşmalar imzalanmıştır. İran, su ve enerji projelerine finansman desteği verme konusunda taahhütte bulunmuştur. Bunun yanı sıra Lübnan ordusu ile silah anlaşması imzalanması gibi işbirliği olanakları ele alınmıştır.

İran lideri ziyaretinin ikinci gününde, 2006 Savaşı’nda Hizbullah-İsrail çatışmalarına sahne olan Güney Lübnan’daki Bint Jbeil kentini ziyaret etmiştir. Bu kent savaş ertesinde İran’ın mali yardımları ile yeniden inşa edilen birçok yerleşim birimlerinden biridir. Ahmedinejat bir futbol stadyumunda binlerce Şii Lübnanlı önünde İsrail’e sadece birkaç kilometre uzaklıkta yaptığı konuşmada sert mesajlar vermiştir. İranlı lider “direnişiniz, sabrınız ve azminizin tüm düşman tankları ve uçaklarından daha güçlü olduğunu kanıtladınız. Tüm dünya şunu bilmelidir ki Siyonistler yok olacaktır” ifadelerini kullanmıştır. Muhtemelen İsrail, sınırlarının sadece dört kilometre ötesinde binlerce kişinin İran bayrakları sallayarak dinlediği bu sert İsrail karşıtı konuşmayı kaygı ile takip etmiştir. Bu durum İran’ın İsrail sınırlarına Şii Lübnanlılar vasıtasıyla uzanmasını göstermesi açısından son derece önemlidir.

Ahmedinejat’ın ziyareti Lübnan halkı ve siyasileri arasındaki bölünmeyi belirgin şekilde ortaya koymuştur. Lübnanlı Şiiler, Hizbullah ve Emel Hareketi ziyareti büyük sevinçle karşılarken, Sünniler ve Saad Hariri’nin liderlik ettiği Gelecek Hareketi ziyareti kaygıyla takip etmiştir. Bu yaklaşım farklılığı Ahmedinejat’ın havaalanında Hizbullah milletvekilleri ve Emel lideri Nebih Berri tarafından karşılanmasından Beyrut sokaklarında sadece Şiilerin destek gösterileri altında dolaşmasına kadar net olarak görülmüştür. Ziyaret boyunca Beyrut’un ve Güney Lübnan’ın her köşesinde İran bayrakları, Humeyni ve Ali Hamaney posterleri asılı kalmıştır. Hizbullah’a bağlı Al-Manar televizyonu ziyarete ilişkin yayınlarında Ahmedinejat’ı “lider ve patron (master)” olarak tanımlamıştır. İran liderinin karşılanış biçimi, İran’ın Lübnan’daki etkinliğini göstermesi açısından da önemlidir. Ziyaretin ülkedeki Şiiler ve Hizbullah üzerinde olumlu etkisinin olacağı ve bu kesimleri cesaretlendireceğini söylemek mümkündür.

Ziyaret, Şiiler dışında kalan kesimler üzerinde ise kaygıya neden olmuştur. Sünnilerin çoğunlukta olduğu Trablus kentine asılan Ahmedinejat posterlerinin üzerine çarpı işaretleri çizilmiş, Sünni halk ziyareti “Lübnan’a değil Hizbullah’a gerçekleştirilmiş” olarak değerlendirmiştir. Siyasal alanda ise başta 14 Mart İttifakı olmak üzere ziyarete tepki gelmiş, koalisyon koordinatörü Fares Souaid, “ziyaret ile Beyrut’un, İran’ın etkisi altında ve Akdeniz’de bir İran üssü olduğunun” ima edilmeye çalışıldığını belirtmiştir.

İran lideri ziyareti öncesinde S. Arabistan, Suriye ve Ürdün liderlerini arayarak “ülkedeki ortamı germek veya Hizbullah’ın kontrolü ele geçirmesini sağlamaya yardımcı olmak gibi bir amacının olmadığını” belirtse de Lübnan ziyareti Arap rejimlerinde rahatsızlık yaratmıştır. Suriye dışındaki Arap ülkeleri açısından bakıldığında ziyaret iki açıdan kaygı unsurudur. Birincisi Şiilik ekseninde Ortadoğu’da artan İran etkinliğinden çekinilmektedir. İkinci neden içsel kaygılara dayanmaktadır. Hizbullah’ın yükselişinin, İran desteği ile Sünni Arap çoğunluğun bulunduğu ülkelerde silahlı Şii grupların ortaya çıkmasını cesaretlendireceğinden endişe duyulmaktadır.

Ziyareti en yakından takip eden ülkeler ise kuşkusuz ABD ve İsrail olmuştur. ABD, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Philip Crowley aracılığı ile ziyaretten duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir. Crowley, “İran’ın Hizbullah gibi örgütlerle kurduğu ilişki vasıtası ile Lübnan’ın egemenliğini zayıflattığını” belirtmiş ve geziyi “provokasyon” olarak nitelendirilmiştir. İsrail Başbakanı Netanyahu ise ziyareti “Lübnan, İran rejiminin bir uzantısı haline dönüşüyor” sözleri ile yorumlamıştır. Bu yaklaşım tam resmi yansıtmamakla birlikte, İsrail algılamasını göstermesi ve Lübnan’ın ne derece İran kontrolüne geçtiğini göstermesi açısından önemlidir.

