Monday, March 22, 2004

Violence may Rise in the Middle East: Killing of Hamas's Spiritual Leader Yassin

Killing of Hamas's spiritual leader Sheikh Ahmed Yassin connotes the questions as what would the Israeli administration aim through this attack and why it organized such an action, which would push it into a legitimacy crisis in the international community.

Representing the radical wing in Israel, the ruling Sharon administration's method of its fighting against the "Palestine conflict", is dominated with the idea of fathering any kind of violent action on legal grounds and responding to violence with violence. Accordingly, violence can only be halted by violence. Therefore, the recent activity against Yassin should be assessed under these operations realized in the scope of overcoming resistance. So, what kind of an affect would this operation possess in terms of overcoming this resistance or what have Israel targeted? Many interpreters defined Sheikh Yassin as the person determining the entire strategy of the organization. Hence, killing of Yassin would have a negative affect on Hamas's long-term success and activity. In addition, Israel has realized this operation knowing the possible effect to come out in the organization. We can say that through this action, Israel aimed to create a fight for power within Hamas. However, the initial developments showed that Israel failed to reach its aim for the time being and through Halit Meshal becoming Hamas leader and by the announcement of Abdel Aziz Rantisi, a hardliner who rejects all compromise with Israel, as new leader in Gaza, the possible crisis was overcome.

Besides the long-term benefits for Israel, this action also has the potential of giving birth to many problems in Israel and in the countries having close relation with her. The perception as this operation was realized under the US's cognizance and approval may leave the US face to face with paying the cost of this assassination. Shiite disturbance from Yassin's killing, especially in terms of Iraq, has the potential to increase the attacks against the US. On the other hand, the incident may urge a Sunni and al-Qaida network resistance in the country. In addition, the realization of this operation at the time of the "Greater Middle East" project and its rejection by the Arab countries would feed anti-Americanism feelings in the region. Moreover, this action will legitimize actions of Syria and Iran, who possess the anti-Americanism expression inside. In terms of al-Qaida, international activities may be realized against Jewish targets. All the countries other than the US have condemned the assassination.

Despite all the negative affects, it's possible to say that Israel will be advantageous in terms of overcoming the resistance. Even if the terrorist activities or the suicide attacks increase in Israel in short-term, Hamas, representing the radical wing in Palestinian resistance, may loose strength. In addition, the international reaction and legality crisis engenders serious results as Israel counters with such an event and gains no concrete development. The reactions against Israel will remain at the speech level. Israel continues implementing harsh politics in order to reach as solution by taking advantages from the new regional environment emerged in favour of Israel in the post-war period.

Monday, March 15, 2004

Suriye’de Kürt Ayaklanması Nasıl Ortaya Çıktı: Olasılıklar ve Gerekçeleri

Suriye, Irak Savaşı öncesinde ABD müdahalesine karşı çıkan ülkelerin başında geliyordu. Diğer birçok nedenin yanı sıra Irak’ın parçalanarak kuzeyinde bir Kürt yapılanmasının ortaya çıkma ihtimali de Suriye’nin ABD müdahalesine muhalefet etmesinin önemli nedenlerinden birini oluşturuyordu. Özellikle Beşar Esad’ın tarihi Türkiye ziyareti sırasında açıkça su yüzüne çıkan bu kaygılar “Kuzey Irak’ta bir Kürt yapılanmasının ortaya çıkmasının kırmızı çizgileri olduğunu”nun ifade edilmesiyle iyice belirginleşiyordu. Gelinen aşamada geçen günler içerisinde Suriye’nin Kamışlı ilçesinde bir futbol maçı sonrasında başlayan olayların bir Kürt ayaklanmasına dönüşmesi Suriye’nin kaygılarını haklı çıkarır niteliktedir.

Yaklaşık on sekiz milyona nüfusa sahip olan Suriye’de Kürtlerin nüfusu yaklaşık bir milyon yedi yüz bin civarındadır. Suriyeli Kürtlerin ülkedeki konumlarına bakıldığında ise bu nüfusun iki yüz bin kadarının 1963’ten bu yana vatandaşlık hakkına dahi sahip olmadığı ve ülkede yabancı konumunda bulundukları, oy verme, kamuda çalışma ve kendi işlerini kurma haklarının dahi bulunmadığı görülmektedir. Dolayısıyla Irak Savaşı öncesinde genel olarak Suriyeli Kürtlerin taleplerine bakıldığında esas önemli konunun kimliklerinin, kültürlerinin tanınması ve bazı hakların kazanılması çerçevesinde ortaya çıktığı görülüyordu. Ancak bu taleplere rağmen Suriye’de yönetimi tehdit eden ciddi bir Kürt hareketinden söz etmek de mümkün değildi. Suriye yönetimi ülkede var olan Kürt partilere, resmi olarak olmasa da, göz yummaktaydı. Suriye’de son olarak yaşanan Kürt ayaklanması ise çok daha farklı bir ortam içerisinde ve daha farklı taleplerle ortaya çıkmıştır. Irak Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta Kürt grupların etkinlik sağlaması ve son olarak da Irak Geçici Anayasası’nın da imzalanması sonrasında özerklik statüsünü de kazanmalarıyla beraber Suriyeli Kürtlerin de bir anlamda coşkuya kapılarak, cesaretlenerek yeni bölgesel koşullardan etkilendiklerini söyleyebiliriz. Iraklı Kürtlerin konumunun güçlenmesi Suriyeli Kürtlere de uygun bir ortam yaratmıştır. Suriyeli Kürtler arasında dışardan etkiye açık bir ortamın oluştuğu gerçektir. Ancak son olaylar sadece bu coşkunun kendiliğinden ortaya çıkan bir sonucu mı yoksa bu uygun ortamdan faydalanmak isteyen kesimlerin kışkırtmaları sonucu mu ortaya çıkmış bir gelişme olduğu en azından şimdilik bilinmemektedir.

Suriye’deki Kürt ayaklanmasını eğer dış etkiden bağımsız, mevcut koşulların bir sonucu olarak düşünürsek, Suriyeli Kürtlerin Kuzey Irak’taki gelişmelerden etkilenerek coşkularını toplu bir halde bulundukları sırada toplumsal bir harekete dönüştürdüklerini söyleyebiliriz. Ancak eğer Suriyeli Kürtler arasında ortaya çıkan etkiye açık ortamın dış etkenler tarafından kışkırtıldığını düşünecek olursak o zaman da karşımıza iki olasılık çıkmaktadır.

Kürt Ayaklanmasında K. Iraklı Kürtler ve ABD Etkisi

Eğer ayaklanmanın arkasında bir dış etki varsa bu doğrultuda akla ilk gelen olasılık Kuzey Iraklı Kürt gruplar aracılığıyla ABD olduğudur. Suriye’deki olaylar sırasında göstericilerin ABD lehinde “Bush için hayatımızı feda ederiz” şeklinde sloganlar atmaları da olaylarda ABD boyutunu gündeme getirmiştir. Olayların arkasında ABD olduğuna ilişkin iddialar özellikle üst düzey Suriyeli askerler tarafından da gündeme getirilmiştir. Eğer bu olasılık doğru ise ABD’nin, Irak’tan sonra hedef tahtasında olan ve bölgede en zayıf halka konumundaki Suriye’ye karşı harekete geçtiğini söyleyebiliriz. Olayların, ABD yönetiminin Suriye’ye yeni yaptırımlar planlandığına ilişkin haberlerin çıktığı zamanla paralel olarak ortaya çıkmış olması da bu olasılığı güçlendiren bir diğer gelişmedir. ABD dışardan uyguladığı diplomatik ve ekonomik baskının yanı sıra böyle bir girişimde bulunarak Suriye’yi istikrarının ve bütünlüğünün devamı tehdidiyle karşı karşıya bırakmayı amaçlıyor olabilir. Bu da ABD’ye Suriye’den talep edilen İsrail’in güvenliği bağlamındaki talepleri yerine getirmesi açısından bir koz sağlayacaktır. Bu şekilde Suriye’ye bir ihtar göndererek ülkenin istikrarı üzerinde etkisi olduğu mesajını vermek istemiş olabilir. Bu mesajla elde ettiği güç sayesinde de hem İsrail’e yönelik politikaları (teröre verilen destek, kitle imha silahları konusundaki çalışmaları, Lübnan’daki askeri varlığı) hem de Irak’ın istikrarı bağlamında uyguladığı ABD’yi rahatsız eden politikalarından vazgeçirmeyi amaçlıyor olabilir. Eğer gerçekten ABD etkisi var ise bunu da muhtemelen Iraklı Kürt gruplar, özellikle de Suriyeli Kürt gruplarla daha yakın ilişkisi olan Talabani, aracılığıyla gerçekleştirmiş olması muhtemeldir. Bu olasılığı destekler nitelikte Talabani’nin etkisi olduğu yönünde bazı haberler basın organlarında yer almıştır.

