Monday, December 01, 2003

Türkiye – Suriye İlişkileri

Oytun Orhan*



‘Komşun rahatsa sen de rahatsın, komşun kötüyse sen daha kötüsün.’ Suriye’de kullanılan ve Suriyeli yetkililer tarafından, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıyla beraber yeni bir boyut kazanan Türkiye-Suriye ilişkilerini ifade etmek için kullandıkları atasözü, yeni dönemde Suriye’nin bakış açısını göstermesi açısından güzel bir ifadedir.[1] Türkiye açısından hayati öneme sahip olan PKK’ya destek konusunda atılan olumlu adımlar iki ülke arasında yakınlaşma süreci ortaya çıkardıysa da var olan bazı köklü sorunlar uzun süreli işbirliğine dayanan yakın iki komşu ülke ilişkisinin ortaya çıkmasını engellemektedir.

Suriye’nin 1946 yılında 2. Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığını kazanmasıyla beraber başlayan ilişkiler sürecine genel anlamda bakıldığında sorunlu bir yapının bu sürece hakim olduğu görülmektedir. Bazı istisnai dönemler haricinde iki ülke arasında problemlerin olduğu ve konjonktürel yakınlaşmalar dışında yapısal sorunların ilişki sürecinin olumsuz gelişmesinde rol oynadığı görülmektedir. Sovyetler Birliği’nin yıkılarak iki kutuplu dönemin sona erdiği 1990 yılına kadarki zaman içinde genel olarak iki ülkenin birbirlerine kuşkuyla ve çoğu zaman düşmanca tavırlarla yaklaştıkları görülmektedir. İstisna oluşturan birkaç dönem bulunmaktadır. Bunlardan ilki Hüsnü Zaim’in 1949’da Suriye’de iktidara gelmesi sonrasında yaşanmıştır. Zaim o dönemde ülkesinin bağımsızlığının korunması ve kendi yönetiminin istikrarı açısından Türkiye ile iyi ilişkiler kurulmasının önemine inanıyor ve bu doğrultuda Türkiye’ye karşı yakın politikalar takip ediyordu. İkinci dönem ise 1954-1955 yılları arasında Suriye’de ‘Halk Partisi’nin iktidara geldiği sırada yaşanmıştır. Bu parti de o dönemde Batı kampı içerisinde yer almayı savunan bir düşünceye sahipti ve dolayısıyla Irak’la ve Türkiye’yle iyi ilişkiler kurma gerekliliğine inanıyordu. Son yakınlaşma dönemi ise 1960’lı yılların ortalarında Türkiye’nin Orta Doğu ve Arap ülkelerine yönelik yakınlaşma politikası çerçevesinde Suriye ile de yakınlaştığı dönemdir.[2] Ancak bütün bu konjonktürel süreçlerde bile ilişki tam potansiyeline ulaşamamıştır.

Günümüze baktığımızda ise iki ülke arasında, her ne kadar karşılıklı şüpheyle yaklaşılsa da, nispeten yakın ilişkilerin kurulduğu ve işbirliği geliştirme yönünde çalışıldığı görülmektedir. Bu yakınlaşma sürecinin ortaya çıkışına baktığımızda ise teröre destek konusu ön plana çıkmaktadır. 1998 yılı sonlarında başlayan süreçle beraber PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması ve 16 Şubat 1998 tarihinde yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi sonrasında Suriye’nin PKK’ya karşı tutumunda başlayan değişim ve desteğin kesilmesi, iki ülke arasında yakın ilişkilerin kurulması yönünde dönüm noktası olmuştu. Makalede öncelikle iki ülke arasında yakınlaşmaya, uzun süreli işbirliğinin ortaya çıkmasına engel olan faktörler, uluslararası ve bölgesel düzeyde saptanmaya çalışılacak daha sonra Öcalan’ın yakalanması sonrası süreçte iki ülke arasında yaşanan gelişmeler ve yakınlaşmanın arka planı, sonuç kısmında ise Irak Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel yapılanmanın iki ülke ilişkilerine yapacağı muhtemel etkiler ve ilişkinin geleceği üzerine kısa bir değerlendirme yapılacaktır.


1. Yakınlaşma Önündeki Engeller

a. Uluslararası Sistem Düzeyinde: ABD’yle İlişkiler

Suriye ile Türkiye arasında genel anlamda sorunlu bir ilişki sürecinin bulunmasının temelinde uluslararası sistem içinde farklı konumda bulunmaları yatmaktadır. 1990 öncesinde iki kutuplu dünya düzeninde Türkiye ABD’nin müttefiki olarak Batı bloğu içinde yer alıyordu. Suriye ise Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’daki en önemli müttefiklerinden biriydi. Sovyetler’in yıkılmasıyla beraber Suriye en önemli uluslararası siyasal ve askeri desteğini kaybetmiş oldu. Suriye bu durumda hemen Batı’ya dönük politikalar uygulamaya başlamış ve Körfez Savaşı’nda ABD’nin yanında Irak’a karşı kurulan koalisyonun içinde yer almış olsa da ABD’yle ilişkileri günümüze kadar iyi bir seviyeye ulaşmamıştır. Günümüz uluslararası sistemine hakim olan ya da olduğu söylenen, tek kutuplu dünya düzeninde ise sistemdeki konumunuzu belirleyen ABD’yle kurulan ilişkilerdir. Suriye halen ABD’nin ‘teröre destek veren devletler’ listesinde yer alan yedi ülkeden biri konumundadır ve bu ülkeyle sorunlu ilişkileri bulunmaktadır. Suriye özellikle gerek kendi ülkesinde gerekse kontrolü altındaki Lübnan’da desteklediği İsrail’e karşı mücadele yürüten Hamas, Hizbullah, İslami Cihat gibi radikal Filistinli örgütler nedeniyle ve Orta Doğu barış sürecinde olumsuz anlamda sahip olduğu etki dolayısıyla ABD’nin sorunlu olduğu ülkelerden biri konumundadır. Bunun dışında sahip olduğu kitle imha silahları nedeniyle oluşturduğu tehdit ve Lübnan’daki varlığı ABD’yle ilişkilerinde soruna neden diğer konu başlıklarıdır. Özellikle de Irak Savaşı sonrasında Suriye ABD’nin hedef tahtasına yerleşmiş ve hemen savaş ertesinde sıra Suriye’de mi tartışmaları gündeme gelmiştir. Halen iki ülke arasında bu sorunlu ilişki süreci devam etmekte ve ABD birçok noktada uyguladığı muhalefet ve ambargoyla Suriye’nin uluslararası sisteme entegre olmasını engellemektedir. Suriye’nin bu konumuna karşılık Türkiye çok uzun yıllardan beri ABD’nin bölgedeki müttefiklerinden biri konumundadır. Halen Irak’a gönderilecek asker konusunda iki ülke arasında görüşmeler yapılmakta ve Irak’ta istikrarın sağlanması konusunda iki ülkenin birlikte çalışması konusunda pazarlıklar yapılmaktadır.

İşte Suriye’nin ve Türkiye’nin ABD’yle ilişkilerinde dolayısıyla da uluslararası sistemde sahip oldukları bu farklı konum iki ülkenin yakınlaşmasında ve esasında çok kolay çözümlenebilecek birçok sorunun çözümlenememesinde temel etkendir. İki ülkenin bu durumları onların diğer devletlerle olan ilişkilerini de etkilemekte ve dolayısıyla iki ayrı kutupta yer almalarına neden olmaktadır. Türkiye Batı ile olan ilişkileri nedeniyle ABD ve Avrupa Birliği ile yakın konumdayken Suriye bölgede ve uluslararası ortamda kendi gibi sistem dışı ülkelerle ilişki kurma eğilimi göstermektedir. Kuzey Kore’den silah satın almakta, bölgede İran ile yakın ilişkiler içine girmekte ve savaş öncesine kadar, Irak’la ekonomik ve siyasal işbirliği içine girmektedir. Bu üç devlet de ABD’nin ‘şer ekseni’ olarak tanımladığı ülkelerdir. Bunun aksine Türkiye ise yine konumundan kaynaklanan durum gereğince bu ülkelerle mesafeli ilişkiler kurma yolunu seçmektedir. Bu durum da Suriye-Türkiye ilişkilerini etkileyen ve tam anlamda bir işbirliği, ortaklık, müttefiklik ilişkisi kurulmasının önündeki en önemli engel olarak ortada bulunmaktadır.