Ziyareti her şeyden önce Suudi Arabistan Kralı Abdullah ve Suriye Lideri Beşar Esad’ın ağustos ayı içinde gerçekleşen tarihi Beyrut ziyaretine bir karşılık olarak görmek gerekmektedir. 2006 İsrail-Lübnan Savaşı’nın ardından sürekli gerilen Suudi Arabistan-Suriye ilişkileri son bir yıl içinde yumuşama eğilimi içine girmişti. Bu sürecin son ayağını ise tartışmanın merkezinde yer alan Lübnan’a iki ülke liderinin düzenlediği ortak ziyaret oluşturmuştu. Suudi Arabistan açısından bu ziyaret, Lübnan’da İran etkinliğinin Hizbullah vasıtasıyla gittikçe artması sürecini Suriye aracılığı ile dengeleme çabasıydı. Suriye açısından ise, İran ve Hizbullah ile yakın ilişki içinde olsa da uzun bir dönem kendisinin kontrolünde olan ve 2005 sonrasında rolünü İran’a kaptırmaya başlayan Suriye’nin eski rolünü Suudi Arabistan desteği ile yeniden kazanma çabası olarak yorumlanabilirdi. İran, ziyaret ile iki ülkenin bu çabasına karşılık Lübnan’daki rolünü koruyacağı mesajını vermektedir. Lübnan’daki taraftarlarına desteğinin devam edeceğini göstermeye ve safları sıkılaştırmaya çalışmaktadır. Ziyaret, Şii halk ve Hizbullah’a verilen desteğin artarak devam edeceğinin de göstergesidir. İran, Hizbullah’ın arkasında olduğunu göstererek örgütün ülke içindeki konumunu da güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

İran, ikinci olarak İsrail ve ABD’ye mesaj vermeye çalışmaktadır. Ahmedinejat ziyaretinin ikinci gününde Lübnanlı Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Güney Lübnan bölgesine giderek ülkesinin İsrail sınırlarına dayandığını göstermeye çalışmaktadır. İran’ın Hizbullah vasıtasıyla İsrail karşısında sağladığı etkinlik, İsrail ve Amerika açısından en başta gelen caydırıcı güçtür. İran, olası bir İsrail-ABD saldırısı ya da nükleer silah üretimi iddiası nedeniyle baskıların yoğunlaşması durumunda verilecek ilk karşılık Hizbullah üzerinden olacaktır. İran, Ahmedinejat’ın Güney Lübnan ziyareti ile bu mesajı daha vurgulu bir şekilde vermeye çalışmaktadır.

Ahmedinejat’ın ziyareti zamanlama açısından da kritik bir dönemde gerçekleşmektedir. 2005 yılında Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’nin öldürülmesini araştırmak için Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Lübnan Özel Mahkemesi yakın zamanda iddianamesini açıklayacaktır. Hizbullah iddianamede büyük ihtimalle suikasttan sorumlu tutulacaktır. Böyle bir gelişme yaklaşık iki yıldır nispeten sakin bir dönem geçiren Lübnan’da istikrarın yeniden bozulmasına neden olacaktır. Ülkede bir Sünni-Şii çatışmasını tetiklemesinin yanında ulusal birlik hükümetinin de devrilmesine yol açabilir. Hizbullah bu mahkemenin tamamen siyasal amaçlı olarak hareket ettiğini savunmaktadır. Örgüt, Lübnan hükümetinin mahkemeyi tanımadığını açıklamasını istese de bu pek mümkün gözükmemektedir. Saad Hariri liderliğindeki hükümette 14 Mart İttifakı’nın ağırlığı bulunmaktadır ve bu kesim Lübnan Özel Mahkemesi ile işbirliği yapılmasını istemektedir. İran liderinin ziyaretinin, Hizbullah üzerindeki baskıların artmasının beklendiği bir dönemde gerçekleşiyor olması anlamlıdır. İran böylece Hizbullah’ın Hariri soruşturması nedeniyle herhangi bir zayıflatılma girişimine engel olmaya çalışmakta ve Hizbullah’ın üzerine gidilmesi durumunda ülkede istikrarsızlığın baş gösterebileceği mesajını da vermeye çalışmaktadır.

Monday, September 27, 2010

Afganistan Meclis Seçiminde Vardak

Afganistan halkı, 18 Eylül 2010 tarihinde 34 vilayette önümüzdeki dönem Wolesi Jirga’da (Afganistan Ulusal Meclisi) görev alacak 249 milletvekilini belirlemek üzere sandık başına gitti. Seçimin ilk sonuçlarının 8 Ekim’de, kesin sonuçlarının ise 30 Ekim’de açıklanması beklenmektedir. 2.500’den fazla adayın yarıştığı seçimlerin 2010 yılının Mayıs ayında yapılması planlanıyordu. Ancak, 2009 devlet başkanlığı seçiminde yaşanan hilelerin önlenmesine için reformların yapılması, seçimin bahar aylarında gerçekleşen askeri operasyonlar ile çakışması olasılığı ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (ISAF)’nün erteleme konusunda hükümete baskı yapması neticesinde seçimler Eylül ayına ertelenmişti.

ABD açısından seçimin başarısı Afganistan’da işlerin yolunda gittiğini göstermek açısından büyük önem taşıyordu. Beyaz Saray, seçimin hemen ertesinde yaptığı ilk açıklamada “Afgan halkının tüm olumsuzluklara rağmen seçimlere katılması nedeniyle takdire değer bir davranış sergilediği ve başta hükümet olmak üzere güvenlik güçlerinin tebrik edildiği”ni ifade etmiştir. Ancak bu ifadeye rağmen Meclis seçiminin Taliban’ın boykot çağrısı ve seçimi sabote etme çabalarının gölgesinde gerçekleştiğini söylemek mümkündür.

Seçim günü Afganistan genelinde 400’e yakın olay gerçekleşmiştir. Bu olaylarda 9’u görevli 6’sı sivil olmak üzere toplam 15 kişi hayatını kaybetmiştir. Taliban ülke genelinde 200’ün üzerinde roket atar saldırısı düzenlemiştir. İlginç nokta olayların beklentilerin aksine Taliban’ın etkili olduğu güney vilayetlerinde değil kuzey vilayetlerinde yoğunlaşmış olmasıdır. Afganistan Milli Savunma Bakanı bu durumu “güneyde görev alan NATO güçlerinin başarılı operasyonlarının neticesi” olarak açıklasa da Taliban’ın zaten kontrol ettiği güney bölgelerden ziyade enerjisini kuzeye harcama yönünde bir çaba içinde olduğu yorumu da yapılabilir. Zira güvenlik nedeniyle güney vilayetlerinin birçoğunda zaten sandıklar dahi açılmamıştır. Sandıkların açılmamasını sadece halkın Taliban’ın tehditlerinden korkmasının bir sonucu olarak yorumlamak da doğru olmayabilir. Güvenlik riskinin yanı sıra güneyde çoğunluğu oluşturan Peştun halkının önemli bir bölümünün Taliban’a destek verdiğini ve gönüllü olarak Taliban’ın seçimi boykot çağrısına uyduğunu söylemek mümkündür.