Olayların ABD’yle bağlantılı bir diğer boyutu da “Büyük Orta Doğu” projesiyle bağlantılıdır. “Büyük Orta Doğu” projesiyle beraber Orta Doğu’nun demokratikleştirilmesi olgusunun gündeme gelmesi bölgedeki azınlıklar açısından da yeni fırsatlar yaratmış gözükmektedir. Bu projeyle birlikte bölgede yeni azınlık hareketlerinin ortaya çıkması da beklenebilir. Kürt medyasında Suriye’deki Kürt ayaklanmasına ilişkin olarak verilen haberlerde “Orta Doğu’nun demokratikleştirilmesi Orta Doğu halklarının özgürleştirilmesidir” şeklinde yorumlarda bulunulması bu görüş doğrultusunda Kürt grupların bakışını yansıtmaktadır.

Kürt Ayaklanmasının Arkasında Suriye İstihbaratı

Çok fazla gündeme gelmemekle ve dile getirilmemekle beraber bir diğer olasılık da olayların arkasında bizzat Suriye istihbaratının olabileceğidir. Bu doğrultudaki iddialar sadece Kuzey Iraklı Kürt medyasında yer almış ve Suriye istihbaratının mevcut uygun ortamdan faydalanarak Kürtleri kışkırttığı iddia edilmiştir. İlk bakışta uzak bir ihtimal olduğu düşünülen ve neden böyle bir girişimde bulunulacağı anlaşılamasa da üzerinde düşünülünce bu olasılığın da göz ardı edilmemesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Eğer bu iddia doğru ise Suriye yönetimi kendi ülkesinde böyle bir huzursuzluğun çıkarılmasından ne gibi beklentiler içinde olabilir sorusu akla gelmektedir.

- Suriye yönetimi Kuzey Irak’taki gelişmelerden sonra ilerde çok daha etkin ve yıkıcı etkilerle ortaya çıkması muhtemel bir Kürt hareketine önceden tedbir almak amacıyla hareket henüz tam olarak tehlikeli boyutlara ulaşmadan hareketi kışkırtarak daha az tehlike boyutuna sahip olduğu bir ortamda bu hareketle mücadele etmek istemiş olabilir. Ayrıca böyle bir durum Suriye yönetimine Kürtler üzerine gitmek, ilerde güçlenme ihtimali olan hareketi bir anlamda ezmek için fırsat yaratacaktır.

- İkinci neden, bu olaylar Suriye’ye Kuzey Iraklı grupların Suriye’nin içişlerine karıştığı yönünde bir söylemle Suriyeli Kürtlerle Kuzey Iraklı Kürt gruplar arasındaki bağı koparmak için uygun bir ortam sağlayacaktır.

- Suriye özellikle Irak Savaşı sonrasında değişim yönünde ciddi bir baskı altındadır. ABD ve Avrupa Birliği’nin uyguladığı baskı yanında ülke içinde de “aydınlar” olarak adlandırılan kesimin siyasal ve ekonomik reform talepleriyle karşı karşıyadır. Rejimin ve mevcut yapının devamı açısından tehdit oluşturan reform sürecinin gündeme gelmesi Suriye yönetimini kaygılandırmaktadır. Özellikle siyasal reformdan çekinen Suriye, Kürt ayaklanmasıyla beraber gündemi reform tartışmalarından Kürt meselesine çevirmeyi amaçlamış olabilir. Ayrıca bu olayla beraber yönetim içerdeki reformcu kesimler üzerine gitmek ve taleplerini bastırmak için uygun bir ortam elde etmiştir. Çünkü ülke güvenlik ve istikrar sorunuyla karşı karşıyadır. Aynen İsrail’le halen süren sorunların iç politikada Suriye yönetimine sağladığı hareket alanı gibi bu olaylar da iç talepleri bastırma yönünde fırsat sağlayacaktır.

- Bir diğer neden, iç politikada rejimin düşünsel temellerini de oluşturan Arap milliyetçiliğini körükleme ihtiyacı olabilir. Bunun yanında olayın arkasında ABD ve İsrail olduğu yönünde bir söylemle hem meşruiyet temelini güçlendirme hem de Anti-Amerikanizm duygularını beslemeyi amaçlamış olabilir.

Bütün bu gerekçeleri düşündüğümüzde olayın arkasında Suriye istihbaratının da olabileceği olasılığı ciddi şekilde gündeme gelmektedir. Olaylardan sonra özellikle Kuzey Irak Kürt medyasında çıkan bazı haberler de bu olasılığı destekler niteliktedir. Buna göre olayların başlangıcını teşkil eden futbol maçı sırasında Suriyeli güvenlik birimleri Arap taraftarlara karşı hiçbir girişimde bulunmamış bir anlamda müsamaha göstermiştir. Bir diğer haberde yer alan iddia da bizzat Suriye istihbaratının otobüsler dolusu Baasçı Arap’ı maça yolladığı yönündedir.

Her ne kadar ayaklanmanın arkasında Suriye istihbaratı olduğu iddiasının gerçekliği zayıf olsa da, bu olasılığın tartışılması ayaklanmanın önümüzdeki dönemde doğuracağı sonuç olasılıklarının saptanması için faydalıdır. Bu iddiadan yola çıkarak yapılan, Suriye’nin Kürt hareketi üzerine gideceği ve daha rahat hareket edeceği, Kuzey Iraklı Kürtlerle bağlarını koparma açısından fırsat sağlayacağı yönündeki değerlendirmelere olanak yaratmaktadır. Olayın çıkışının arkasında kim olursa olsun, ayaklanmanın bu sonuçları doğurması muhtemeldir.

Monday, February 09, 2004

Suriye’de Bir Siyasal Reform Dilekçesi Daha...

Suriye’de, yazar, akademisyen, düşünür ve avukatlardan oluşan yaklaşık 1020 aydının imzaladığı yeni bir reform dilekçesi yayımlandı. Belgede, daha önce yayımlananlara benzer olarak (Bkz.-Orta Doğu-Suriye’de Ulusal Reform Tartışmaları-06.06.2003) 1963 yılından beri uygulanmakta olan olağanüstü hal uygulamasının kaldırılması ve tüm siyasi suçluların salıverilmesi talep edilmektedir. “Suriye Demokratik Özgürlükler ve İnsan Haklarının Savunulması Komitesi” tarafından yayımlanan dilekçeyle ülkede ayrıca kapsamlı bir siyasal reform uygulanması ve devlet güvenlik mahkemelerinin kapatılması isteği de belirtilmektedir. Kurumun başkanı olan ve aynı zamanda hareketin de öncülüğünü yürüten Aktam Naisse, yaptığı açıklamada 8 Mart’ta (Baas Partisi’nin ülkede iktidara geldiği tarih) bir oturma eylemi düzenleyeceklerini ve halktan geniş katılım beklediklerini de söylemiştir.

“Şam Baharı” olarak bilinen ve Beşar Esad’ın 2000 yılında iktidara gelişini takiben ortaya çıkan Suriye’de reform hareketi altı ay gibi kısa bir süre sonunda rejimin sert tepkisi ertesinde sona ermişti. Gerek ülke içerisinde gerekse ülke dışında çok ciddi beklentilerin oluşmasına neden olan “Şam Baharı” süreci, rejimin istikrarının tehlike altına girmesi noktasına vardığında reform hareketinin öncüsü birçok kişinin tutuklanmasına varan sert bir tepkiyle karşılaşmış ve ortadan kaldırılmıştı. Ancak Irak Savaşı ülkede reform tartışmalarının yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur. Kaçınılmaz olarak bir değişim ve reform sürecine girmek zorunda olan Suriye de kendi kontrolü altında bir sınırlı değişim sürecine girmek istemektedir. Yönetimin bu zorunlu değişim karşısında ülkedeki reformcu kesimlere yeniden hareket alanı sağlaması ve aynı zamanda Irak Savaşı sonrası oluşan yeni bölgesel koşullardan sonra güç kazanan reformcu kesimler taleplerini yeniden yoğun bir biçimde gündeme getirmeye başlamışlardır. Reform için bir taraftan ABD’nin siyasi-askeri diğer taraftan AB’nin ekonomik-siyasi baskısı altında bulunan Suriye, önümüzdeki süreçte bir değişim içerisine girecektir. Ancak reformun daha çok ekonomik alanla sınırlı kalmasını ve buna paralel gelişmeyen ve çok daha yavaş ilerleyen bir siyasal reform sürecinin de yaşanacağını söyleyebiliriz.