b. Bölgesel Düzeyde: İsrail’le İlişkiler

Suriye açısından bölgede kendisine en önemli tehdit oluşturan ülke İsrail’dir. 1967 yılında gerçekleşen Arap-İsrail Savaşı sırasında İsrail’in işgal ettiği Golan Tepeleri halen bu ülkenin kontrolündedir ve sorun günümüze kadar çözümlenememiştir. Suriye dış politikasının temelini de İsrail’e karşı yürütülen mücadele oluşturmaktadır. Arap milliyetçiliğinin dış politika aracı olarak kullanılması, Filistin sorununa bakış ve radikal Filistinli örgütlere verilen desteğin hepsi İsrail’e karşı yürütülen mücadelenin birer araçlarıdır. Dolayısıyla Suriye’nin İsrail’le sorunlu bir ilişki süreci bulunmakta ve Golan Tepeleri sorunu çözülmeden, bu bölge kendisine bırakılmadan İsrail’le herhangi bir yakınlaşmayı kabul etmemektedir. Bunun aksine İsrail’le ilişkilerde de Türkiye, Suriye’den farklı bir konuma sahiptir. ABD’yle olan yakın ilişkilerinin de bir sonucu olarak Türkiye’nin İsrail’le özellikle askeri alana ilişkin olarak imzalanan işbirliği anlaşmaları ile müttefiklik ilişkisi içinde olduğu söylenebilir. Suriye’nin İsrail’e karşı konumu ve bu ülkeye bakışı çerçevesinde Türkiye’nin bu ülkeyle olan ilişkilerini düşündüğümüzde Türkiye de dolaylı olarak Suriye açısından tehdit oluşturan bir konumdadır. Türkiye’nin 1996 yılında İsrail’le imzalamış olduğu askeri işbirliği anlaşmaları Suriye’yi ciddi anlamda kaygılandırmış ve bu yakınlaşma Suriye’nin uyguladığı bölgesel politikalarda ciddi değişimlere yol açmıştır. 1997 yılından itibaren Irak’la geliştirdiği yakın ilişkiler tamamen Türkiye-İsrail yakınlaşmasına bağlı olarak ortaya çıkmış gelişmelerdir. O yıla kadar birbirlerine karşı şüpheyle yaklaşan ve hatta hiçbir diplomatik ilişkinin dahi olmadığı iki ülke bölgede oluşan bu yeni durum karşısında yakınlaşma süreci içerisine girmişler ve Irak Savaşı çıkana kadar ve hatta savaş sırasında da bu ilişki süreci devam etmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin İsrail’le olan ilişkisi ve Suriye’nin bu ülkeyle arasında var olan sorunları, ki bu sorunlar büyük önem taşımaktadır ve yıllardır çözülememiş problemlerdir, birlikte ele aldığımızda iki ülkenin İsrail’le olan ilişkileri de yakınlaşmanın önündeki en önemli engellerden birini oluşturmaktadır.

c. Yapısal Sorunlar

- Su Sorunu

Türkiye ile Suriye’yi ilgilendiren akarsuların en önemlileri Fırat, Asi, Afrin, Çağçağ Suyu ve Kuveik’tir. Asi ve Afrin akarsuları Suriye’de doğup Türkiye’de denize dökülürken diğerleri Türkiye’de doğduktan sonra Suriye’ye geçmektedir.[3] Suriye ve Türkiye arasında bu suların paylaşımına ilişkin olarak var olan sorun yapısal bir sorun olarak iki ülke ilişkilerini etkileyen önemli bir faktör olarak ortada bulunmaktadır. İki ülkenin artan nüfusu ve sulama arazilerinin artmasına ek olarak, birçok baraj ve baraj gölü yapımını içeren Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) hayata geçirilmesi Suriye ve Türkiye arasında var olan su sorununu iyice alevlendirmiştir. Suriye tarafı Fırat’ın sularının üç ülke (Suriye, Türkiye ve Irak) tarafından paylaşıldığını dolayısıyla bu nehrin sularının kullanımının da sadece bir ülke tarafından değil bu üç ülke tarafından belirlenmesi gerektiğini savunurken Türkiye ise Fırat Nehri’ni uluslararası su olarak kabul etmemektedir. Türkiye suları sınır aşan sular olarak tanımlamaktadır. İki ülkenin yaptıkları bu farklı tanımlamalar şu sonucu doğurmaktadır. Fırat ve Dicle uluslararası sular olarak ele alındığında aşağı havza ülkeleri olarak Suriye ve Irak, Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapılacak projeler konusunda söz sahibi olma ve hatta projeleri kontrol etme hakkına sahip olacaklardır.[4] Bu kavram tartışması dışında Türk tarafının geliştirdiği bir başka eleştiri noktası ise suların etkin kullanımına ilişkindir. Türkiye iki ülkeye yeteri kadar hatta fazla miktarda su bırakıldığını ancak Suriye ve Irak’ın teknik yetersizlikler dolayısıyla suyu verimli bir şekilde kullanamadığını savunmaktadır. Ayrıca aynı konumda bulunan ve Suriye’den doğup Türkiye’ye geçen Asi Nehri konusunda da Suriye tarafının Türkiye’nin ihtiyaçlarını dikkate almadığı iddiasını savunmaktadır ki bu iddiasında da haklıdır. Bakıldığında Asi nehri sularının yüzde 98’inin Lübnan ve Suriye tarafından kullanıldığı ve Türkiye’nin ise sadece kendi topraklarından kaynaklanan yüzde iki oranındaki miktardan yararlandığı görülmektedir.[5] Asi nehrinin sularının paylaşımına ilişkin olarak ortaya çıkan problemler de iki ülke ilişkilerinin zaman zaman gerilmesine neden olmuştur. Asi nehrine ilişkin olarak Suriye’nin yaptığı uygulamalar Hatay’da yapılan tarım faaliyetlerine zarar vermekte ve sorun çıkmasına neden olmaktadır.

Suların paylaşımına ilişkin olarak Suriye ile Türkiye arasında geçerli olan kurallar 17 Temmuz 1987 tarihinde Şam’da imzalanan ‘Türkiye Cumhuriyeti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Arasında Ekonomik İş Birliği Protokolü’ içinde yer alan ‘Bölgesel Sular’ başlıklı bölümde konan hükümlerdir. Buna göre Türkiye Suriye’ye yıllık ortalama 500m³/sn.den fazla su bırakmayı kabul etmiştir. Protokolde bu hüküm dışında bazı kararlar daha alınmış ve soruna bir çözüm bulunmaya çalışılmıştır. Ancak protokolde de belirtildiği üzere bu anlaşma geçici nitelik taşımaktadır ve özellikle Suriye tarafından soruna kalıcı bir çözüm olarak değil sadece geçici bir çözüm yolu olarak kabul etmektedir. İmzalanan bu anlaşmaya ve çeşitli ikili görüşmelerde konu ele alınmış olmasına rağmen su sorunu da iki ülke arasında yapısal sorun oluşturma niteliğini korumaktadır.

- Hatay Sorunu

Hatay sorununun ortaya çıkışı I. Dünya Savaşı sonrasında Fransa’nın İskenderun Limanı, Hatay, Urfa, Antep, Maraş, ve Çukurova bölgelerini işgali sonucunda ortaya çıkmıştır. Bölge Milletler Cemiyeti’nin ‘Mandat’ sistemine dayandırılarak 25 Nisan 1920 tarihinde Fransa’ya bırakılmıştır. Fransa mandater devlet olarak bölgede dört yönetim birimi oluşturmuş, İskenderun Sancağı ise idari özerkliği korumakla birlikte Halep yönetimine bağlanmıştır. Misak-ı Milli sınırları içinde olmakla birlikte 20 Ekim 1921 tarihinde Fransa’yla imzalanan Ankara İhtilafnamesi ile Sancak bölgesinin ulusal sınırlar dışında kalması Türkiye’nin çıkarları açısından o dönemde uygun görülmüştür.[6] Kurtuluş Savaşı’nın sonuçlanması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra ise başta Atatürk olmak üzere Türk devlet adamları 1918-1936 döneminde karşılaşılan iç ve dış sorunların çözülmesi gibi devletin varlığıyla ilgili problemlerle uğraşmak zorunda kaldıklarından geleceğe yönelik bazı faaliyetler yürütmekle beraber, Hatay sorununu çok fazla gündeme getirmemiş, ön plana çıkarmamışlardır.[7] 1938 yılı içerisinde uluslararası ilişkilerde ortaya çıkan yeni durum ve gerginleşmeye bağlı olarak Fransa, Orta Doğu’da duyduğu ihtiyaçtan dolayı Türkiye ile ilişkilerini düzeltme ve bu çerçevede de, savaş tehlikesinin de yaklaşması nedeniyle, Sancak konusunda Türk haklarını teslim etme konusunda mecbur kalmıştır. Bu sürecin sonunda öncelikle 2 Eylül 1938 tarihinde Hatay Devleti kurulmuş, bir yıla yakın varlığını sürdüren bu devlet 23 Haziran 1939 tarihinde hukuken ortadan kalkmış ve Türkiye’nin bir vilayeti haline gelmiştir. O dönemde doğal olarak bu birleşmeye en ciddi tepki Suriye’den gelmiş ve olayı birçok yoldan protesto etmişlerdir. Gösterilen ilk tepkilerin ardından Suriye bağımsızlığını kazandığı 1944 yılında Fransa’nın Suriye adına yaptığı uluslararası anlaşmalara saygılı olduğunu bildirmiş ve dolaylı olarak 1939 anlaşmasını tanımıştır. Hatay konusu 1950’lerden itibaren Suriye tarafından tekrar gündeme getirilmeye başlanmış ve daha çok bir iç politika malzemesi olarak kullanılmış, Hatay’ın Suriye’den zorla alındığı şeklinde bir propaganda yapılmaya başlanmıştır. Aynı doğrultuda Türkiye-Suriye sınırını tanıma anlamına gelebilecek tüm davranışlardan kaçınarak Hatay resmi haritalarda Suriye sınırları içerisinde gösterilmiştir.[8] 1970 yılında Suriye’de iktidara gelen Hafız Esad da rejiminin dayanaklarını oluşturması bakımından Hatay üzerindeki taleplerini gündemde tutmuş bu çerçevede ‘İskenderun’u Kurtarma Cemiyeti’ni bizzat kurarak desteklemiştir.[9] Suriye 1939 yılında yapılmış olan paylaşımı hala kabullenememiştir.[10] Hatay’la beraber, 1967 yılında İsrail’e kaybettiği Golan Tepeleri de birçok resmi Suriye haritasında geçici uluslararası sınırlar şeklinde işaretlenmek suretiyle, Suriye içinde gösterilmektedir.