ABD ve Afgan yönetimin seçimi başarılı gösterme çabalarına karşın birçok açıdan seçimin meşruiyeti sorgulamaya açıktır. Her şeyden önce seçime katılım son derece düşük seviyede kalmıştır. Afganistan Bağımsız Seçim Komisyonu tarafından yapılan açıklamada ülke genelinde 5355 seçim sandığının açıldığı ancak bu sayının planlanan sandık sayısından 542 adet daha az olduğu ve açılmayan sandıkların 153’ünün güvenlik nedeniyle açılmadığı bildirilmiştir. Toplam 3.642.444 seçmen oy kullanmış ve katılım yaklaşık %40 seviyesinde kalmıştır. Birleşmiş Milletlere göre seçimin başarılı sayılabilmesi açısından en az 5-7 milyon arasında seçmenin oy kullanması gerektiği ancak güvenlik nedeniyle bu sayının oldukça altında bir katılım olduğu belirtilmiştir. Özellikle kadınların katılımı çok düşük seviyede kalmıştır. Bunda Taliban tehditlerinin yanı sıra erkeklerin eşleri ve kızlarına oy kullanmasına izin vermemesi de etkili olmuştur. Bunun yanı sıra hem seçim öncesi süreçte hem de seçim sırasında yaşanan hileler seçime damgasını vurmuştur. Seçim öncesinde önemli sayıda Afgan vatandaşın para karşılığı oylarını sattığı basında yer almıştır. Birçok eyalette, evlerinden çıkmalarına izin verilmeyen kadınların yerine oylarını eşlerinin kullanması, güvenlik sebebiyle sandıkların açılamaması önemli sorunlar olarak ön plana çıkmıştır. Parmaklara sürülen mürekkebin standart olmamasından kaynaklanan nedenlerle birçok kişi birden fazla oy kullanmıştır. Oy kullananların parmaklarına sürülen mürekkep ile ilgili yapılan ihbar ve şikayetlerin sayısı ülke genelinde 200’ü geçmiştir. Toplam sandık sayısının neredeyse yarısını oluşturan 2950 adet sandıkta şikayetlere rastlanmıştır. Tüm bu olaylar seçimin güvenirliğine gölge düşürmüştür.

Afganistan’da barış ve istikrar için en başından beri çok yönlü ve kapsamlı şekilde gayret gösteren Türkiye, seçimlerin başarıyla gerçekleştirilmesi için Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından oluşturulan fona iki milyon dolar katkıda bulunmuş, seçimleri izlemek üzere de Afganistan’a bir seçim gözlem heyeti göndermiştir. 9 kişiden oluşan Türk gözlemci ekibi içinde ORSAM’dan iki uzman iki farklı bölgede (Vardak ve Mezar-ı Şerif) gözlemcilik misyonunu yerine getirmiştir. 9 kişilik Türk gözlemci grubu Başkent Kabil, Belkh vilayetinin merkezi Mezar-ı Şerif, Cevizcan vilayetinin merkezi Şibirgan ve Vardak vilayeti merkezi olmak üzere toplam 4 farklı bölgede görev almıştır.

Vardak merkez, coğrafya ve nüfus açısından nispeten küçük bir yerleşim birimi olmasına rağmen stratejik öneme sahiptir. Taliban’ın merkezi konumundaki Kandahar ile Başkent Kabil arası yol Vardak üzerinden geçmektedir. Dolayısıyla Vardak, Taliban açısından Başkent Kabil’e karşı operasyonların en önemli üssü konumundadır. Ayrıca ABD’nin Pakistan üzerinden gelen lojistiği Kandahar yolu üzerinden Vardak’a ve oradan Kabil’e ulaşmaktadır. ABD’ye zarar verebilmek açısından da Vardak önem taşımaktadır. Vardak merkeze bağlı 8 vilayet bulunmaktadır ve bunların yarısı tamamen Taliban kontrolü altında bulunmaktadır. Bu bölgelere ne Afgan ne de Amerikan güçlerinin giremediği ifade edilmiştir. Bu ilçelerde görev yapan kamu personeli de büyük ölçüde Taliban’a çok uzak olmayan isimlerden oluşmaktadır. Hatta Taliban’ın buralarda kendisine bağlı resmi olmayan gölge valileri, emniyet müdürleri görev yapmaktadır. Yani Vardak’ın kırsalının büyük bölümünde fiili hakimiyetin Taliban’ın elinde olduğunu söylemek mümkündür. Vardak’ta genel güvenlik durumunun kötü olduğu söylenebilir. Vardak merkezde bulunan Amerikan PRT’sine düzenli bir şekilde Taliban saldırıları gerçekleşmektedir.

Vardak nüfusunun önemli bir kısmı Peştunlardan oluşmaktadır. Taliban’ın büyük ölçüde Peştunlar tarafından desteklenen bir hareket olması Vardak’ta bu kadar etkin olmasının en önemli nedenlerinden biri olduğu söylenebilir. Afganistan’daki Peştun bölgeleri Vardak ile başlamakta ve güney vilayetlere doğru yayılmaktadır. Toplumun muhafazakar yapısı da dikkate alındığında örgüt, Afganistan’ın özellikle Peştun bölgelerinde bir baskı yönetimi olarak görülmenin ötesinde sosyal yapının bir ürünüdür.