Thursday, January 29, 2004

Suriye Hakkında Son İddia: Irak’ın Kitle İmha Silahları Suriye’de

ABD ve İsrail tarafından zaten birçok konu ile suçlanan ve bu doğrultuda değişime gitmesi istenen Suriye hakkında ortaya atılan son iddia ise Irak’ta hâlâ bulunamayan kitle imha silahlarının hemen Irak Savaşı öncesinde Suriye’ye götürüldüğü ve halen orada saklandığı yönündedir. Bu haberlerin kaynağına baktığımızda ise esas olarak İsrail basınının bu iddiayı ciddi biçimde savunduğu ve bu anlamda da Suriye’yi “suçlu” konumuna sokmaya çalıştığı görülmektedir. Bundaki amacının da Suriye’yi gerek ABD gerekse uluslararası toplum önünde zor bir konuma sokarak bu ülke üzerindeki baskıyı artırma amacının yattığı söylenebilir. Her ne kadar ABD Dışişleri Bakanı Powell tarafından Suriye’yi bu anlamda suçlayabilecek doğrudan kanıtlarının olmadığı açıklansa da yönetimin bazı kesimleri içerisinde İsrail tarafından gündeme getirilen bu iddiaların yankı bulduğu görülmektedir. Zira ABD bu anlamda Suriye’yi suçlayan bazı açıklamalar yapmıştır. ABD’nin bu açıklamalarına yanıt ise Suriye Enformasyon Bakanı Ahmet Hassan tarafından gelmiş ve “bu iddiaların tamamen asılsız olduğu ve bunların akılları karıştırmak için ortaya atıldığı” belirtilmiştir.

Suriye tarafından “yalan” olarak adlandırılan bu iddiaların ortaya atılmasının arkasında birkaç nedenin yattığını söyleyebiliriz. Öncelikle, savaşın da nedenini oluşturan Irak’ın kitle imha silahları Irak’ta hâlâ ortaya çıkarılamadı ve ABD bu anlamda ciddi bir kamuoyu baskısı altında. ABD silahların savaştan hemen önce Suriye’ye kaçırıldığı iddiasıyla bu baskıyı biraz olsun azaltmaya çalışıyor olabilir. İkinci olasılık da Suriye üzerindeki baskıyı artırarak, İsrail’le oturulacak olası barış görüşmelerinde Suriye’nin konumunu zayıflatmayı ve İsrail’in taleplerine yakın bir çizgiye çekilmesi amacını taşıyor olabilir. Bu iddiaların kaynağının İsrail olması da bu iddiayı güçlendiren bir olasılıktır. Zayıf olmakla beraber bir diğer olasılık da, ABD içerisindeki bazı kesimlerin de savunduğu gibi, Suriye’ye ileriki dönemde bir askeri operasyon düzenleme olasılığının gündeme gelmesi durumunda bunun altyapısının şimdiden hazırlanması ve Suriye’yi bu anlamda suçlu göstermeye çalışma çabasının yattığı söylenebilir.

Monday, January 19, 2004

In the Wake of Bashar Assad’s Visit

The new regional structuring that has emerged in the aftermath of the Iraq War seems to have triggered a process that is creating a new network of relationships in the Middle East. To ensure a secure place for itself in the Middle East’s changing security system each country is questing for new ties of cooperation, new alliances. This process is making an impact on all the relationships in the region. This new order is giving Turkish-Syrian relations –in which there has been a relative improvement since 1998- a new dimension, clearing the way for a more radical rapprochement. Therefore, the foreign policy concept that has been based on a mutual threat perception for so many years seems to be on its way out in this context.

This rapprochement, which means different things to Syria and Turkey, (See: Middle East – Jan. 19, 2004 and Jan. 20, 2004) has given the two countries a chance to resolve or at least postpone the structural problems between them. In the framework of this process the two sides are refraining from putting issues such as the “Hatay Problem” and the “Water Problem” on the agenda. Obviously inspired by the answers Syrian President Bashar Assad gave to questions posed on such issues during an interview he had given members of the Turkish press prior to his recent visit to Turkey, the Syrian side is making a point of not raising such issues. On the other hand, the Syrian side has refrained from declaring clearly that they are not making any territorial claims on Hatay though many Syrian officials refer to the Syrian arguments on the Hatay issue as a “dead claim”. They hesitate to take such a step probably because this issue has been used as a tool in Syria’s domestic politics since the country gained independence and, as a result, it is still a vivid issue for the Syrian public. On the other hand, it is obvious that such issues have lost their importance for Syria now that the country is faced with new threats in the aftermath of the Iraq War. However, it is too early to say, on the basis of Syria’s current stance, that the structural problems between Turkey and Syria have been solved entirely. In the long run these problems may well be put on the agenda once again between the two countries during periods of tension.

The “grounds for cooperation” from Syria’s standpoint: Syria is aware that it has to change in accordance with the new conditions that have emerged in the region. In Syria’s threat perception Israel is the basic factor. In the new structuring that has emerged in the aftermath of the Iraq War, Israel has gained a much superior position compared to Syria’s from the standpoint of the balances of power. In the struggle waged against Israel in the region the relationships developed with Iraq and Iran had great importance. With the Iraq War, Iraq has been removed from that equation. In the face of the pressure applied by the USA, Iran, meanwhile, has taken the path of trying to develop new relationships in an effort to find a way out. In this context, it has entered into a process of rapprochement even with Egypt, a country with whom it has not even had diplomatic relations since 1979 (See: Middle East – Jan. 7, 2004). Furthermore, Iranian officials are making statements that give the “rapprochement with the USA” or “putting the bilateral relations on the right track” kind of message. Also, Libya announcing that it is terminating its mass destruction weapons research program, that it will be, in a way, permitting the country to be inspected in this respect, has been another regional development that has pushed Syria into more isolation in the region, causing it to come under intensified pressure.

In the framework of this new regional structuring, Israel has gained a much more advantageous position than Syria from the “balances of power” angle. Thanks to this position it staged an operation against targets deep in Syria in October 2003, bombing a camp situated near -to the north of- Damascus on the grounds that it belonged to Islamic Jihad (See: Middle East – Oct. 6, 2003). The Syrian reaction to that operation turned out to be highly limited. Also, last week Israel decided to open up more parts of the Golan Heights for new Jewish settlements. This too can be seen as a result of this new climate. Syria is trying to find a way out of this climate of pressure and isolation. In other words, from Syria’s standpoint this rapprochement is important –not because it reflects Syria’s concern over Iraq’s restructuring – but mainly because it is an attempt to create a new security network against the pressure being exerted by the USA and Israel and thus ensure a continuation of Syria’s existence. Syria is trying to create a new network of relationships in the framework of a new foreign policy strategy in an effort to bolster its position in the region. In this context, the visit Bashar Assad paid to Greece too was highly significant. Syria, who had relatively good relations with the European Union anyway (See: Middle East – Nov. 3, 2003), is trying to bring about a rapprochement with the West via Greece. The rapprochement achieved with Turkey provides Syria not only with an outlet but also forms a bridge that would enable Syria to establish a relationship with Israel. Syria is seeking ways of easing the US-Israeli pressure via Turkey. It is seeking ways of having contact with these countries. A high-level Israeli official describes in the following manner the climate Syria is in, concluding that Syria is, in a way, compelled to change: Syria needs peace as much as it needs air and water and, under the existing conditions, the Israeli has the upper hand entirely. The “rapprochement” is highly important in that it is an effort on the part of Syria to get out of this unfavorable situation, and to find a way out.

From Turkey’s standpoint: For Turkey the “cooperation process” means something else. Turkey attaches a different meaning to this process than does Syria. (See: Middle East – Jan. 19, 2004). The new climate that emerged in the region in the aftermath of the Iraq War causes Turkey to worry about the possibility that Iraq will be divided on the basis of ethnic differences. The possibility of a Kurdish state getting established in the northern parts of Iraq is the basic factor on the basis of which Turkey obviously shapes its regional policies and relations. On the Iraq issue Syria and Turkey has a similar standpoint when it comes to political issues and to preservation of Iraq’s territorial integrity. Although it is not as worried as Turkey, Syria, a country with a Kurdish population of some 1,700,000, is concerned about the possibility that Iraq would be split up. In fact, Bashar Assad refers to that issue as the Syrian side’s red lines. Turkey seeks a rapprochement with Syria basically because it feels the need to develop its cooperation with the regional countries on the Iraq issue and to act together with them. Furthermore, Turkey is upset by Israel’s Northern Iraq policy. Newspaper reports about Israel buying land in Northern Iraq and supporting the creation of a Kurdish state there, have caused a certain coolness between the two countries though this has hardly been expressed out in the open. That too is giving Turkey an opportunity to act with more ease when it comes to developing its cooperation with Syria.