Ancak Hatay konusu özellikle son yıllarda çok sıklıkla dile getirilmemekte hatta bu konuda bazı olumlu gelişmeler de yaşanmaktadır. Suriye tarafı, Hatay’ın Türkiye’ye ait olduğunu kabul etmesi anlamına gelebilecek bir politika değişikliğinden kaçınmakta, iki ülke arasındaki ilişkilerin her geçen gün geliştiğini, bu ortamda sorun teşkil edebilecek bazı konuların göz ardı edilmesinde yarar bulunduğunu, ilişkiler geliştikçe bu sorunların zaman içinde kendiliğinden ortadan kalkacağını ileri sürmektedir. Türkiye’yle ilişkileri geliştirmek amacındaki birçok Suriyeli yönetici Hatay konusunu şöyle tanımlıyor: ‘Cihaza dayalı olarak yaşayan bir hasta yaşamını yitirse, cihazın fişini prizden çekmek gerekir. Hatay iddiamız öldü. Ama kimse bunu dillendirmek, deyim yerindeyse fişi çekmek istemiyor.’[11] Bu açıklamalar paralelinde, son dönemde, Suriye’nin Hatay’a yönelik tutumunda olumlu olarak değerlendirilebilecek bazı gelişmeler ortaya çıkmıştır. Kurucuları arasında Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile Şam Valisi Ghassam Laham’ın da bulunduğu Suriye Bilgisayar Derneği’nin internet sitesinde tavsiye edilen siteler arasında yer alan bir sitede kullanılan haritada Türkiye-Suriye sınırı doğru olarak işaretlenmiş ve Hatay, Türkiye sınırları içinde gösterilmiştir. Diğer bir önemli gelişme de Lazkiye Valisi Safi Abudan kalabalık bir heyetle birlikte 13 Mart 2002 tarihinde Hatay’a gerçekleştirdiği ziyarettir. Bu ziyaretle, ilk kez Suriye’den bir Vali Hatay’a resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir.[12] İki ülke arasında ortaya çıkan yakınlaşma sürecine bağlı olarak her ne kadar Hatay konusunda bazı olumlu gelişmeler yaşansa da konu yapısal bir sorun ve yakınlaşmanın önünde bir engel olarak varlığını sürdürmektedir.


2. İlişki Sürecinde Dönüşüm: PKK’ya Desteğin Kesilmesi

Uluslararası konum farklılığı ve aradaki yapısal sorunlar uzun süreli Türkiye-Suriye yakınlaşmasını zorlaştırmakta ancak dönemsel işbirliğini de engellememektedir. Daha önce yakınlaşma önündeki engeller arasında sayılmayan fakat 1980’ler ve 1990’larda iki ülke arasında esas sorun yaratan ve ilişkilerin gerilmesine neden olan konu Suriye’nin PKK terör örgütüne destek vermesi olmuştur. Teröre destek konusunda 1990’ların sonlarında yaşanan gelişmelerse iki ülke ilişkiler sürecinde önemli bir değişimin yaşanmasına neden olmuştur. Eylül 1998 tarihinde Orgeneral Atilla Ateş’in Suriye’yi PKK terör örgütüne verdiği desteği kesmesi amacıyla sınırda gerçekleştirdiği konuşma ile başlayan süreç, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 9 Ekim 1998 tarihinde Suriye’den çıkarılması, 20 Ekim 1998’de Türkiye-Suriye arasında Adana Mutabakatı’nın imzalanması ve 16 Şubat 1999 tarihinde Öcalan'ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi ile sonuçlanmıştır. Adana Mutabakatı ilişkilerin gelişimi açısından önemli bir belgedir. Adana Mutabakatıyla Suriye; PKK lideri Öcalan ve hiçbir PKK unsurunun bir daha Suriye'ye girmesine, PKK kamplarının aktif hale gelmesine, toprakları üzerindeki faaliyetlerine, PKK üyelerinin topraklarını transit geçiş amacıyla kullanmasına izin vermeyeceğini beyan etmiştir. Bunun yanında bölge ve Türkiye’nin güvenlik ve istikrarını bozacak herhangi bir girişimin yasaklanacağı taahhütü de verilmiştir. Bu taahhütler kapsamında iki ülke arasında direkt telefon hattı kurulması ve ortak denetimler yapılması amacıyla özel temsilcilerin atanması gibi önlemler alınması kararlaştırılmıştır.[13] Mutabakat sonrasında Suriye tarafı anlaşma koşullarına bağlı kalarak PKK’ya desteği kesmiş ve PKK'ya karşı işbirliği içinde olmuştur. Ülkesindeki PKKlılara karşı operasyonlar düzenlemiş ve aralarında üst düzey PKKlıların da bulunduğu birçok teröristi Türkiye'ye teslim etmiştir.[14]

Türkiye açısından varlık sorunu olarak görülen terör konusunda Suriye’nin göstermiş olduğu olumlu yaklaşım sonrasında iki ülke ilişkileri arasında somut yakınlaşmalar, karşılıklı üst düzey ziyaretler ve en önemlisi daha önce İsrail’le imzalanan askeri işbirliği anlaşmalarına benzer askeri işbirliği anlaşmaları Suriye ile imzalanmıştır. Yakınlaşma süreci içinde Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Hafız Esad’ın cenaze törenine katılmak üzere 13 Haziran 2000 tarihinde Şam’a gitmiştir.[15] Türkiye’nin Hafız Esad’ın cenazesine en üst düzeyde katılım sağlaması özellikle Suriye halkı içerisinde Türkiye’ye bakış açısından çok olumlu bir havanın yaratılmasını sağlamıştır. Yine yakınlaşma bağlamında. başta ekonomik ilişkiler olmak üzere, birçok alanda önemli gelişmeler kaydedilmiş, bakanlar ve teknik heyetler düzeyinde karşılıklı pek çok ziyaret yapılmıştır. Son üç yılda bakan düzeyinde 26 karşılıklı ziyaret gerçekleştirilmiştir. Suriye’den ülkemize yapılan en üst düzeyli ziyaret, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdülhalim Haddam’ın Kasım 2000’de ülkemizi ziyareti olmuştur. Son olarak, ve belki de en önemlisi, 2002 Haziran ayında Suriye Genelkurmay Başkanı Turkmani Türkiye’yi ziyaret etmiş ve ziyaret sırasında ‘Askeri Alanda Eğitim, Teknik ve Bilimsel İşbirliği Çerçeve Anlaşması’ ile ‘Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması’ imzalanmıştır.[16] Bu anlaşma yakınlaşmanın ve aradaki yapısal sorunlara rağmen sağlanan yakınlaşmanın boyutunu göstermesi açısından önemli bir anlaşmadır. İki ülke arasındaki yakınlaşmayı gösteren son dönem gelişmelerden biri Suriye Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Faruk Şara’nın, 13-14 Ocak 2003 tarihlerinde Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyarettir. Ziyaret sırasında iki ülke ilişkileri, bölgesel ve uluslararası konular ele alınmış, ayrıca ‘Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ile Suriye Arap Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Arasında İstişare Mekanizması Kurulmasına İlişkin Protokol’ imzalanmış, Suriye tarafı KADEK’i de terör örgütü olarak gördüğünü ifade etmiştir.[17] 1998 yılı içinde başlayan yakınlaşmaya Irak Savaşı olasılığının ortaya çıkması yeni bir boyut daha kazandırmış ve ilişkiler 2003 yılı içerisinde daha hızlı bir şekilde gelişmeye başlamıştır. Askeri ve siyasal alanda ortaya çıkan yakınlaşma ekonomik alana da yansımış ve bu çerçevede Türkiye Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen beraberinde bir heyetle 31 Ocak-2 Şubat 2003 tarihlerinde Suriye Ekonomi ve Ticaret Bakanı’nın davetlisi olarak Şam’a gitmiştir. Ziyaret sırasında iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri geliştirmeye yönelik bir Mutabakat imzalanmış, Tüzmen'in 300 işadamıyla çıktığı Suriye seferi, 250 milyon dolarlık iş bağlantısı ile sonuçlanmıştır.[18] İki ülke arasında yaşana son gelişme ise Suriye Başbakanı Muhammed Mustafa Miro’nun Temmuz 2003 tarihinde Ankara’ya düzenlediği ziyaret olmuştur. 17 yıl aradan sonra ilk kez bir Suriye Başbakanı’nın Türkiye’yi ziyaret etmesi ilişkilerin son dönemde geldiği noktayı göstermesi açısından önemlidir. Irak Savaşı’nın iki ülke ilişkilerine kazandırdığı boyut bu ziyaret sırasında da gözükmüş ve Irak’ta istikrarın sağlanmasına ve ABD’nin Irak’taki varlığına yönelik açıklamalar yapılmıştır.[19]