Vardak vilayetine 5 kişilik milletvekili kotası ayrılmıştır. Kadınlar için uygulanan pozitif ayrımcılık gereği 5 milletvekilinden ikisinin bayan olması gerekmektedir. Yani bayan adaylar kendi arasında yarışarak en fazla oyu alan iki bayan aday Meclis’e girecektir. Bu nedenle bayanlar çok daha az oy sayısı ile Meclis’e girme imkanına sahiptir. Geçen dönem Vardak vilayetinden Meclis’e giren beş milletvekilinden 3’ü Hazara 2’si Peştun kökenliler arasından seçilmiştir. Peştunların Taliban’ın boykot çağrısına uymaları ya da korku nedeniyle sandığa gidememeleri nedeniyle Hazara kökenli adayların kazanma şansı yükselmektedir. Bu seçimde de Vardak vilayetinden seçimlere katılan 37 adaydan çoğunluğunu Peştun ve Hazara kökenli adaylar oluşturmaktadır.

Seçim günü güvenlik gerekçesi ile Türk gözlemci ekibinin ziyaret ettiği seçim merkezi iki adet ile sınırlı tutulmuştur. Seçim merkezlerinde erkekler ve bayanların kullanımı için birbirinden ayrı iki seçim istasyonu oluşturulmuştur. Taliban, halkın seçime katılımını engellemek amacıyla seçim günü toplamda 10 roket saldırısı düzenlemiştir. Seçim merkezlerinde bayanlar için ayrı bir üst arama yeri oluşturulmuştur. Bunun nedeni de bayanların Afgan yerel kıyafetleri içinde daha rahat intihar saldırısı gerçekleştirme olasılığıdır. Vardak’ta gerçekleştirilen sınırlı gözlem ışığında genel anlamda oy kullanma prosedürlerinin yerine getirildiği ve kurallara uyulduğunu söylemek mümkündür. Halkın roket saldırılarına verdiği tepkiyi anlamak açısından ilginç bir tespit oy kullanma sırasının son derece yoğun olduğu bir anda seçim merkezine çok yakın bir noktaya gerçekleşen roket saldırısının ardından Afgan seçmenlerin neredeyse hiçbir tepki vermeksizin sıralarını bozmadan oy kullanmaya devam etmeleri olmuştur. Bu durum iki nedene bağlanabilir. Birincisi halk uzun yıllardır bu tarz saldırıların, bomba seslerinin arasında yaşadığı için durumu normal karşılamaktadır. İkincisi ise Taliban’ın doğrudan kendilerine yani sivil halka yönelik bir saldırı düzenlemeyeceği, sadece korkutma amaçlı roket saldırıları düzenlediğine olan inanç olabilir.

Afganistan ve Vardak’ta bulunulan süre içinde Türkiye’nin varlığı konusundaki gözlemler ve yetkililerle yapılan görüşmelere neticesinde elde edilen sonuçlar şu şekildedir. Türkiye’nin Afganistan’da dört yerde varlığı bulunmaktadır. Kabil’de Büyükelçilik ve askeri birlik, Mezar-ı Şerif’te Konsolosluk, Şibirgan ve Vardak’ta da İl İmar Ekibi (Provincial Reconstruction Team-PRT) görev yapmaktadır. Türkiye’nin Vardak’ta görev yapan PRT’si hem merkezde hem de vilayetin 8 ilçesinde son derece önemli projelere imza atmış durumdadır. PRT’lerin temel amacı Afgan kamu otoritesini güçlendirmektir. Bu çerçevede hem eğitimler verilmekte hem de altyapı inşası ya da var olanın iyileştirilmesi yönünde projeler yürütülmektedir. Vardak’ta bulunan Türk askeri unsur sadece PRT’nin güvenliğini sağlamakla görevlidir. Türkiye, Afganistan’a yıllık 200-250 milyon dolar arası bir yardım paketi sunmaktadır. Vardak PRT’nin de yıllık 5 milyon dolar civarında bir bütçesi bulunmaktadır. Bu bütçe çerçevesinde okul, poliklinik, kamu binası ve soğuk hava deposu inşa etmekte ya da tadilatlarını yapmaktadır. Ayrıca diğer bir fon ile de kapasite geliştirme gibi küçük yardımlar yapılmaktadır. Projelerin yanı sıra eğitim, güvenlik, sağlık gibi konularda Afgan kamu görevlilerine eğitim verilmektedir. Vardak Türk PRT’sinin yaptırdığı okullarda Türkçe dersleri verilmektedir. Türk polisleri Afgan polislerine eğitim vermekte ve kamu otoritesinin güçlendirilmesi yönünde önemli işlere imza atmaktadır. Türkiye, kimliği sayesinde küçük yatırımlarla büyük etkiler yaratabilmektedir.

Vardak’ta Türk varlığına yönelik doğrudan bir tehdit bulunmamaktadır. Türkiye açısından risk faktörü ABD PRT’si ya da diğer unsurlarına yönelik saldırılarda yanlışlıkla saldırının hedefi olabilmektir. Türk PRT’sinin çok yakınında bulunan Amerikan PRT’sine nerdeyse her gün düzenli olarak Taliban’ın roket saldırıları gerçekleşmektedir. Yakın bir süre önce roketlerden biri yanlışlıkla çok yakında bulunan Türk PRT’sine düşmüştür. Herhangi bir yaralanma ya da ölümün yaşanmadığı bu gibi olaylar Türk unsurlar açısından en önemli risk faktörüdür.

Türkiye’nin ISAF bünyesinde bulunması ve PRT’ler aracılığı ile yürüttüğü çalışmalar Afganistan’a verilen desteğin ötesinde anlam taşımaktadır. Afgan halkı ve yetkilileri açısından Türkiye ayrı bir konuma sahiptir. Tarihsel bağların yanı sıra ortak dini inanç, muhafazakar Afgan toplumunun Türkiye algısını olumlu etkilemektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin ISAF bünyesinde yer alması Afgan halkının gözünde ISAF misyonunun meşruiyetinin artırılması, ISAF’a yönelik tepkilerin azaltılması yönünde önemli rol oynamaktadır.