For Turkey this rapprochement also creates an opportunity to solve the structural problems that exist between Turkey and Syria –such as the “Hatay Problem” and the “Water Problem” in its favor. Syria needs this rapprochement more acutely than does Turkey. Therefore, making use of Syria being in dire straits Turkey now has the chance to resolve these problems in Turkey’s favor. Also, the agreements signed on economic issues contained a phrase that indicates that Syria is recognizing Turkey’s existing territories. Though it is of secondary importance, the economic aspect too is one of the factors that have brought about this rapprochement. In fact, the agreements signed during Bashar Assad’s visit had an economic content. Via the agreements for creation of free trade zones and prevention of double taxation, an effort is being made to turn the Syrian border that has been an area of conflict into an area of cooperation. In this context it has been announced that preparations are under way to open a Syrian consulate in Gaziantep. Thus, efforts are being made to serve mutual economic interests by expanding the trade volume.

How far that process would go? It does not seem likely that this process will develop into an alliance between the two countries or into an axis to be formed with the participation of Iran. On the other hand, though the structural differences between the two countries reduce the chances for a long-term potential “alliance” these differences would not prevent tactical cooperation between the two countries. For the time being, the USA and Israel have a cautious approach to the Turkish-Syrian rapprochement. In fact, one could even say that they view this in a warm light, thinking that this might be a positive step that could pull Syria closer to the USA-Syria line.

Monday, December 01, 2003

Türkiye – Suriye İlişkileri

Oytun Orhan*



‘Komşun rahatsa sen de rahatsın, komşun kötüyse sen daha kötüsün.’ Suriye’de kullanılan ve Suriyeli yetkililer tarafından, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıyla beraber yeni bir boyut kazanan Türkiye-Suriye ilişkilerini ifade etmek için kullandıkları atasözü, yeni dönemde Suriye’nin bakış açısını göstermesi açısından güzel bir ifadedir.[1] Türkiye açısından hayati öneme sahip olan PKK’ya destek konusunda atılan olumlu adımlar iki ülke arasında yakınlaşma süreci ortaya çıkardıysa da var olan bazı köklü sorunlar uzun süreli işbirliğine dayanan yakın iki komşu ülke ilişkisinin ortaya çıkmasını engellemektedir.

Suriye’nin 1946 yılında 2. Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığını kazanmasıyla beraber başlayan ilişkiler sürecine genel anlamda bakıldığında sorunlu bir yapının bu sürece hakim olduğu görülmektedir. Bazı istisnai dönemler haricinde iki ülke arasında problemlerin olduğu ve konjonktürel yakınlaşmalar dışında yapısal sorunların ilişki sürecinin olumsuz gelişmesinde rol oynadığı görülmektedir. Sovyetler Birliği’nin yıkılarak iki kutuplu dönemin sona erdiği 1990 yılına kadarki zaman içinde genel olarak iki ülkenin birbirlerine kuşkuyla ve çoğu zaman düşmanca tavırlarla yaklaştıkları görülmektedir. İstisna oluşturan birkaç dönem bulunmaktadır. Bunlardan ilki Hüsnü Zaim’in 1949’da Suriye’de iktidara gelmesi sonrasında yaşanmıştır. Zaim o dönemde ülkesinin bağımsızlığının korunması ve kendi yönetiminin istikrarı açısından Türkiye ile iyi ilişkiler kurulmasının önemine inanıyor ve bu doğrultuda Türkiye’ye karşı yakın politikalar takip ediyordu. İkinci dönem ise 1954-1955 yılları arasında Suriye’de ‘Halk Partisi’nin iktidara geldiği sırada yaşanmıştır. Bu parti de o dönemde Batı kampı içerisinde yer almayı savunan bir düşünceye sahipti ve dolayısıyla Irak’la ve Türkiye’yle iyi ilişkiler kurma gerekliliğine inanıyordu. Son yakınlaşma dönemi ise 1960’lı yılların ortalarında Türkiye’nin Orta Doğu ve Arap ülkelerine yönelik yakınlaşma politikası çerçevesinde Suriye ile de yakınlaştığı dönemdir.[2] Ancak bütün bu konjonktürel süreçlerde bile ilişki tam potansiyeline ulaşamamıştır.

Günümüze baktığımızda ise iki ülke arasında, her ne kadar karşılıklı şüpheyle yaklaşılsa da, nispeten yakın ilişkilerin kurulduğu ve işbirliği geliştirme yönünde çalışıldığı görülmektedir. Bu yakınlaşma sürecinin ortaya çıkışına baktığımızda ise teröre destek konusu ön plana çıkmaktadır. 1998 yılı sonlarında başlayan süreçle beraber PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması ve 16 Şubat 1998 tarihinde yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi sonrasında Suriye’nin PKK’ya karşı tutumunda başlayan değişim ve desteğin kesilmesi, iki ülke arasında yakın ilişkilerin kurulması yönünde dönüm noktası olmuştu. Makalede öncelikle iki ülke arasında yakınlaşmaya, uzun süreli işbirliğinin ortaya çıkmasına engel olan faktörler, uluslararası ve bölgesel düzeyde saptanmaya çalışılacak daha sonra Öcalan’ın yakalanması sonrası süreçte iki ülke arasında yaşanan gelişmeler ve yakınlaşmanın arka planı, sonuç kısmında ise Irak Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel yapılanmanın iki ülke ilişkilerine yapacağı muhtemel etkiler ve ilişkinin geleceği üzerine kısa bir değerlendirme yapılacaktır.


1. Yakınlaşma Önündeki Engeller

a. Uluslararası Sistem Düzeyinde: ABD’yle İlişkiler

Suriye ile Türkiye arasında genel anlamda sorunlu bir ilişki sürecinin bulunmasının temelinde uluslararası sistem içinde farklı konumda bulunmaları yatmaktadır. 1990 öncesinde iki kutuplu dünya düzeninde Türkiye ABD’nin müttefiki olarak Batı bloğu içinde yer alıyordu. Suriye ise Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’daki en önemli müttefiklerinden biriydi. Sovyetler’in yıkılmasıyla beraber Suriye en önemli uluslararası siyasal ve askeri desteğini kaybetmiş oldu. Suriye bu durumda hemen Batı’ya dönük politikalar uygulamaya başlamış ve Körfez Savaşı’nda ABD’nin yanında Irak’a karşı kurulan koalisyonun içinde yer almış olsa da ABD’yle ilişkileri günümüze kadar iyi bir seviyeye ulaşmamıştır. Günümüz uluslararası sistemine hakim olan ya da olduğu söylenen, tek kutuplu dünya düzeninde ise sistemdeki konumunuzu belirleyen ABD’yle kurulan ilişkilerdir. Suriye halen ABD’nin ‘teröre destek veren devletler’ listesinde yer alan yedi ülkeden biri konumundadır ve bu ülkeyle sorunlu ilişkileri bulunmaktadır. Suriye özellikle gerek kendi ülkesinde gerekse kontrolü altındaki Lübnan’da desteklediği İsrail’e karşı mücadele yürüten Hamas, Hizbullah, İslami Cihat gibi radikal Filistinli örgütler nedeniyle ve Orta Doğu barış sürecinde olumsuz anlamda sahip olduğu etki dolayısıyla ABD’nin sorunlu olduğu ülkelerden biri konumundadır. Bunun dışında sahip olduğu kitle imha silahları nedeniyle oluşturduğu tehdit ve Lübnan’daki varlığı ABD’yle ilişkilerinde soruna neden diğer konu başlıklarıdır. Özellikle de Irak Savaşı sonrasında Suriye ABD’nin hedef tahtasına yerleşmiş ve hemen savaş ertesinde sıra Suriye’de mi tartışmaları gündeme gelmiştir. Halen iki ülke arasında bu sorunlu ilişki süreci devam etmekte ve ABD birçok noktada uyguladığı muhalefet ve ambargoyla Suriye’nin uluslararası sisteme entegre olmasını engellemektedir. Suriye’nin bu konumuna karşılık Türkiye çok uzun yıllardan beri ABD’nin bölgedeki müttefiklerinden biri konumundadır. Halen Irak’a gönderilecek asker konusunda iki ülke arasında görüşmeler yapılmakta ve Irak’ta istikrarın sağlanması konusunda iki ülkenin birlikte çalışması konusunda pazarlıklar yapılmaktadır.