Sonuç

Genel olarak bakıldığında iki ülke arasındaki temel sorunların, uzun süreli bir işbirliğinin oluşmasına engel olduğu, konjonktürel yakınlaşmalar olsa da ilişkilerin bu sorunlar nedeniyle tam potansiyeline ulaşamadığı görülmektedir. 1990ların sonlarına kadar gergin seyreden hatta kopma noktasına gelen iki ülke ilişkilerinde iki olay önemli değişim sağlamış ve olumsuz seyreden ilişkilerde bir dönüşüm yaşanarak iki ülkenin yakınlaşmasını sağlamıştır. Bunlardan birincisi Suriye’nin PKK terör örgütüne verdiği desteği keserek bu konuda imzalanan Adana Mutabakatına sadık kalarak uyguladığı politikalardır. İlişkilerin olumlu bir sürece girmesini sağlayan bu olaydan sonra Irak Savaşı olasılığının oluşması ve sonraki süreçte savaşın çıkması ilişkilere yeni bir boyut kazandırmış, ortak bölgesel güvenlik kaygıları nedeniyle yakınlaşma düzeyinde bir adım daha ileri gidilerek askeri işbirliği anlaşmaları imzalanmış, yıllardır gerçekleşmeyen karşılıklı üst düzey ziyaretler gerçekleşmiştir. Bu süreçte arada var olan yapısal sorunlara somut bir çözüm bulunamamışsa da her iki taraf da bu sorunları gündeme getirmeme konusunda özen göstermişlerdir.

Önümüzdeki dönemde ilişkilerin gelişiminde belirleyici olacak faktör Suriye’nin Irak savaşı sonrasında ABD’yle geliştireceği ilişkiler olacaktır. Irak Savaşı sonrasında Suriye ABD tarafından baskıya maruz kalmış, gerek bölgesel politikalarında gerekse iç yapılanmasına ilişkin olarak değişim talepleriyle karşı karşıya kalmıştır. Eğer bu süreçte Suriye ABD’nin talepleri doğrultusunda adımlar atar ve radikal Filistinli terör örgütlerine verdiği desteği keserek Orta Doğu Barış Süreci üzerindeki olumsuz etkisine son verirse, Lübnan’la, İran’la ilişkilerinde ABD’nin istediği adımları atarsa[20], Irak’ta yaşanan istikrarın sağlanması sürecine olumlu katkı yapar ya da en azından yaptığı iddia edilen ve istikrarı olumsuz etkileyen politikalarına son verirse Suriye uluslararası sisteme entegre olma yönünde ABD muhalefetini ortadan kaldırmış ve bu ülkeyle daha yakın ilişkiler geliştirme yönünde adımlar atma imkanı bulacaktır. Bu durum Türkiye ile olan ilişkilerinde yakınlaşmayı engelleyen belki de temel faktör olan uluslararası sistem konumu farklılığını ortadan kaldırarak iki ülkenin yakınlaşması açısından olumlu bir katkı yapacaktır. Suriye’nin önümüzdeki süreçte iç politikasına ilişkin olarak da ABD talepleri doğrultusunda adımlar atması iki ülkenin ilişkilerini olumlu etkileyecektir. ABD Suriye’nin iç siyasal ve ekonomik yapılanmasına ilişkin olarak da değişim taleplerinde bulunmaktadır. Bu da Suriye’de demokratikleşme ve ekonomik liberalleşme konusunda gelişmelerin yaşanması olasılığını gündeme getirmektedir. Suriye’nin bu taleplere ilişkin olarak da bazı adımlar atması iki ülke ilişkilerini olumlu etkileyecektir. Uluslararası sisteme entegre olmuş, demokratik ve ekonomik hayatına serbest piyasa ekonomisinin kurallarının hakim olduğu bir Suriye’nin Irak Savaşı sonrası süreçte ortaya çıkması, Türkiye ile ilişkiler açısından uzun süreli işbirliğine dayanan bir yakınlaşmanın oluşması açısından olumlu etki edecek gelişmelerdir.




* ASAM Orta Doğu Araştırmaları Masası



[1] ‘PKK Konusu Kapandı’, Leyla Tavşanoğlu, Baas Gazetesi Genel Müdürü ile Söyleşi, Cumhuriyet, 31 Aralık 2000.
[2] David Kushner, ‘Turkish-Syrian Relations: An Update’, Moshe Maoz, Joseph Ginat, Onn Winckler (der.), Modern Syria, (Sussex Academic Press, 1999), s. 229.
[3] ASAM Su Araştırmaları Alt Komisyonu, ‘Dünyada Su Sorunları ve Stratejileri’, Aziz Koluman (der.), ASAM Yayınları 2002, s.31.
[4] ASAM Su Araştırmaları Alt Komisyonu, ‘Dünyada Su Sorunları ve Stratejileri’, Aziz Koluman (der.), ASAM Yayınları 2002, s.72.
[5] ASAM Su Araştırmaları Alt Komisyonu, ‘Dünyada Su Sorunları ve Stratejileri’, Aziz Koluman (der.), ASAM Yayınları 2002, s.62.
[6] Dr. Hamit Pehlivanlı, Dr. Yusuf Sarınay ve Dr. Hüsamettin Yıldırım, ‘Türk Dış Politikasında Hatay (1918-1939), (ASAM Yayınları, 2001), ss. 33-36.
[7] Dr. Hamit Pehlivanlı, Dr. Yusuf Sarınay ve Dr. Hüsamettin Yıldırım, ‘Türk Dış Politikasında Hatay (1918-1939), (ASAM Yayınları, 2001), ss. 33-36.
[8] Dr. Hamit Pehlivanlı, Dr. Yusuf Sarınay ve Dr. Hüsamettin Yıldırım, ‘Türk Dış Politikasında Hatay (1918-1939), (ASAM Yayınları, 2001), ss. 135-136.
[9] Dr. Hamit Pehlivanlı, Dr. Yusuf Sarınay ve Dr. Hüsamettin Yıldırım, ‘Türk Dış Politikasında Hatay (1918-1939), (ASAM Yayınları, 2001), s. 137
[10] Daniel Pipes, ‘Beyon the Golan: Prospects for Syrian-Turkish Confrontation’, Turkish Times, 15 Şubat 1996.
[11] Mustafa Balbay, ‘Suriye İle İliş-kiler...’, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2003.
[12] ‘Suriye’yle İşbirliği Gelişiyor’, Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü, 20 Ocak 2003. http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/anadoluyahaberler-yeni/2003/ocak/ah_20_01-03.htm
[13] Adana Mutabakatı’nın İngilizce tam metni için bkz.: http://www.ict.org.il/documents/documentdet.cfm?docid=15
[14] Suriye 9 PKK/KADEK'liyi Teslim Etti, Hürriyet, 5 Ekim 2003.
[15] ‘Esad'a da Kalmadı’, Zaman Gazetesi, 14 Haziran 2000.
[16] Türkiye Orta Doğu Ülkeleri İlişkileri, T.C. Dışişleri Bakanlığı İnternet Sayfası, http://www.mfa.gov.tr/turkce/grupa/odogu.htm
[17] ‘Şam İle Yeni Başlangıç’, Cumhuriyet, 15 Ocak 2003.
[18] ‘Suriye İle Yeni Dönem’, Akşam, 3 Şubat 2003.
[19] ‘Suriye İle Enerji Köprüsü’, Cumhuriyet, 30 Temmuz 2003.
[20] Suriye’nin Lübnan’da halen 16.000 civarında askeri bulunmaktadır ve ABD Suriye’nin bu birliklerini çekerek Lübnan’ın siyasal ve askeri bağımsızlığına saygı göstermesini istemektedir. İran konusunda ise var olan yakın ilişkilerine son vermesini istemektedir. İran ABD’nin bölgede tamamen dışladığı bir ülke ve bu ülkeyle yürütülen yakın ilişkiler, beraber terör örgütlerine sağlanan destekten rahatsızdır.