Parliamentary Elections in Afghanistan and our Observations on Wardak

On September 18, 2010 the Afghan nation in 34 provinces went to polls to designate 249 deputies to be assigned in Wolesi Jirga (Afghanistan National Assembly) for the next period. On October 8, the first results; and on October 30, the ultimate results of the elections are expected to be declared. The elections in which more than 2.500 candidates were competing, was planned to be realized on May 2010. However, as a result of the reforms carried out to prevent the frauds as experienced during the 2009 presidential elections; the overlapping possibility of the election with the military operations during the spring; and the pressure of the International Security Assistance Force (ISAF) on the government for postponing, the elections were put off to September.

The achievement in the election was quite important for the U.S. to prove that everything was going right in Afghanistan. In the first remarks after the elections, White House stated that “despite all the negations, the Afghan displayed a noteworthy behavior as they participated in the elections and that particularly the government, all the security forces were congratulated.” But despite this statement, it is possible to say that the Parliamentary Elections were overshadowed by Taliban's boycott call and efforts to sabotage the election.

On the election day, so 400 incidents took place throughout Afghanistan. During the events 15 people, 9 of which were officials and 6 of which were civilians, lost their lives. Taliban organized over 200 rocket attacks throughout the country. Which is interesting is that the events were intense in the northern provinces but not in the southern provinces where Taliban is active unlike the expectations. Although the Afghan Minister of National Defense defines the case as “the result of the effective operations of NATO forces in the South”, to comment on the issue as Taliban was making effort to work off his energy for the North rather than for the southern regions where he already had control, is also possible. Because, in most of the southern provinces, the voting boxes were not opened for the security measures. Interpreting that the voting boxes were not opened, only because of the people's fear from Taliban's threats may not be right either. Besides the security risk, it is possible to say that a considerable part of the Pashtun people constituting the majority in the South, backed Taliban and voluntarily obeyed Talibans boycott call for the election.

Although the U.S. and the Afghan administration want to show the elections as successful, the legitimacy of the election is open to discussion. Before all, the electoral turnout is quite low. According to the statements of Independent Election Commission of Afghanistan, 5355 ballot boxes were opened throughout the country, but 542 boxes were lack than the planned number and 153 of the ballot boxes were not opened because of the security measures. 3.642.444 electorate in total went to polls and the turnout at the election was 40%. According to the UN, to consider the election as successful, at least 5-7 million electorate needed to vote but because of the security measures, the electoral turnout was far above. Especially female turnout remained at a very low level. Besides Taliban's threats, that the men didn't allow their wives and daughters to vote was also effective on this. Moreover, the frauds realized both before and during the election process left their marks on the election. That before the elections, a considerable amount of Afghan citizen sold their votes for money appeared on press. The fact that the husbands voted on behalf of their wives who were not allowed to go out, and that the ballot boxes weren't opened because of the security measures stood out as major issues. As the ink, applied on the fingers were not standard; lot's of people voted more than once. The number of notices and complaints related to ink applied to the fingers of electorates throughout the country were over 200. There were complaints in 2950 ballot boxes linked with this ink issue, which are almost the half of the total ballot boxes. All these events overshadowed the credibility of the election.

Turkey, which has paid a multifaceted and extensive effort for peace and stability in Afghanistan since the beginning, has contributed two million dollars to the fund created by UNDP for an effective election period, and to watch the elections she sent an electoral observation delegation to Afghanistan. Among this Turkish observation delegation composed of 9 people, two experts from ORSAM performed their observation tasks in two different regions (Wardak and Mazar-e Sharif). The 9-person Turkish observation group took charge in 4 different regions in total which are; the capital Kabul, the capital of Balkh province Mazar-e Sharif, the capital of Cevizcan Province Shibirgan and Wardak Province District.

Although Wardak is a relatively small settlement in terms of geography and population, it has a strategic importance. Wardak is situated on the way between Kandahar which is the headquarter of Taliban, and the capital Kabul. So, it can be said that Wardak is the most significant home base for Taliban in his operations against the capital Kabul. Also, the logistic of the U.S. reaches to Wardak by passing by Pakistan and Kandahar highway, and from Wardak it reaches to Kabul. In terms of damaging the U.S., Wardak is quite important. There are 8 provinces connected to Wardak center, and the half of them are completely under the control of Taliban. It has been stated that neither Afghan nor the U.S. forces could enter into these regions. The civil servants working in these provinces are composed of people who are not that far from Taliban to a large extent. In fact, Taliban has his own unofficial shadow governors, chief constables here. Thus, we can say that Taliban has the actual control over the considerable part of Wardak's rural area. It's possible to say that the general security in Wardak is in a bad condition. Taliban attacks on the U.S. PRT, found in Wardak center on a regular basis.

A major part of the Wardak population is composed of Pashtuns. We can say that Pashtuns great support is one of the biggest reasons why Taliban is that much effective in Wardak. Pashtun regions in Afghanistan begin with Wardak and spread towards the southern provinces. When the conservative nature of the community is considered, the organization is the result of a social structure, beyond to be seen as a despotism especially in Pashtun regions of Afghanistan.

5-person deputy quota is reserved for Wardak province. Two of the five deputies have to be female by positive discrimination, applied for women. So, two female candidates who get the highest amount of votes by competing among themselves are going to get into parliament. Therefore, women can get into the parliament by much less poll. Last year, among five deputies getting into the parliament from Wardak province; 3 of the deputies were elected among Hazara origins and 2 of them from Pashtun origins. That the Pashtuns responded to the boycott call of Taliban, or that they couldn't vote because of fear increase the chance of Hazara-origin candidates to win. In this election, most of the 37 candidates participating in the elections from Wardak province are of Pashtun and Hazara origin candidates.