İşte Suriye’nin ve Türkiye’nin ABD’yle ilişkilerinde dolayısıyla da uluslararası sistemde sahip oldukları bu farklı konum iki ülkenin yakınlaşmasında ve esasında çok kolay çözümlenebilecek birçok sorunun çözümlenememesinde temel etkendir. İki ülkenin bu durumları onların diğer devletlerle olan ilişkilerini de etkilemekte ve dolayısıyla iki ayrı kutupta yer almalarına neden olmaktadır. Türkiye Batı ile olan ilişkileri nedeniyle ABD ve Avrupa Birliği ile yakın konumdayken Suriye bölgede ve uluslararası ortamda kendi gibi sistem dışı ülkelerle ilişki kurma eğilimi göstermektedir. Kuzey Kore’den silah satın almakta, bölgede İran ile yakın ilişkiler içine girmekte ve savaş öncesine kadar, Irak’la ekonomik ve siyasal işbirliği içine girmektedir. Bu üç devlet de ABD’nin ‘şer ekseni’ olarak tanımladığı ülkelerdir. Bunun aksine Türkiye ise yine konumundan kaynaklanan durum gereğince bu ülkelerle mesafeli ilişkiler kurma yolunu seçmektedir. Bu durum da Suriye-Türkiye ilişkilerini etkileyen ve tam anlamda bir işbirliği, ortaklık, müttefiklik ilişkisi kurulmasının önündeki en önemli engel olarak ortada bulunmaktadır.

b. Bölgesel Düzeyde: İsrail’le İlişkiler

Suriye açısından bölgede kendisine en önemli tehdit oluşturan ülke İsrail’dir. 1967 yılında gerçekleşen Arap-İsrail Savaşı sırasında İsrail’in işgal ettiği Golan Tepeleri halen bu ülkenin kontrolündedir ve sorun günümüze kadar çözümlenememiştir. Suriye dış politikasının temelini de İsrail’e karşı yürütülen mücadele oluşturmaktadır. Arap milliyetçiliğinin dış politika aracı olarak kullanılması, Filistin sorununa bakış ve radikal Filistinli örgütlere verilen desteğin hepsi İsrail’e karşı yürütülen mücadelenin birer araçlarıdır. Dolayısıyla Suriye’nin İsrail’le sorunlu bir ilişki süreci bulunmakta ve Golan Tepeleri sorunu çözülmeden, bu bölge kendisine bırakılmadan İsrail’le herhangi bir yakınlaşmayı kabul etmemektedir. Bunun aksine İsrail’le ilişkilerde de Türkiye, Suriye’den farklı bir konuma sahiptir. ABD’yle olan yakın ilişkilerinin de bir sonucu olarak Türkiye’nin İsrail’le özellikle askeri alana ilişkin olarak imzalanan işbirliği anlaşmaları ile müttefiklik ilişkisi içinde olduğu söylenebilir. Suriye’nin İsrail’e karşı konumu ve bu ülkeye bakışı çerçevesinde Türkiye’nin bu ülkeyle olan ilişkilerini düşündüğümüzde Türkiye de dolaylı olarak Suriye açısından tehdit oluşturan bir konumdadır. Türkiye’nin 1996 yılında İsrail’le imzalamış olduğu askeri işbirliği anlaşmaları Suriye’yi ciddi anlamda kaygılandırmış ve bu yakınlaşma Suriye’nin uyguladığı bölgesel politikalarda ciddi değişimlere yol açmıştır. 1997 yılından itibaren Irak’la geliştirdiği yakın ilişkiler tamamen Türkiye-İsrail yakınlaşmasına bağlı olarak ortaya çıkmış gelişmelerdir. O yıla kadar birbirlerine karşı şüpheyle yaklaşan ve hatta hiçbir diplomatik ilişkinin dahi olmadığı iki ülke bölgede oluşan bu yeni durum karşısında yakınlaşma süreci içerisine girmişler ve Irak Savaşı çıkana kadar ve hatta savaş sırasında da bu ilişki süreci devam etmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin İsrail’le olan ilişkisi ve Suriye’nin bu ülkeyle arasında var olan sorunları, ki bu sorunlar büyük önem taşımaktadır ve yıllardır çözülememiş problemlerdir, birlikte ele aldığımızda iki ülkenin İsrail’le olan ilişkileri de yakınlaşmanın önündeki en önemli engellerden birini oluşturmaktadır.

c. Yapısal Sorunlar

- Su Sorunu

Türkiye ile Suriye’yi ilgilendiren akarsuların en önemlileri Fırat, Asi, Afrin, Çağçağ Suyu ve Kuveik’tir. Asi ve Afrin akarsuları Suriye’de doğup Türkiye’de denize dökülürken diğerleri Türkiye’de doğduktan sonra Suriye’ye geçmektedir.[3] Suriye ve Türkiye arasında bu suların paylaşımına ilişkin olarak var olan sorun yapısal bir sorun olarak iki ülke ilişkilerini etkileyen önemli bir faktör olarak ortada bulunmaktadır. İki ülkenin artan nüfusu ve sulama arazilerinin artmasına ek olarak, birçok baraj ve baraj gölü yapımını içeren Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) hayata geçirilmesi Suriye ve Türkiye arasında var olan su sorununu iyice alevlendirmiştir. Suriye tarafı Fırat’ın sularının üç ülke (Suriye, Türkiye ve Irak) tarafından paylaşıldığını dolayısıyla bu nehrin sularının kullanımının da sadece bir ülke tarafından değil bu üç ülke tarafından belirlenmesi gerektiğini savunurken Türkiye ise Fırat Nehri’ni uluslararası su olarak kabul etmemektedir. Türkiye suları sınır aşan sular olarak tanımlamaktadır. İki ülkenin yaptıkları bu farklı tanımlamalar şu sonucu doğurmaktadır. Fırat ve Dicle uluslararası sular olarak ele alındığında aşağı havza ülkeleri olarak Suriye ve Irak, Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapılacak projeler konusunda söz sahibi olma ve hatta projeleri kontrol etme hakkına sahip olacaklardır.[4] Bu kavram tartışması dışında Türk tarafının geliştirdiği bir başka eleştiri noktası ise suların etkin kullanımına ilişkindir. Türkiye iki ülkeye yeteri kadar hatta fazla miktarda su bırakıldığını ancak Suriye ve Irak’ın teknik yetersizlikler dolayısıyla suyu verimli bir şekilde kullanamadığını savunmaktadır. Ayrıca aynı konumda bulunan ve Suriye’den doğup Türkiye’ye geçen Asi Nehri konusunda da Suriye tarafının Türkiye’nin ihtiyaçlarını dikkate almadığı iddiasını savunmaktadır ki bu iddiasında da haklıdır. Bakıldığında Asi nehri sularının yüzde 98’inin Lübnan ve Suriye tarafından kullanıldığı ve Türkiye’nin ise sadece kendi topraklarından kaynaklanan yüzde iki oranındaki miktardan yararlandığı görülmektedir.[5] Asi nehrinin sularının paylaşımına ilişkin olarak ortaya çıkan problemler de iki ülke ilişkilerinin zaman zaman gerilmesine neden olmuştur. Asi nehrine ilişkin olarak Suriye’nin yaptığı uygulamalar Hatay’da yapılan tarım faaliyetlerine zarar vermekte ve sorun çıkmasına neden olmaktadır.

Suların paylaşımına ilişkin olarak Suriye ile Türkiye arasında geçerli olan kurallar 17 Temmuz 1987 tarihinde Şam’da imzalanan ‘Türkiye Cumhuriyeti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Arasında Ekonomik İş Birliği Protokolü’ içinde yer alan ‘Bölgesel Sular’ başlıklı bölümde konan hükümlerdir. Buna göre Türkiye Suriye’ye yıllık ortalama 500m³/sn.den fazla su bırakmayı kabul etmiştir. Protokolde bu hüküm dışında bazı kararlar daha alınmış ve soruna bir çözüm bulunmaya çalışılmıştır. Ancak protokolde de belirtildiği üzere bu anlaşma geçici nitelik taşımaktadır ve özellikle Suriye tarafından soruna kalıcı bir çözüm olarak değil sadece geçici bir çözüm yolu olarak kabul etmektedir. İmzalanan bu anlaşmaya ve çeşitli ikili görüşmelerde konu ele alınmış olmasına rağmen su sorunu da iki ülke arasında yapısal sorun oluşturma niteliğini korumaktadır.