Monday, October 06, 2003

İsrail Uçakları Suriye’de Bir Kampı Bombaladı: Suriye Ne Yapabilir?

İsrail yaklaşık yirmi yıl aradan sonra Suriye’nin içine en derin saldırıyı gerçekleştirdi. İsrail uçaklarının Şam’ın yirmi kilometre kuzeybatısındaki Eyn Seheb adlı kampı bombaladıkları açıklandı. İsrail tarafından yapılan açıklamada saldırının Hayfa’da bir restoranda gerçekleştirilen, 19 kişinin ölümüne yol açan ve İslami Cihat örgütü tarafından üstlenilen intihar saldırısına karşılık olarak gerçekleştirildiği belirtildi. Bombalanan kampın da, Suriye ve Filistin tarafı kabul etmese de, İslami Cihat örgütüne ait bir kamp olduğu İsrail tarafından açıklanmıştır. Bu gelişme üzerine BM Güvenlik Konseyi acil olarak toplanmış ve aynı zamanda Güvelik Konseyi geçici üyesi de olan Suriye tarafından İsrail’i kınayan ve uluslararası hukuku çiğnediğini belirten bir karar tasarısı gündeme getirilmiştir. İsrail tarafı olayı meşru müdaafa olarak tanımlarken birçok ülkeden değişik tepkilerin geldiği görülmektedir. ABD olaya genel anlamda sessiz kalırken ve hatta Suriye’yi teröre destek vermekle suçlayarak bir anlamda İsrail’e destek verirken, Almanya, Fransa Çin gibi ülkelerin saldırıyı şiddetle kınadıkları görülmüştür. Genel olarak politikalarında ABD’yle paralellik gösteren İngiltere de İsrail’in saldırısını değil Hayfa’da gerçekleştirilen intihar saldırısını kınayan açıklamalar yapmıştır.

Bu saldırı ve bölgenin geleceği açısından yorum yapabilmek için saldırının ABD’nin haberi ve onayı dahilinde mi yapıldığının yoksa tamamen ABD bilgisi dışında İsrail tarafından gerçekleştirilmiş bir olay olup olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Bu konudaki tek haber El Şark El Avsat gazetesinde çıkmıştır. Bu habere göre ABD saldırı gerçekleşmeden birkaç saat önce İsrail tarafından bilgilendirilmiştir. Ancak ABD’nin bu saldırıyı onaylayıp onaylamadığı konusunda herhangi bir yorum yapılmamıştır. Eğer bu saldırıyı ABD onayı dışında gerçekleşmiş bir olay olarak düşünürsek burada İsrail’in ulaşmak istediği hedefin ne olduğu sorusu karşımıza çıkmaktadır. Bu saldırıyı Irak Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni bölgesel koşulların bir sonucu olarak değerlendirmek mümkündür. Irak Savaşı öncesinde yapılan yorumlarda olumsuz anlamda en çok etkilenecek ülkenin Suriye olacağı yorumları yapılıyordu. Bu etkinin başında da ABD’nin Irak’a girmesinden sonra İsrail’in Suriye’ye karşı güç dengeleri açısından çok ciddi bir üstünlük sağlayacak olması geliyordu. İsrail’in Suriye’nin içini vuracak kadar ciddi bir operasyon gerçekleştirme cesaretini de bu savaş sonrası ortama bağlayabiliriz. İsrail, bu saldırıyla Suriye’ye teröre verdiği desteği kesmesi ve Suriye kontrolündeki Lübnan üzerinden İsrail’e karşı gerçekleştirilen terör eylemlerini kontrol etmesi yönünde çok ciddi bir uyarı yapmaktadır. Desteğin kesilmemesi durumunda da bunun belki daha kapsamlı bir askeri operasyona dönüşebileceği mesajını vermeye çalışmaktadır. Peki bu saldırıya karşılık olarak Suriye nasıl bir tavır alabilir? Bunun anlaşılması için öncelikle Suriye’nin tepki olasılıklarının belirlenmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir. Suriye tarafından bu saldırıya gösterilebilecek ilk tepkinin misilleme olabileceği ilk akla gelmektedir. Ancak gerek Suriye’nin mevcut güç kapasitesi gerekse bölgesel ve uluslararası dengeler düşünüldüğünde bu hareket tarzının Suriye için mümkün olmayacağı ağırlık kazanmaktadır. Zaten Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara da BM’ye gönderdiği mektupta ülkesinin İsrail'i geri püskürtecek kapasitede olduğunu fakat operasyon karşısında kendilerine hakim olacaklarını belirterek bir anlamda bu askeri karşılık verme olasılığının gündemlerinde olmadığını belirtmiştir. İkinci şık Suriye’nin önemli bir dış politika aracı olarak kullandığı terörizmi kullanarak İsrail’e karşılık vermesidir. Eğer bu olasılık Suriye tarafından seçilirse önümüzdeki dönemde İsrail’e karşı gerçekleştirilen terör eylemlerinde bir artış görülebilir. Suriye bu şekilde açıkça gerçekleştiremediği saldırıyı terör örgütleri üzerinden gerçekleştirme yoluna gidebilir. Ancak yine Suriye karar alma ve dış politika yürütme mantığını düşündüğümüzde bu olasılık bugün için riskli gözükmektedir. Var olan koşullar altında değerlendirdiğimizde Suriye açısından en uygulanabilir tercihin uluslararası destek sağlama yoluna giderek İsrail’i köşeye sıkıştırma ve bir daha böyle bir saldırıyı gerçekleştirmeyi önleme yönünde çaba sarf etmek olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Suriye’nin de ilk etapta yaptığı açıklamalara bakacak olursak bu yolun tercih edildiği görülmektedir. Suriye şu anda uluslararası toplumda haklı olarak görülmektedir ve uluslararası hukuk da Suriye’nin yanındadır. Suriye bu konumunu kullanarak uluslararası destek sağlamaya çalışmak ve bu doğrultuda da özellikle BM’yi devreye sokmak istemektedir. Yine bu politikaya bağlı olarak önümüzdeki dönemde teröre verilen desteğin kesilmesi anlamında sınırlı ve göstermelik adımların da Suriye tarafından atılabileceğini söyleyebiliriz.

Wednesday, September 10, 2003

Suriye AB İle Yıl Sonunda Birlik Anlaşması İmzalayabilir

Suriye Ekonomi ve Dış Ticaret Bakanı Hasan Rifai, 2003 yılının sonuna doğru Avrupa Birliği (AB) ile ekonomik ve siyasal birlik anlaşması imzalayabileceklerini açıkladı. Suriye, bu anlaşma imzalanırsa AB ile birlik anlaşması imzalayan ilk Akdeniz ülkesi (AB dışında) konumunda olacak. Suriye tarafı her ne kadar anlaşmanın önünde hiçbir siyasi engel bulunmadığını ve yıl sonunda imzalanacağını belirtse de ekonomistler bu yıl içinde anlaşma imzalanması ihtimalini uzak gördüklerini belirtmektedirler. Suriye’nin daha önce ithalata getirdiği bazı vergi sınırlamalarının iki taraf arasındaki görüşmeleri uzattığı ve anlaşmanın bu yıl sonunda imzalanması ihtimalini zorlaştırdığı belirtilmektedir. Öncelikle iki taraf arasında hangi mallara ne kadar vergi konacağının belirleneceği daha sonra ne kadar zamanlık bir süreç içerisinde bu vergi oranlarında indirime gidileceği konularının taraflar arasında müzakereler yoluyla belirleneceği ve bundan sonra anlaşmanın imzalanacağı açıklandı.