For the security measures on the election day, the number of election centers that Turkish observation group visited was limited to two. In the election centers, two different election stations were formed for men and women separately. On the election day, Taliban organized 10 rocket attacks in total, to prevent the electoral turnout of the people. In the election centers, a separate body research section was created for women. Because, one can commit a suicide attack more easily in an Afghan traditional female outfit. In the light of limited observation carried out in Wardak, we can say that voting procedures were accomplished and the rules were obeyed in general terms. To understand the reaction of the people towards the rocket attacks: After a rocket attack to a quite close point to the election center where there were a lot of people waiting to vote at that moment, all of the Afghan electorates continued to vote almost without any reaction. This may have two reasons. Firstly, because the people do not find the situation odd as they live within these kinds of attacks for years. Secondly, because they know that Taliban wouldn't organize an attack directly against them, in other words to the civilians; and the belief that the target of these rocket attacks could only be to scare away.

The consequences obtained as a result of the observations on Turkey's existence during the presence in Afghanistan and Wardak, and as a result of the negotiations with the authorities are as following: Turkey's existence is in four different places of Afghanistan. An Embassy and a troop unit in Kabul, a Consulate in Mazar-e Sharif and a Provincial Reconstruction Team (PRT) in Wardak and Shibirgan carry out their duties. Turkey's PRT working in Wardak has accomplished tremendously important projects both in the center and in 8 counties of the Province. The essential target of PRT's is to strengthen the Afghan government. Within this framework, both people are trained and the projects are conducted either to build an infrastructure or to ameliorate the existent one. Turkish troop unit in Wardak is only responsible for ensuring the security in PRT. Turkey offers yearly around 200-250 million dollar aid package to Afghanistan. And Wardak PRT has a yearly budget of around 5 million dollars. Within this budget, they build school, polyclinic, public building and cold storage depots, or they do some amendments. Besides, some little helps are carried out such as capacity building with another fund. Besides the projects, Afghan public servants are trained on subjects like education, security, health. Turkish courses are given in the schools which are established by Wardak Turkish PRT. Turkish policemen train their Afghan colleagues, and they carry out significant works on strengthening the public authority. Turkey can go over big by little investments thanks to her identity.

There's no any direct threat towards the Turkish existence in Wardak. The risk for Turkey is the possibility of being the target during attacks on the U.S. PRT or on the other elements by mistake. Almost everyday, Taliban rocket attacks are carried out against the U.S. PRT which is quite near to the Turkish PRT on a regular basis. Recently, one of the rockets has fallen on the Turkish PRT which is so near to the area by mistake. These kinds of events where no injuries or death take place are major risk factors for the Turkish units.

The fact that Turkey is found within ISAF and the the works that Turkey carries out through PRTS's mean beyond the support given to Afghanistan. For the Afghan people and officials, Turkey has a different position. Besides the historical ties, common religious belief affect Turkish perception of the conservative Afghan society in a positive way. Thus, Turkey's existence within the ISAF plays a key role on the increase in legislation of the ISAF mission in the eyes of the Afghan people, and on the decrease of the reactions against the ISAF.

Thursday, August 12, 2010

Suriye Lübnan’a Geri mi Dönüyor?

Suriye lideri Beşar Esad ve Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Şam’da bir araya geldikten sonra birlikte Lübnan’ın başkenti Beyrut’a tarihi bir ziyaret düzenlediler. Ziyareti önemli kılan üç unsur bulunmaktadır. Birincisi Suudi Arabistan Kralı’nın 53 yıl aradan sonra ve Beşar Esad’ın da 2005 yılında Suriye askerlerini ülkeden çektikten sonra ilk kez Lübnan’a ayak basmalarıdır. Diğer unsur Suudi Arabistan ve Suriye’nin Lübnan üzerinde doğrudan etkiye sahip ülkeler olmasından kaynaklanmaktadır. İki ülke liderinin birlikte Beyrut’a gitmiş olması Lübnan’ın istikrarı ve geleceği açısından önemli ipuçları taşımaktadır. Üçüncüsü zamanlama ile ilgilidir. Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikastını araştırmak için kurulan Lübnan Özel Mahkemesi ilk iddianamesini yakın zamanda açıklayacaktır. Basında çıkan haberlere göre iddianamede Hizbullah üyeleri büyük ihtimalle suikastla bağlantılı gösterilecektir. Bu durumda örgütün üst düzey üyelerinin mahkemeye ifade vermek üzere çağrılması gündeme gelecektir. Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah böyle bir talebe kesinlikle uymayacaklarını ifade etmiştir. Dolayısıyla iddianamenin ülkede 2008 Doha Uzlaşısı’ndan bu yana devam eden istikrar ortamını bozması beklenmektedir. Ziyaret iddianamenin açıklanmasına kısa bir süre kala gerçekleşmiştir ve bu nedenle zamanlama açısından kritik öneme sahiptir.