- Hatay Sorunu

Hatay sorununun ortaya çıkışı I. Dünya Savaşı sonrasında Fransa’nın İskenderun Limanı, Hatay, Urfa, Antep, Maraş, ve Çukurova bölgelerini işgali sonucunda ortaya çıkmıştır. Bölge Milletler Cemiyeti’nin ‘Mandat’ sistemine dayandırılarak 25 Nisan 1920 tarihinde Fransa’ya bırakılmıştır. Fransa mandater devlet olarak bölgede dört yönetim birimi oluşturmuş, İskenderun Sancağı ise idari özerkliği korumakla birlikte Halep yönetimine bağlanmıştır. Misak-ı Milli sınırları içinde olmakla birlikte 20 Ekim 1921 tarihinde Fransa’yla imzalanan Ankara İhtilafnamesi ile Sancak bölgesinin ulusal sınırlar dışında kalması Türkiye’nin çıkarları açısından o dönemde uygun görülmüştür.[6] Kurtuluş Savaşı’nın sonuçlanması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra ise başta Atatürk olmak üzere Türk devlet adamları 1918-1936 döneminde karşılaşılan iç ve dış sorunların çözülmesi gibi devletin varlığıyla ilgili problemlerle uğraşmak zorunda kaldıklarından geleceğe yönelik bazı faaliyetler yürütmekle beraber, Hatay sorununu çok fazla gündeme getirmemiş, ön plana çıkarmamışlardır.[7] 1938 yılı içerisinde uluslararası ilişkilerde ortaya çıkan yeni durum ve gerginleşmeye bağlı olarak Fransa, Orta Doğu’da duyduğu ihtiyaçtan dolayı Türkiye ile ilişkilerini düzeltme ve bu çerçevede de, savaş tehlikesinin de yaklaşması nedeniyle, Sancak konusunda Türk haklarını teslim etme konusunda mecbur kalmıştır. Bu sürecin sonunda öncelikle 2 Eylül 1938 tarihinde Hatay Devleti kurulmuş, bir yıla yakın varlığını sürdüren bu devlet 23 Haziran 1939 tarihinde hukuken ortadan kalkmış ve Türkiye’nin bir vilayeti haline gelmiştir. O dönemde doğal olarak bu birleşmeye en ciddi tepki Suriye’den gelmiş ve olayı birçok yoldan protesto etmişlerdir. Gösterilen ilk tepkilerin ardından Suriye bağımsızlığını kazandığı 1944 yılında Fransa’nın Suriye adına yaptığı uluslararası anlaşmalara saygılı olduğunu bildirmiş ve dolaylı olarak 1939 anlaşmasını tanımıştır. Hatay konusu 1950’lerden itibaren Suriye tarafından tekrar gündeme getirilmeye başlanmış ve daha çok bir iç politika malzemesi olarak kullanılmış, Hatay’ın Suriye’den zorla alındığı şeklinde bir propaganda yapılmaya başlanmıştır. Aynı doğrultuda Türkiye-Suriye sınırını tanıma anlamına gelebilecek tüm davranışlardan kaçınarak Hatay resmi haritalarda Suriye sınırları içerisinde gösterilmiştir.[8] 1970 yılında Suriye’de iktidara gelen Hafız Esad da rejiminin dayanaklarını oluşturması bakımından Hatay üzerindeki taleplerini gündemde tutmuş bu çerçevede ‘İskenderun’u Kurtarma Cemiyeti’ni bizzat kurarak desteklemiştir.[9] Suriye 1939 yılında yapılmış olan paylaşımı hala kabullenememiştir.[10] Hatay’la beraber, 1967 yılında İsrail’e kaybettiği Golan Tepeleri de birçok resmi Suriye haritasında geçici uluslararası sınırlar şeklinde işaretlenmek suretiyle, Suriye içinde gösterilmektedir.

Ancak Hatay konusu özellikle son yıllarda çok sıklıkla dile getirilmemekte hatta bu konuda bazı olumlu gelişmeler de yaşanmaktadır. Suriye tarafı, Hatay’ın Türkiye’ye ait olduğunu kabul etmesi anlamına gelebilecek bir politika değişikliğinden kaçınmakta, iki ülke arasındaki ilişkilerin her geçen gün geliştiğini, bu ortamda sorun teşkil edebilecek bazı konuların göz ardı edilmesinde yarar bulunduğunu, ilişkiler geliştikçe bu sorunların zaman içinde kendiliğinden ortadan kalkacağını ileri sürmektedir. Türkiye’yle ilişkileri geliştirmek amacındaki birçok Suriyeli yönetici Hatay konusunu şöyle tanımlıyor: ‘Cihaza dayalı olarak yaşayan bir hasta yaşamını yitirse, cihazın fişini prizden çekmek gerekir. Hatay iddiamız öldü. Ama kimse bunu dillendirmek, deyim yerindeyse fişi çekmek istemiyor.’[11] Bu açıklamalar paralelinde, son dönemde, Suriye’nin Hatay’a yönelik tutumunda olumlu olarak değerlendirilebilecek bazı gelişmeler ortaya çıkmıştır. Kurucuları arasında Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile Şam Valisi Ghassam Laham’ın da bulunduğu Suriye Bilgisayar Derneği’nin internet sitesinde tavsiye edilen siteler arasında yer alan bir sitede kullanılan haritada Türkiye-Suriye sınırı doğru olarak işaretlenmiş ve Hatay, Türkiye sınırları içinde gösterilmiştir. Diğer bir önemli gelişme de Lazkiye Valisi Safi Abudan kalabalık bir heyetle birlikte 13 Mart 2002 tarihinde Hatay’a gerçekleştirdiği ziyarettir. Bu ziyaretle, ilk kez Suriye’den bir Vali Hatay’a resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir.[12] İki ülke arasında ortaya çıkan yakınlaşma sürecine bağlı olarak her ne kadar Hatay konusunda bazı olumlu gelişmeler yaşansa da konu yapısal bir sorun ve yakınlaşmanın önünde bir engel olarak varlığını sürdürmektedir.


2. İlişki Sürecinde Dönüşüm: PKK’ya Desteğin Kesilmesi

Uluslararası konum farklılığı ve aradaki yapısal sorunlar uzun süreli Türkiye-Suriye yakınlaşmasını zorlaştırmakta ancak dönemsel işbirliğini de engellememektedir. Daha önce yakınlaşma önündeki engeller arasında sayılmayan fakat 1980’ler ve 1990’larda iki ülke arasında esas sorun yaratan ve ilişkilerin gerilmesine neden olan konu Suriye’nin PKK terör örgütüne destek vermesi olmuştur. Teröre destek konusunda 1990’ların sonlarında yaşanan gelişmelerse iki ülke ilişkiler sürecinde önemli bir değişimin yaşanmasına neden olmuştur. Eylül 1998 tarihinde Orgeneral Atilla Ateş’in Suriye’yi PKK terör örgütüne verdiği desteği kesmesi amacıyla sınırda gerçekleştirdiği konuşma ile başlayan süreç, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 9 Ekim 1998 tarihinde Suriye’den çıkarılması, 20 Ekim 1998’de Türkiye-Suriye arasında Adana Mutabakatı’nın imzalanması ve 16 Şubat 1999 tarihinde Öcalan'ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi ile sonuçlanmıştır. Adana Mutabakatı ilişkilerin gelişimi açısından önemli bir belgedir. Adana Mutabakatıyla Suriye; PKK lideri Öcalan ve hiçbir PKK unsurunun bir daha Suriye'ye girmesine, PKK kamplarının aktif hale gelmesine, toprakları üzerindeki faaliyetlerine, PKK üyelerinin topraklarını transit geçiş amacıyla kullanmasına izin vermeyeceğini beyan etmiştir. Bunun yanında bölge ve Türkiye’nin güvenlik ve istikrarını bozacak herhangi bir girişimin yasaklanacağı taahhütü de verilmiştir. Bu taahhütler kapsamında iki ülke arasında direkt telefon hattı kurulması ve ortak denetimler yapılması amacıyla özel temsilcilerin atanması gibi önlemler alınması kararlaştırılmıştır.[13] Mutabakat sonrasında Suriye tarafı anlaşma koşullarına bağlı kalarak PKK’ya desteği kesmiş ve PKK'ya karşı işbirliği içinde olmuştur. Ülkesindeki PKKlılara karşı operasyonlar düzenlemiş ve aralarında üst düzey PKKlıların da bulunduğu birçok teröristi Türkiye'ye teslim etmiştir.[14]