AB ile bu yıl sonunda gerçekleşmese bile önümüzdeki yıl içinde imzalanması beklenen bu anlaşmanın, Suriye’de yaşanan ekonomik reform sürecine olumlu anlamda etki edeceğini ve bu sürecin hızlanması açısından itici bir güç olacağını söyleyebiliriz. Bu anlaşmayla beraber Suriye ekonomik reform yapması anlamında daha çok baskı altında kalacaktır. Yine bu anlaşmayla ülkeye yapılacak yabancı yatırımlar da artacaktır. Suriye’nin esas anlamda en büyük beklentisi de bu konudadır. Daha önce uygulamaya sokulan bazı kanunlarla yabancı yatırım miktarı artırılmaya çalışılsa da ülke doğrudan yatırım açısından çok başarısız bir grafik sergilemektedir. Suriye ekonomisi üzerine yapılan yorumlarda yabancı yatırımın ülkeye çekilmesi açısından yapılan bütün çalışmaların yanında vergi rejimi, işçi kanunları ve özel bankaların kurulması gibi konularda ilerleme sağlanması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu kapsamda Suriye’ye önemli katkı sağlayacak bir diğer konu da Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) üyeliğinin onaylanması olacaktır. Suriye örgüte ilk kez 2001 yılında başvuruda bulunmuş ancak politik nedenlerden ötürü ABD’nin yaptığı muhalefet nedeniyle örgüte üyeliği kabul edilmemişti. Her ne kadar DTÖ Genel Sekreteri’nin, Suriye’nin üyeliğinin kabul edilmesi yönünde çalışıldığı şeklindeki açıklamasına rağmen ABD ile var olan siyasal problemler çözülmediği sürece örgüte üyeliğin de uzak bir ihtimal olduğunu söyleyebiliriz.

Thursday, September 04, 2003

Suriye’de Gündem Ekonomi

Suriye’de istikrara, uluslararası toplumdan gelen baskıdan çok ülke içinde yaklaşık yüzde yirmiye varan işsiz gençler büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Suriye’de her yıl sayısı iki yüz elli bine yaklaşan genç, ülkenin işsiz ordusuna katılmaya devam etmektedir. Bu sayıdaki yeni işgücünü istihdam edebilmek için, Suriye’nin yıllık yüzde altılık, ki bu şimdiki oranın iki katıdır, bir büyüme sağlaması gerekmektedir. Savaş öncesinde, Irak’la yapılan ticaret sayesinde ekonomik çıkmazlarına bir miktar da olsa çözüm bulma imkanına sahip olan Suriye, savaş sonrası kaldığı ortamda çok önemli gelirlerden mahrum kaldı. Öncelikle Kerkük-Banyas Boru Hattı’ndan gerçekleştirilen petrol ithaline ABD’nin Irak’a girmesi sonrasında bu ülke tarafından hemen son verildi ve hat kapatıldı. İkinci olarak ise Suriye malları için en önemli pazar konumundaki Irak, savaş sonrasında kaybedilmiş oldu. Bu iki etken savaş sonrasında Suriye’nin çok daha ciddî ekonomik zorluklarla karşılaşmasına ve dolayısıyla ekonominin iç istikrarı tehdit eder bir konuma yükselmesine neden olmuştur.

Suriye Endüstri Bakanı İsam Zaim, Suriye ekonomisinin içinde bulunduğu durumu ve ekonomik yapılanmanın bozukluğunu şu şekilde açıklıyor: “Suriye’de sermaye eksikliği bulunmamaktadır, ancak sistem etkin bir durumda değildir. Ülkede yapısal reformların tamamlanması gerekmektedir. Bunun yanında ihracat kapasitemizi artırmak ve teknoloji transferini gerçekleştirmek için yabancı yatırım şart.” Ekonomi analizcileri ise ülkede yönetimin serbest piyasa ekonomisinin risklerini almaya henüz hazır olmadığını belirtiyorlar. Yönetimin, mevcut ekonomik yapılanma (kamu sektörünün ve hükümetin ekonomi üzerindeki kontrolü) bir yandan korunurken diğer yandan da özel sektörün gelişeceği şeklinde yanlış bir düşünceye sahip olduğu yorumu yapılmaktadır. Suriye’nin içinde bulunduğu bu paradoksal durumu AB Şam Büyükelçisi Frank Hesse şöyle açıklıyor: “İstikrar çerçevesinde reform yapmak istiyorlar ama bu onları deli gömleği içine sokmaktadır. Hiç tolerans göstermeden hiçbir ilerleme sağlayamazsınız.” Bütün ilgililer tarafından yapılan bu yorumlar Suriye’nin içinde bulunduğu durumu ve ekonominin ülke istikrarı üzerinde oynadığı rolü açıkça göstermektedir.

Suriye Endüstri Bakanı İsam Zaim’in ülkenin ekonomisi ve geleceği üzerine yaptığı bu açıklamaları takiben Ekonomi Bakanı Hasan Rifai de ülkenin ekonomik alanda önümüzdeki dönemde atacağı adımlara ilişkin açıklamalar yaptı. Rifai, hükümetin 2004 yılı içerisinde ülkenin ilk borsasını kurmayı planladığını açıkladı. Bunun uzun zamandan beri ulaşmak istedikleri bir hedef olduğunu belirten Rifai, ekonomi alanında hükümetin gelecek yıl için en önemli hedeflerinden birinin bu borsanın kuruluşu olduğunu belirtti. Borsa konusunda hızlı davranacaklarını ama kesinlikle aceleci olmayacaklarını söyleyen Rifai, bunun yanında ülkenin bankacılık kanunlarına, gelişmiş para politikalarına ihtiyaç duyduğunu söyledi. Suriye’de ekonomik açılım anlamında son yıllarda yaşanan gelişmelere önemli bir örnek oluşturan borsa planına karşın Rifai, özelleştirme konusunda çok da olumlu mesajlar vermedi. Suriye’de ekonomi büyük ölçüde devletin elindedir ve devlet, bankacılık, enerji gibi stratejik ve kârlı sektörleri elinde bulundurmaktadır. Rifai, bu devlet merkezli ekonomiyi değiştirme ve bu anlamda reform uygulama konusunda herhangi bir planları olmadığını ve özelleştirme konusunun gündemlerinde olmadığını belirtti.

Rifai’nin yaptığı açıklamalarda vurguladığı ve talepte bulunduğu bir diğer önemli konu da Irak’la aralarında uzanan ve savaş sırasında kapatılan Kerkük-Banyas Petrol Boru Hattı’nın yeniden açılması konusu olmuştur. Petrolün yeniden akışının herkesin ama özellikle de Irak’ın çıkarına olduğunu savunan Rifai, güvenliğin Suriye tarafından sağlanacağı konusunda da güvence verdi. Tahminlere göre, savaş öncesinde Suriye’ye yıllık beş milyar dolara yakın bir gelir sağlayan hattın Nisan ayı içerisinde ABD tarafından kapatılmasıyla bu gelirden mahrum kalınmıştı ve ülke ciddî bir ekonomik zorlukla karşı karşıya kalmıştı. ABD tarafından bir ekonomik baskı aracı olarak da kullanılan hattın açılması, Suriye ekonomisi açısından büyük önem taşımaktadır. Ancak ABD’nin hattı elinde Suriye’ye karşı önemli bir koz olarak tutacağını ve sadece belli taleplerin yerine getirilmesi durumunda hattın yeniden açılmasının gündeme gelebileceğini söyleyebiliriz.

Ekonomi alanında yaşanan bu gelişmelerin dışında geçen hafta içerisinde Suriye’de gündeme gelen bir diğer konu da siyasal reform. Suriye’de karar alma merkezlerine yakın kesimlerden alınan bilgilere göre siyasal yapılanmada önümüzdeki dönemde önemli değişikliklere gidilecek. Buna göre bakanlıkların yapılanmasında bir dizi değişikliğe gidileceği belirtildi. Bu çerçevede petrol bakanlığı ile elektrik bakanlığının “enerji bakanlığı” adı altında birleştirilmesi bekleniyor. Bakanlıklarda yapılacak diğer birleşme olasılıkları ise şöyle: Çevreden sorumlu bakanlığın yerel yönetim bakanlığına bağlanması, finans bakanlığının hazine bakanlığına dönüştürülerek kapsamının genişletilmesi, ekonomi bakanlığıyla dış ticaret bakanlığının ticaret bakanlığı adı altında birleştirilmesi planlanmaktadır. Bu birleşme planları yanında bazı bakanlıkların da ayrı birimlere bölünmesi planlanmaktadır. Buna göre de kara taşımacılığında uzmanlaşmış birimler iletişim bakanlığından alınarak ulaşım bakanlığına aktarılacak. Su ile ilgili konular da iskan bakanlığından alınarak sulama bakanlığına aktarılacak. Bu gelişmeler dışında bazı bakanlıkların ve kanunların da kaldırılması planlanıyor. Meclisten sorumlu devlet bakanlığı, Suriye Kızılayından sorumlu bakanlık, açık denizler kanunu ve hükümet içindeki üç sürekli komitenin kaldırılmasının düşünüldüğü belirtildi.