Suriye ve Suudi Arabistan Lübnan’daki siyasi mücadelede iki farklı kutbu temsil etmektedir. Lübnanlı Sünnilerin çoğunluğunu oluşturduğu ve halen iktidarda bulunan 14 Mart İttifakı’nın arkasındaki en büyük mali ve siyasi destek Suudi Arabistan’dan gelmektedir. Şii Hizbullah örgütünün liderlik ettiği muhalif 8 Mart İttifakı ise İran ve Suriye tarafından desteklenmektedir. Ancak Suriye’nin konumu İran’dan farklılıklar taşımaktadır. Her şeyden önce Suriye’nin Hizbullah ile ideolojik bir ortaklığı bulunmamaktadır. Hizbullah ideolojik olarak İran’dan beslenen ve büyük oranda bu ülkeden destek alan ancak bu desteği alabilmek için Suriye’ye ihtiyaç duyan bir örgüttür. Bu açıdan Suriye-Hizbullah ittifakını stratejik olmaktan ziyade taktiksel olarak tanımlamak doğru olacaktır. İsrail karşıtı duruş tarafları bir araya getirmektedir. Hizbullah’ı İran’ın Lübnan’daki stratejik uzantısı olarak görmek daha doğrudur. İran sadece Şii toplum ve partiler ile ilişkiye geçerken Suriye, Lübnan’da en etkin güç olduğu dönemde ülkedeki tüm dini ve mezhepsel gruplar arasından kendine yakın müttefik bulmayı başarabilmiştir. Bu açıdan daha pragmatik bir yaklaşıma sahip olduğu söylenebilir. Ancak Suriye askerlerinin çekilmesi sürecinde Şiiler ve bir kısım Hıristiyan grupların dışında herkesin Suriye karşıtı cepheye geçişi bu gruplarla sorun yaşamasına neden olmuştur. 2006 İsrail-Lübnan Savaşı sonrasında Suriye ve Suudi Arabistan ilişkilerinin bozulması Suriye’nin bu gruplarla arasının daha da açılmasına neden olmuştur. Yani Suriye’nin 14 Mart İttifakı ile yaşadığı sorunların dönemsel olduğu söylenebilir. Ancak netice itibariyle son birkaç yıldır Suriye’nin Şiiler dışında kalan kesimlerle sorunlu bir ilişkisi bulunuyordu. Suudi Arabistan ve Suriye arasındaki ilişkinin de gergin oluşu Lübnan istikrarını doğrudan etkiliyordu. Lübnan’ın yaklaşık iki yıldır sakin bir dönem geçirmesinin arkasında da Suriye ve Suudi Arabistan’ın karşılıklı üst düzey ziyaretler neticesinde ilişkilerini düzeltmeleri yatmaktaydı. Dolayısıyla iki ülke liderinin Lübnan siyasetinde çatışan grupların arkasındaki en önemli ülkeler olarak birlikte Beyrut’a ziyaret düzenlenmesi Lübnan’daki tansiyonun bir süre daha düşük olacağının işareti olarak yorumlanabilir.

İki liderin ziyareti Lübnan’da yeni bir dönemin başlayabileceğinin işareti olarak da değerlendirilebilir. Bu yeni dönem güç dengelerinin değişmesi, yeni ittifakların kurulması ve en nihayetinde Suriye’nin Lübnan’da etkinliğini yeniden tesis etmesi ile sonuçlanabilir.

1976 yılında ABD ve İsrail, Suriye’nin Lübnan’a askerlerini sokmasına onay vermiş ve Lübnan üzerindeki vesayetini tanımıştır. Bundaki en önemli faktör Lübnan’da istikrarı sağlayacak tek gücün Suriye olması idi. O dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Lübnan’ın en önemli askeri gücü konumuna gelmişti ve İsrail’in güvenliğine tehdit oluşturuyordu. Lübnan, “FKÖ tehdidi”ne karşı 2000’li yılların ortalarına kadar sürecek olan Suriye vesayetine teslim edilmişti. ABD, İsrail ve bazı Arap ülkeleri açısından bir anlamda “kötünün iyisi” tercih edilmişti. Son yıllarda Lübnan’da ortaya çıkan durum, farklıklar taşımakla beraber, 1970’lere benzer bir denge oluşturmaktadır. Güney Lübnan tamamen Hizbullah örgütünün etkinlik alanına girmiştir. 2006 İsrail-Lübnan Savaşı’ndan sonra İsrail sınırına Birleşmiş Milletler Uluslararası Barış Gücü (UNIFIL) yerleştirilmiş olsa da bölgede halen gerçek gücün Hizbullah olduğu bilinmektedir. Örgüt savaş sırasında askeri kapasite anlamında zarar görmüş ancak İran ve Suriye’nin desteği ile kısa sürede toparlanmıştır. Hizbullah İsrail’e oluşturduğu tehdidin yanı sıra Lübnan’ın “sahipliği” noktasında da önemli bir güce eriştiğini söylemek mümkündür. Hizbullah ve liderlik ettiği 8 Mart İttifakı iktidarda değildir. Ancak Hizbullah’ın etkinliği siyasi yapıdaki temsilinden bağımsız olarak sokaktaki gücüne dayanmaktadır. Hizbullah gerektiğinde sahip olduğu askeri üstünlük vasıtasıyla gerçek gücün kim olduğunu göstermektedir. Bu açıdan 7 Mayıs 2008 olayları bir dönüm noktasıdır. Hizbullah Lideri Nasrallah tarafından “kutsal bir gün” olarak tanımlanan bu tarihte Hizbullah Beyrut’u işgal etmiş ve hükümeti kendi isteği yönünde karar almaya zorlamıştır. Dolayısıyla Lübnan giderek daha fazla Hizbullah kontrolüne geçen bir ülke konumundadır. Bu etkinliği ABD ve İsrail açısından kabul edilemez kılan unsur sadece örgütün ABD ve İsrail karşıtı duruşundan değil arkasındaki esas gücün İran olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Lübnan’ın yeniden “Suriye vesayetine” teslim edilebilir bir ülke olarak öne çıktığı söylenebilir.