Türkiye açısından varlık sorunu olarak görülen terör konusunda Suriye’nin göstermiş olduğu olumlu yaklaşım sonrasında iki ülke ilişkileri arasında somut yakınlaşmalar, karşılıklı üst düzey ziyaretler ve en önemlisi daha önce İsrail’le imzalanan askeri işbirliği anlaşmalarına benzer askeri işbirliği anlaşmaları Suriye ile imzalanmıştır. Yakınlaşma süreci içinde Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Hafız Esad’ın cenaze törenine katılmak üzere 13 Haziran 2000 tarihinde Şam’a gitmiştir.[15] Türkiye’nin Hafız Esad’ın cenazesine en üst düzeyde katılım sağlaması özellikle Suriye halkı içerisinde Türkiye’ye bakış açısından çok olumlu bir havanın yaratılmasını sağlamıştır. Yine yakınlaşma bağlamında. başta ekonomik ilişkiler olmak üzere, birçok alanda önemli gelişmeler kaydedilmiş, bakanlar ve teknik heyetler düzeyinde karşılıklı pek çok ziyaret yapılmıştır. Son üç yılda bakan düzeyinde 26 karşılıklı ziyaret gerçekleştirilmiştir. Suriye’den ülkemize yapılan en üst düzeyli ziyaret, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdülhalim Haddam’ın Kasım 2000’de ülkemizi ziyareti olmuştur. Son olarak, ve belki de en önemlisi, 2002 Haziran ayında Suriye Genelkurmay Başkanı Turkmani Türkiye’yi ziyaret etmiş ve ziyaret sırasında ‘Askeri Alanda Eğitim, Teknik ve Bilimsel İşbirliği Çerçeve Anlaşması’ ile ‘Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması’ imzalanmıştır.[16] Bu anlaşma yakınlaşmanın ve aradaki yapısal sorunlara rağmen sağlanan yakınlaşmanın boyutunu göstermesi açısından önemli bir anlaşmadır. İki ülke arasındaki yakınlaşmayı gösteren son dönem gelişmelerden biri Suriye Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Faruk Şara’nın, 13-14 Ocak 2003 tarihlerinde Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyarettir. Ziyaret sırasında iki ülke ilişkileri, bölgesel ve uluslararası konular ele alınmış, ayrıca ‘Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ile Suriye Arap Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Arasında İstişare Mekanizması Kurulmasına İlişkin Protokol’ imzalanmış, Suriye tarafı KADEK’i de terör örgütü olarak gördüğünü ifade etmiştir.[17] 1998 yılı içinde başlayan yakınlaşmaya Irak Savaşı olasılığının ortaya çıkması yeni bir boyut daha kazandırmış ve ilişkiler 2003 yılı içerisinde daha hızlı bir şekilde gelişmeye başlamıştır. Askeri ve siyasal alanda ortaya çıkan yakınlaşma ekonomik alana da yansımış ve bu çerçevede Türkiye Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen beraberinde bir heyetle 31 Ocak-2 Şubat 2003 tarihlerinde Suriye Ekonomi ve Ticaret Bakanı’nın davetlisi olarak Şam’a gitmiştir. Ziyaret sırasında iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri geliştirmeye yönelik bir Mutabakat imzalanmış, Tüzmen'in 300 işadamıyla çıktığı Suriye seferi, 250 milyon dolarlık iş bağlantısı ile sonuçlanmıştır.[18] İki ülke arasında yaşana son gelişme ise Suriye Başbakanı Muhammed Mustafa Miro’nun Temmuz 2003 tarihinde Ankara’ya düzenlediği ziyaret olmuştur. 17 yıl aradan sonra ilk kez bir Suriye Başbakanı’nın Türkiye’yi ziyaret etmesi ilişkilerin son dönemde geldiği noktayı göstermesi açısından önemlidir. Irak Savaşı’nın iki ülke ilişkilerine kazandırdığı boyut bu ziyaret sırasında da gözükmüş ve Irak’ta istikrarın sağlanmasına ve ABD’nin Irak’taki varlığına yönelik açıklamalar yapılmıştır.[19]


Sonuç

Genel olarak bakıldığında iki ülke arasındaki temel sorunların, uzun süreli bir işbirliğinin oluşmasına engel olduğu, konjonktürel yakınlaşmalar olsa da ilişkilerin bu sorunlar nedeniyle tam potansiyeline ulaşamadığı görülmektedir. 1990ların sonlarına kadar gergin seyreden hatta kopma noktasına gelen iki ülke ilişkilerinde iki olay önemli değişim sağlamış ve olumsuz seyreden ilişkilerde bir dönüşüm yaşanarak iki ülkenin yakınlaşmasını sağlamıştır. Bunlardan birincisi Suriye’nin PKK terör örgütüne verdiği desteği keserek bu konuda imzalanan Adana Mutabakatına sadık kalarak uyguladığı politikalardır. İlişkilerin olumlu bir sürece girmesini sağlayan bu olaydan sonra Irak Savaşı olasılığının oluşması ve sonraki süreçte savaşın çıkması ilişkilere yeni bir boyut kazandırmış, ortak bölgesel güvenlik kaygıları nedeniyle yakınlaşma düzeyinde bir adım daha ileri gidilerek askeri işbirliği anlaşmaları imzalanmış, yıllardır gerçekleşmeyen karşılıklı üst düzey ziyaretler gerçekleşmiştir. Bu süreçte arada var olan yapısal sorunlara somut bir çözüm bulunamamışsa da her iki taraf da bu sorunları gündeme getirmeme konusunda özen göstermişlerdir.

Önümüzdeki dönemde ilişkilerin gelişiminde belirleyici olacak faktör Suriye’nin Irak savaşı sonrasında ABD’yle geliştireceği ilişkiler olacaktır. Irak Savaşı sonrasında Suriye ABD tarafından baskıya maruz kalmış, gerek bölgesel politikalarında gerekse iç yapılanmasına ilişkin olarak değişim talepleriyle karşı karşıya kalmıştır. Eğer bu süreçte Suriye ABD’nin talepleri doğrultusunda adımlar atar ve radikal Filistinli terör örgütlerine verdiği desteği keserek Orta Doğu Barış Süreci üzerindeki olumsuz etkisine son verirse, Lübnan’la, İran’la ilişkilerinde ABD’nin istediği adımları atarsa[20], Irak’ta yaşanan istikrarın sağlanması sürecine olumlu katkı yapar ya da en azından yaptığı iddia edilen ve istikrarı olumsuz etkileyen politikalarına son verirse Suriye uluslararası sisteme entegre olma yönünde ABD muhalefetini ortadan kaldırmış ve bu ülkeyle daha yakın ilişkiler geliştirme yönünde adımlar atma imkanı bulacaktır. Bu durum Türkiye ile olan ilişkilerinde yakınlaşmayı engelleyen belki de temel faktör olan uluslararası sistem konumu farklılığını ortadan kaldırarak iki ülkenin yakınlaşması açısından olumlu bir katkı yapacaktır. Suriye’nin önümüzdeki süreçte iç politikasına ilişkin olarak da ABD talepleri doğrultusunda adımlar atması iki ülkenin ilişkilerini olumlu etkileyecektir. ABD Suriye’nin iç siyasal ve ekonomik yapılanmasına ilişkin olarak da değişim taleplerinde bulunmaktadır. Bu da Suriye’de demokratikleşme ve ekonomik liberalleşme konusunda gelişmelerin yaşanması olasılığını gündeme getirmektedir. Suriye’nin bu taleplere ilişkin olarak da bazı adımlar atması iki ülke ilişkilerini olumlu etkileyecektir. Uluslararası sisteme entegre olmuş, demokratik ve ekonomik hayatına serbest piyasa ekonomisinin kurallarının hakim olduğu bir Suriye’nin Irak Savaşı sonrası süreçte ortaya çıkması, Türkiye ile ilişkiler açısından uzun süreli işbirliğine dayanan bir yakınlaşmanın oluşması açısından olumlu etki edecek gelişmelerdir.