Irak Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel durumdan en çok etkilenen ülke konumundaki Suriye’de başlayan zorunlu değişim süreci devam ediyor. Suriye gerek mevcut siyasal ve ekonomik çıkmazından kurtulmak gerekse değişim yönündeki iç-dış baskıyı azaltmak için zorunlu ve bu nedenle de sınırlı bir değişim sürecine girmiştir. Gerek ekonomik alanda gerekse siyasal alanda yaşanan bu gelişmelerin Irak Savaşı ve sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel şekillenmeyle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz.

Thursday, August 14, 2003

Suriye-ABD İlişkileri ve Suriye’ye Politik Yansımaları

ABD’nin Orta Doğu Elçisi William Burns hafta içerisinde Şam’da Suriye lideri Beşar Esad’la bir araya geldi. Yapılan açıklamada, görüşmelerde Orta Doğu Barış Süreci, teröre destek, Lübnan sorunu ve Irak konularının ele alındığı açıklandı. Görüşmelerde ABD tarafı Suriye’ye ve Lübnan’a çok açık bir biçimde Hizbullah üzerindeki etkilerini kullanarak örgütün girişmiş olduğu eylemlere son verilmesini sağlamalarını istemiştir. Suriye tarafının buna karşılık temel savunması ise İsrail’in gerçekleştirdiği öldürme ve suikast olaylarından sonra Lübnan ve Suriye tarafına tek taraflı olarak saldırıları durdurun telkininde bulunulmasının gerçekçi olmadığı yönünde olmuştur. Esad ayrıca İsrail’in ABD muhalefetine karşın Batı Şeria’nın etrafına güvenlik duvarı örmeye devam ettiğini belirtmiştir. Esad ülkesinde barınan ve Lübnan üzerinden İsrail’e karşı mücadele yürüten radikal grupları, Filistinlilerin özgürlüğü ve bağımsızlıklarının meşru temsilcileri olarak nitelemiştir. Irak üzerine yapılan görüşmelerde ise Suriye tarafı, Irak Yönetici Konseyi’ni bağımsız bir organ olarak tanımadıklarını ancak Irak’ta yasal bir Irak hükümetinin kurulmasının önündeki yolu bu konseyin açacağını umduklarını belirtmişlerdir. Barış Süreci’ne ilişkin olarak da Suriye, “dörtlü” tarafından öne sürülen “yol harita”sına eleştiriler getirmiş ve bu planın Filistin-İsrail çatışmasına son verme niteliğinde olmadığını belirtmiştir. Irak Savaşı sırasında Suriye’nin Irak’ı desteklemesi nedeniyle savaş sonrası gerilen Suriye-ABD ilişkileri, savaşın hemen ertesinde ABD’nin savaşa varan tehditleri sonrasında Suriye’nin geri adım atarak müzakerelere açık olduğunu bildirmesi ve ABD talepleri doğrultusunda sınırlı da olsa adımlar atması sonrasında yumuşamıştı. Gerginlik, savaş sonrasında şiddetini yitirse de sorun başlıklarının hala varlığını koruması ve Suriye’nin bu doğrultuda somut adımlar atmaması nedeniyle hala devam etmektedir. ABD açısından sorun Suriye’nin Orta Doğu Barış Süreci’nde oynadığı etkin rol ve bölge istikrarı üzerinde sahip olduğu etkidir. ABD, Suriye’nin elindeki kozları alarak İsrail-Filistin çatışmasına bir son vermek istemektedir. Suriye açısından ise sorun Golan Tepeleri’nde odaklanmaktadır. Suriye Lübnan’daki etkisi ve bu suretle radikal Filistinli örgütler üzerinde sahip olduğu etkiyle Golan Tepeleri’nin kendisine geri verilmesi için İsrail üzerinde bir baskı unsuru oluşturmakta ve mücadelesini bu örgütler aracılığıyla yürütmektedir. ABD Elçisiyle Esad arasında yapılan görüşme de bu çerçevede gerçekleşmiştir. ABD Orta Doğu barışına ilişkin taleplerini yinelemiş Suriye ise elindeki kozları kaybetmemek için bu taleplere karşı direnmiştir.

Irak Savaşı, Suriye açısından yukarıda bahsedilen konularda (dış politika) baskıya maruz kalması sonucunu doğurmasının yanında iç politikası açısından da ciddi değişim olasılıklarını gündeme gelmesine neden olmuştur. Barış Süreci’ne ilişkin olarak gündeme getirilen talepler Golan Tepeleri’nde düğümlenirken iç politikaya ilişkin belirtilen talepler konusunda ise “rejim sorunu” belirleyici olmaktadır. Rejim sorunu Suriye’nin karşı karşıya kalmış olduğu ikilemi belirtmektedir. Bir yandan reform-değişim yönünde baskı altında kalırken diğer taraftan da bu değişimin rejimin yıkılması sonucuna yol açmasına engel olmaya çalışmaktadır. Bu ikilem Suriye’nin söylem ve pratik anlamında çelişkili tutumlar içerisine girmesine neden olmaktadır. Bir yandan reform söylemini gündeme taşırken diğer taraftan da kendi kontrolü dışında gelişen tüm reformcu hareketlere sınırlama getirmektedir. Bu çerçevede geçen hafta içerisinde Suriye’de iki önemli gelişme yaşanmıştır:

1. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad geçen hafta içerisinde, yakın bir zamana kadar reformcu bir hükümet atayacağını açıklamıştır. Bu açıklama hem Suriyeliler hem de bölge açısından sevindirici bir haber olarak nitelendirilmiştir. Irak Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel koşullar çerçevesinde alınan bu karar önümüzdeki dönemde Suriye siyasal hayatında yaşanması olası gelişmeler açısından sinyaller vermektedir. Beşar Esad’ın üç yıl önce başa geçişini takiben ortaya çıkan ve rejimin sert tepkisi sonrasında sona erdirilen reform hareketi yeni bölgesel ortamda daha ciddi biçimde ve daha geniş bir tabana yayılmış şekilde gündeme gelmektedir. Irak Savaşı, Suriye’de reform hareketi açısından çok önemli iki sonuç doğurmuştur. Öncelikle savaş Suriye’nin ABD karşısında çok daha ciddi anlamda baskı altında kalmasına yol açmıştır. Artık siyasal, askeri ve ekonomik baskı unsurlarını Suriye üzerinde çok daha etkin bir biçimde kullanma şansına sahip olan ABD, Suriye’de değişim sağlamak açısından çok daha etkin bir konuma kavuşmuştur. Savaşın ikinci etkisi ise iç etkenler açısından ortaya çıkmıştır. Daha önce rejimin tepkisi sonucu sindirilen ve sınırlı etkinlikleri kırılan aydın-reformcu-liberal kesim savaş sonrasında yeni bölgesel koşullardan faydalanarak seslerini yükseltme ve reform taleplerini yeniden gündeme taşıma imkanı bulmuşlardır. Suriye’de yönetim şu anda iç, ama çok daha önemlisi dış baskı altındadır ve büyük bir ikilem içerisindedir. Zira değişim Suriye’de rejimi tehdit eden en önemli olgudur ve siyasal-ekonomik eliti ciddi anlamda kaygılandırmaktadır. Bu ikileme rağmen Suriye yönetiminin bu iç ve dış baskılara karşı tamamen sessiz kalması imkansızdır. Suriye lideri Beşar Esad’ın geçtiğimiz günlerde yeni bir hükümet atayacağı yönündeki açıklaması da bu gelişmeler çerçevesinde değerlendirilmelidir. Önümüzdeki dönemde Suriye sınırlı da olsa bir değişim, reform sürecine gidecektir. Yeni hükümet atanması kararının iki hedefi olabilir. Yönetim reformcu hükümet atanacağı söylemiyle öncelikle iç ve dış baskıyı azaltmaya çalışmaktadır. Diğer yandan ise Esad, önümüzdeki dönemde alınacak kararlarda daha rahat hareket edebilmek için uyumlu çalışabileceği bir hükümeti başa geçirmeyi amaçlamaktadır.