Suriye açısından bakıldığında da Hizbullah’ın bu denli güçlenişi rahatsız edicidir. Suriye, Hizbullah konusunda birbiriyle çelişen gibi görünen ancak esasen rasyonel bir bakış açısına sahiptir. Suriye Hizbullah’ı uzun yıllardır desteklemektedir. Ancak Lübnan’ın Suriye vesayeti altında olduğu yıllarda Hizbullah sadece Güney Lübnan’da etkili, İsrail işgaline direnen bir örgüt konumundaydı. Lübnan’da güç dengeleri tamamen Suriye lehine idi. Bu açıdan Hizbullah Suriye’nin İsrail’le mücadelesinde önemli bir dış politika aracı idi. Ancak 2005 yılında Suriye’nin Lübnan’daki askerlerini çekmesinin ardından dengeler Hizbullah lehine değişmeye başlamıştır. Suriye’nin bıraktığı boşluğu Lübnan ordusu yerine Hizbullah doldurmuştur. 2005 yılında İsrail’e karşı sağladığı askeri başarı örgütün gücünü artırmıştır. Bu süreçte Lübnan, Suriye’den çok Hizbullah vasıtasıyla İran’ın etkinlik alanını genişlettiği bir ülke olmuştur. Lübnan tarihi, kimliksel, stratejik ve ekonomik nedenlerle Suriye için vazgeçilmez bir ülkedir. Dolayısıyla Suriye, İran ve Hizbullah ile işbirliği içinde olsa da Lübnan’daki konumunu yeniden tesis etmek arayışındadır. Ancak İran’ın artan etkisinden esas kaygılananların ABD ve İsrail olduğu konusunda şüphe bulunmamaktadır. Nükleer silah elde etmiş bir İran’ın Hizbullah vasıtasıyla İsrail sınırlarına dayanması kendileri açısından kabul edilemez bir durumdur. Olaya bu açıdan bakıldığında Suriye ve İsrail’in Lübnan’daki gelişmelerden farklı nedenlerle olsa da ortak kaygılar duyduğu söylenebilir. Bu da aynen 1976 yılında olduğu gibi taraflar arasında adı konmamış bir mutabakatı beraberinde getirebilir. Bu mutabakat içinde Suudi Arabistan da yer almaktadır. Zira İran’ın Şiilik temelinde Ortadoğu’da etkinliğini yaymasından kaygı duyan ülkelerin başında Suudi Arabistan gelmektedir. Hizbullah’a karşıBütün bu nedenlerle Hizbullah ve İran’a karşı Lübnan’ı yeniden kontrol edebilecek tek güç olarak Suriye ön plana çıkmaktadır. Suudi Arabistan ve Suriye liderlerinin ortak Beyrut ziyaretini bu dönemin başlangıcı olarak okumak mümkündür.

Lübnan’ın Suudi Arabistan eliyle Suriye etkinliğine devredildiği savını destekleyen gelişmeler de yaşanmaktadır. Suriye’nin Lübnan’daki gücünü artırma süreci iç savaş yıllardakinden farklı araçlarla gerçekleşecektir. Etkinliğin tesisi farklı siyasi gruplarla kurulan ittifaklar ile sağlanacaktır. Bu da Suudi Arabistan’ın telkini ile gerçekleşebilir. Bunun ilk işaretleri yaşanmaktadır. Hariri suikastı sonrasında kendini Suriye karşıtı olarak konumlandıran Sünni ve Dürzi gruplar Suriye ile yeniden yakınlaşmaya başlamıştır. 2009 yılı seçimlerinin ardından Lübnan Başbakanı olarak seçilen Saad Hariri yıllardır itilaf içinde olduğu Şam’ı son yıllarda toplam dört kere ziyaret etmiştir. Yine sert Suriye karşıtı duruşu ile bilinen Dürzi lider Velit Canpolat da Şam’da Beşar Esad ile bir araya gelmekte ve son yıllardaki sert Suriye karşıtı söyleminden keskin bir dönüş sergilemektedir. Son olarak Suudi Arabistan lideri ile gerçekleşen ortak ziyaret bu savı desteklemesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Kral Abdullah ve Esad’ın Beyrut ziyaretini önemli kılan bir diğer unsur Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye yönelik suikastı araştırmak üzere kurulan Birleşmiş Milletler bünyesindeki Lübnan Özel Mahkemesi’nin yakın zaman içinde iddianamesini açıklayacak olmasıdır. Bu iddianamede büyük olasılıkla Hizbullah üyeleri sorumlu tutulacaktır. Hizbullah lideri Nasrallah eğer Hizbullah suikastla bağlantılı gösterilirse “Lübnan'da işlerin kötüye gideceğini ve herkesin bunun sonuçlarına katlanacağını” ifade ederek istikrarsızlık beklentilerini artırmıştır.

Hizbullah’ın suikastla bağlantılı olduğu iddiası ilk kez 2009 Lübnan parlamento seçimi öncesinde Alman Der Spiegel dergisinde yer almıştı. O dönemde seçimi etkilemeye yönelik ortaya atıldığı söylenen suçlama mahkeme iddianamesinde yer alırsa olay resmi nitelik kazanacak ve üst düzey Hizbullah üyelerinin sanık olarak mahkemeye çağrılması gündeme gelecektir. Hizbullah ise buna kesinlikle karşı çıkacağını lideri Nasrallah’ın ağzından açıkça ifade etmiştir. Böylece uluslararası toplum ile örgüt arasında yeni bir kriz baş gösterecektir. Olası krizin en önemli sonucu Lübnan’da istikrarsızlığın ortaya çıkmasıdır. Krizin iki nedene bağlı olarak ortaya çıkacağını söylemek mümkündür. Birincisi Lübnan’da iktidarda bulunan 14 Mart İttifakı’na bağlı grupların çoğunluğu suikastın sorumlularının ortaya çıkarılmasını istemekte ve Mahkeme sürecini desteklemektedir. Bu nedenle Hizbullah ile iktidar arasında yeni bir sorun alanı doğacaktır. Bu kutuplaşma, 7 Mayıs 2008 tarihinde olduğu gibi silahlı çatışma riskini beraberinde getirecektir. İkincisi Hizbullah askeri gücünü kullanarak Batı’ya “benim üzerime gelirsen sonucu Lübnan’ın istikrarsızlığı olur” mesajı vermeye çalışabilir. Bu iki neden Lübnan’da Hizbullah merkezli yeni bir istikrarsızlık olasılığını artırmaktadır. Suudi Arabistan ve Suriye liderlerinin Beyrut ziyareti Lübnan’da tansiyonu düşürmek ve olası çatışmanın engellenmesi için bir çaba olarak da yorumlanabilir.