* ASAM Orta Doğu Araştırmaları Masası



[1] ‘PKK Konusu Kapandı’, Leyla Tavşanoğlu, Baas Gazetesi Genel Müdürü ile Söyleşi, Cumhuriyet, 31 Aralık 2000.
[2] David Kushner, ‘Turkish-Syrian Relations: An Update’, Moshe Maoz, Joseph Ginat, Onn Winckler (der.), Modern Syria, (Sussex Academic Press, 1999), s. 229.
[3] ASAM Su Araştırmaları Alt Komisyonu, ‘Dünyada Su Sorunları ve Stratejileri’, Aziz Koluman (der.), ASAM Yayınları 2002, s.31.
[4] ASAM Su Araştırmaları Alt Komisyonu, ‘Dünyada Su Sorunları ve Stratejileri’, Aziz Koluman (der.), ASAM Yayınları 2002, s.72.
[5] ASAM Su Araştırmaları Alt Komisyonu, ‘Dünyada Su Sorunları ve Stratejileri’, Aziz Koluman (der.), ASAM Yayınları 2002, s.62.
[6] Dr. Hamit Pehlivanlı, Dr. Yusuf Sarınay ve Dr. Hüsamettin Yıldırım, ‘Türk Dış Politikasında Hatay (1918-1939), (ASAM Yayınları, 2001), ss. 33-36.
[7] Dr. Hamit Pehlivanlı, Dr. Yusuf Sarınay ve Dr. Hüsamettin Yıldırım, ‘Türk Dış Politikasında Hatay (1918-1939), (ASAM Yayınları, 2001), ss. 33-36.
[8] Dr. Hamit Pehlivanlı, Dr. Yusuf Sarınay ve Dr. Hüsamettin Yıldırım, ‘Türk Dış Politikasında Hatay (1918-1939), (ASAM Yayınları, 2001), ss. 135-136.
[9] Dr. Hamit Pehlivanlı, Dr. Yusuf Sarınay ve Dr. Hüsamettin Yıldırım, ‘Türk Dış Politikasında Hatay (1918-1939), (ASAM Yayınları, 2001), s. 137
[10] Daniel Pipes, ‘Beyon the Golan: Prospects for Syrian-Turkish Confrontation’, Turkish Times, 15 Şubat 1996.
[11] Mustafa Balbay, ‘Suriye İle İliş-kiler...’, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2003.
[12] ‘Suriye’yle İşbirliği Gelişiyor’, Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü, 20 Ocak 2003. http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/anadoluyahaberler-yeni/2003/ocak/ah_20_01-03.htm
[13] Adana Mutabakatı’nın İngilizce tam metni için bkz.: http://www.ict.org.il/documents/documentdet.cfm?docid=15
[14] Suriye 9 PKK/KADEK'liyi Teslim Etti, Hürriyet, 5 Ekim 2003.
[15] ‘Esad'a da Kalmadı’, Zaman Gazetesi, 14 Haziran 2000.
[16] Türkiye Orta Doğu Ülkeleri İlişkileri, T.C. Dışişleri Bakanlığı İnternet Sayfası, http://www.mfa.gov.tr/turkce/grupa/odogu.htm
[17] ‘Şam İle Yeni Başlangıç’, Cumhuriyet, 15 Ocak 2003.
[18] ‘Suriye İle Yeni Dönem’, Akşam, 3 Şubat 2003.
[19] ‘Suriye İle Enerji Köprüsü’, Cumhuriyet, 30 Temmuz 2003.
[20] Suriye’nin Lübnan’da halen 16.000 civarında askeri bulunmaktadır ve ABD Suriye’nin bu birliklerini çekerek Lübnan’ın siyasal ve askeri bağımsızlığına saygı göstermesini istemektedir. İran konusunda ise var olan yakın ilişkilerine son vermesini istemektedir. İran ABD’nin bölgede tamamen dışladığı bir ülke ve bu ülkeyle yürütülen yakın ilişkiler, beraber terör örgütlerine sağlanan destekten rahatsızdır.

Monday, October 06, 2003

İsrail Uçakları Suriye’de Bir Kampı Bombaladı: Suriye Ne Yapabilir?

İsrail yaklaşık yirmi yıl aradan sonra Suriye’nin içine en derin saldırıyı gerçekleştirdi. İsrail uçaklarının Şam’ın yirmi kilometre kuzeybatısındaki Eyn Seheb adlı kampı bombaladıkları açıklandı. İsrail tarafından yapılan açıklamada saldırının Hayfa’da bir restoranda gerçekleştirilen, 19 kişinin ölümüne yol açan ve İslami Cihat örgütü tarafından üstlenilen intihar saldırısına karşılık olarak gerçekleştirildiği belirtildi. Bombalanan kampın da, Suriye ve Filistin tarafı kabul etmese de, İslami Cihat örgütüne ait bir kamp olduğu İsrail tarafından açıklanmıştır. Bu gelişme üzerine BM Güvenlik Konseyi acil olarak toplanmış ve aynı zamanda Güvelik Konseyi geçici üyesi de olan Suriye tarafından İsrail’i kınayan ve uluslararası hukuku çiğnediğini belirten bir karar tasarısı gündeme getirilmiştir. İsrail tarafı olayı meşru müdaafa olarak tanımlarken birçok ülkeden değişik tepkilerin geldiği görülmektedir. ABD olaya genel anlamda sessiz kalırken ve hatta Suriye’yi teröre destek vermekle suçlayarak bir anlamda İsrail’e destek verirken, Almanya, Fransa Çin gibi ülkelerin saldırıyı şiddetle kınadıkları görülmüştür. Genel olarak politikalarında ABD’yle paralellik gösteren İngiltere de İsrail’in saldırısını değil Hayfa’da gerçekleştirilen intihar saldırısını kınayan açıklamalar yapmıştır.

Bu saldırı ve bölgenin geleceği açısından yorum yapabilmek için saldırının ABD’nin haberi ve onayı dahilinde mi yapıldığının yoksa tamamen ABD bilgisi dışında İsrail tarafından gerçekleştirilmiş bir olay olup olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Bu konudaki tek haber El Şark El Avsat gazetesinde çıkmıştır. Bu habere göre ABD saldırı gerçekleşmeden birkaç saat önce İsrail tarafından bilgilendirilmiştir. Ancak ABD’nin bu saldırıyı onaylayıp onaylamadığı konusunda herhangi bir yorum yapılmamıştır. Eğer bu saldırıyı ABD onayı dışında gerçekleşmiş bir olay olarak düşünürsek burada İsrail’in ulaşmak istediği hedefin ne olduğu sorusu karşımıza çıkmaktadır. Bu saldırıyı Irak Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni bölgesel koşulların bir sonucu olarak değerlendirmek mümkündür. Irak Savaşı öncesinde yapılan yorumlarda olumsuz anlamda en çok etkilenecek ülkenin Suriye olacağı yorumları yapılıyordu. Bu etkinin başında da ABD’nin Irak’a girmesinden sonra İsrail’in Suriye’ye karşı güç dengeleri açısından çok ciddi bir üstünlük sağlayacak olması geliyordu. İsrail’in Suriye’nin içini vuracak kadar ciddi bir operasyon gerçekleştirme cesaretini de bu savaş sonrası ortama bağlayabiliriz. İsrail, bu saldırıyla Suriye’ye teröre verdiği desteği kesmesi ve Suriye kontrolündeki Lübnan üzerinden İsrail’e karşı gerçekleştirilen terör eylemlerini kontrol etmesi yönünde çok ciddi bir uyarı yapmaktadır. Desteğin kesilmemesi durumunda da bunun belki daha kapsamlı bir askeri operasyona dönüşebileceği mesajını vermeye çalışmaktadır. Peki bu saldırıya karşılık olarak Suriye nasıl bir tavır alabilir? Bunun anlaşılması için öncelikle Suriye’nin tepki olasılıklarının belirlenmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir. Suriye tarafından bu saldırıya gösterilebilecek ilk tepkinin misilleme olabileceği ilk akla gelmektedir. Ancak gerek Suriye’nin mevcut güç kapasitesi gerekse bölgesel ve uluslararası dengeler düşünüldüğünde bu hareket tarzının Suriye için mümkün olmayacağı ağırlık kazanmaktadır. Zaten Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara da BM’ye gönderdiği mektupta ülkesinin İsrail'i geri püskürtecek kapasitede olduğunu fakat operasyon karşısında kendilerine hakim olacaklarını belirterek bir anlamda bu askeri karşılık verme olasılığının gündemlerinde olmadığını belirtmiştir. İkinci şık Suriye’nin önemli bir dış politika aracı olarak kullandığı terörizmi kullanarak İsrail’e karşılık vermesidir. Eğer bu olasılık Suriye tarafından seçilirse önümüzdeki dönemde İsrail’e karşı gerçekleştirilen terör eylemlerinde bir artış görülebilir. Suriye bu şekilde açıkça gerçekleştiremediği saldırıyı terör örgütleri üzerinden gerçekleştirme yoluna gidebilir. Ancak yine Suriye karar alma ve dış politika yürütme mantığını düşündüğümüzde bu olasılık bugün için riskli gözükmektedir. Var olan koşullar altında değerlendirdiğimizde Suriye açısından en uygulanabilir tercihin uluslararası destek sağlama yoluna giderek İsrail’i köşeye sıkıştırma ve bir daha böyle bir saldırıyı gerçekleştirmeyi önleme yönünde çaba sarf etmek olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Suriye’nin de ilk etapta yaptığı açıklamalara bakacak olursak bu yolun tercih edildiği görülmektedir. Suriye şu anda uluslararası toplumda haklı olarak görülmektedir ve uluslararası hukuk da Suriye’nin yanındadır. Suriye bu konumunu kullanarak uluslararası destek sağlamaya çalışmak ve bu doğrultuda da özellikle BM’yi devreye sokmak istemektedir. Yine bu politikaya bağlı olarak önümüzdeki dönemde teröre verilen desteğin kesilmesi anlamında sınırlı ve göstermelik adımların da Suriye tarafından atılabileceğini söyleyebiliriz.