2. Reform hareketi doğrultusunda meydana gelen ikinci önemli olaysa Karikatürist Ali Firzat tarafından üç yıl önce çıkarılmaya başlanan Al-Dumari (Lamba Işığı) gazetesinin bir ay boyunca yayın yapmadığı gerekçesiyle kapatılması olmuştur. Suriye’de basın kanunlarına göre üç ay boyunca yayın yapmayan gazetelerin yayın yapma izinleri ellerinden alınabiliyor. Ali Firzat yayın izninin ellerinden alınmasıyla ilgili olarak yaptığı açıklamada olayın ‘reformcularla, reformdan zarar göreceği için sürece karşı duranlar arasında yaşanan mücadelenin bir sonucu’ olduğunu söylemiştir. Ali Firzat’ın bu açıklaması belki de olayın perde arkasını en iyi özetleyen cümleler. Gazete genel anlamda devleti ve yönetimi eleştiren yapısıyla tanınıyordu. Görsel ve yazılı basın araçlarına devletin hakim olduğu Suriye’de Al-Dumari gazetesi bağımsız nitelik taşıyan sayılı gazetelerden biriydi. Ali Firzat askerlerle, bürokrasiyle ve polisle dalga geçen karikatürleriyle tanınan bir karikatürist. Gazete geçen aylar içerisinde Saddam Hüseyin’le ilgili olarak yayımladığı karikatürlerden sonra devlet tarafından baskı altında kalmaya başlamış ve yönetim gazeteyi Arap birliğini bozduğu gerekçesiyle suçlamaya başlamıştı. Firzat ise bu suçlamalara karşılık olarak ‘Irak halkının yanında olduğunu ancak bütün diktatörlere karşı olduğunu’ söylüyordu. Gazetenin yayın hakkının alınması, bu gelişmeleri takiben ortaya çıkmıştır. Irak Savaşı sonrasında kalınan baskı ortamında ‘değişim paradoksu’yla karşı karşıya kalan Suriye yönetiminin, her ne kadar reform söylemini sık sık kullansa da pratiğe baktığımızda kendi kontrolü dışında olan hiçbir gelişmeye izin vermediği görülmektedir. Savaş sonrasında gerek siyasi gerekse ekonomik anlamda en çok etkilenen ülke olan Suriye, yeni bölgesel koşullar altında değişmek zorunda olduğunu bilmekte ancak değişimin rejimin yıkılmasına (Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov döneminde olduğu gibi) varacak boyutlara ulaşmasına engel olmak istemektedir. Bu da yönetimi kendi kontrolü dışındaki gelişmeleri kısıtlama yoluna itmektedir. Al-Dumari gazetesi yazar kadrosu da göz önüne alındığında reformcu-liberal bir gazete olarak nitelendirilmektedir. Yönetim önümüzdeki dönemde girişilecek sınırlı ve kontrollü reform sürecinde her gelişmenin kontrolü altında olmasını amaçlamaktadır.

Monday, July 21, 2003

Irak Savaşı'ndan Sonra Suriye'de Ekonomi ve Siyaset

Irak’a müdahale gerçekleşmeden önce savaşa en yoğun muhalefeti yapan ülkelerin başında Suriye geliyordu. Siyasi, askeri ve güvenlikle ilgili nedenler dışında Suriye’nin muhalefetinin temelinde yatan faktörlerden biri de ekonomi idi. Savaş öncesi yapılan yorumlarda ekonomik anlamda bu savaştan en olumsuz etkilenecek ülkelerin başında Suriye’nin geleceği yorumları zaten yapılıyordu. Savaş sonrası geldiğimiz noktada görülenler, savaş öncesi yapılan yorumları doğrular niteliktedir. Ekonomistlerin yorumlarına göre, bölgede Irak Savaşı’ndan en olumsuz etkilenen ülke Ürdün’le beraber Suriye olmuştur. Suriye’de halen yüzde 20 civarında işsizlik oranı bulunmakta ve buna karşılık ülke yıllık yaklaşık yüzde 3,5’lik bir oranla büyümektedir. Bu durum ülkenin her yıl işsiz sayısına katılımı artıran bir süreç. Bu büyüme oranıyla Suriye’nin yeni istihdam alanları açması imkansız gözükmektedir.

Suriye’nin Irak Savaşı’ndan ekonomik anlamda çok ciddî şekilde etkilenmesinin iki önemli nedeni bulunmaktadır. Birincisi, Saddam döneminde Irak’tan Birleşmiş Milletler yaptırımlarına aykırı olarak ithal edilen petrolden savaş sonrasında mahrum kalınmasıdır. Suriye, bu ithalat sayesinde iç tüketimde kullanmak üzere ucuz petrol temin ediyor ve bunun yanında ucuza aldığı petrolü kendi rafinelerinde petrolün türevlerine dönüştürerek ihraç ediyordu. Suriye’nin bu petrol ithalatından yıllık iki milyar dolara yakın gelir elde ettiği tahmin edilmekteydi (Suriye hiçbir zaman Irak’tan büyük miktarlarda petrol ithal ettiğini resmi olarak kabul etmemiştir, sadece iç tüketimi karşılamak amacıyla sınırlı petrol ithali gerçekleştirdiğini söylemekteydi). Bu miktarlar GSMH’ın yüzde beşine tekabül eden bir büyüklüğe sahipti. Bu da bu gelirin Suriye ekonomisi açısından önemini göstermektedir. Suriye ekonomisini etkileyen ikinci faktör ise, Suriye malları için en önemli pazar konumundaki Irak pazarının kaybedilmesidir. Irak pazarı Suriye açısından tarihi olarak her zaman büyük önem taşımıştır. Irak Savaşı’ndan sonra bu pazarı da kaybeden Suriye ekonomik anlamda bir darbe daha yemiştir.

Bu nedenle, Suriye ekonomik çıkmazdan ve Batı baskısından kurtulmak amacıyla sınırlı bir ekonomik reform sürecini başlatmıştır. Esasen Suriye’de sınırlı ekonomik reform süreci 2000 yılında Beşar Esad’ın başa geçtiği tarihte gündeme gelmeye başlamış ve bu anlamda önemli adımlar da atılmıştı. Suriye’de enerji, bankacılık gibi stratejik sektörlerin tamamı devlet kontrolündedir. Geçen yıllarda çıkarılan bir kanunla ülkede özel bankaların kurulmasına izin verilmişti. Yine bunu takiben yabancı yatırımcıların önündeki engelleri azaltan bir dizi kanun geçirilmişti. Irak Savaşı sonrası durumda ekonomik reform (siyasal reformla beraber) süreci farklı bir anlam kazanmıştır. Artık reform sadece ülkenin içinde bulunduğu ekonomik çıkmazdan kurtulmanın bir yolu ve içerden gelen taleplerin bir sonucu olarak değil aynı zamanda ABD tarafından maruz bırakıldığı baskı ortamından kurtulmanın da bir yolu olarak ortaya çıkmıştır. Suriye bu doğrultuda geçen hafta içerisinde dövizle yapılan işlemleri sınırlayan yasayı kaldırmıştır. Alınan bu kararla, ülkeye yapılan yabancı yatırımın ve turizm gelirlerinin artırılması amaçlanmaktadır. Aynı zamanda ülke dışında bulunan Suriyelilerin paralarının da ülkeye çekilmesi planlanmaktadır. Ülkedeki iş çevrelerini de memnun eden bu kararla birlikte ülkede yabancı yatırımın yanında Suriyelilerin yatırımlarının da artması beklenmektedir. Ancak her ne kadar bu adımlar iş çevrelerinde memnuniyetle karşılansa da ekonomik reform sürecinin çok yavaş ilerlediği ve çok sınırlı düzeyde kaldığı eleştirileri de getirilmektedir. Suriye yönetimi siyasal reform sürecinde olduğu gibi ekonomik reform konusunda da bir ikilem içerisinde bulunmaktadır. Suriye yönetimi, içerden mevcut ekonomik yapılanmadan faydalanan kesimin değişim karşısındaki direnciyle değişim yönünde baskı oluşturan kesim arasında bir ikilem yaşıyor gözükmektedir.

Bu ikilem karşısında sıkışan Esad yönetimi sınırlı da olsa bir siyasi reform başlatma ihtiyacı hissetmektedir. Suriye’de geçen hafta içerisinde 408 No’lu kararname yayınlanmıştır. Kararname öncesinde Suriye’de, en alt düzey dahil tüm hükümet görevlileri, asker, emniyet teşkilatı mensupları, tüm üniversite hocaları, gazeteciler Baas Partisi üyesi olmak zorundaydı. Sözkonusu kararname ile bu zorunluluk ortadan kaldırılmış ve bu konumlara yükselecek kişilerde Baas Partisi üyesi olma koşulu ortadan kaldırılmıştır. Bu kararnamenin çıkarılması ülkede Baas Partisi’nin etkinliğini azaltan bir adım olarak değerlendirilebilir. Geçen haftalar içerisinde yaklaşık 300 aydının imzaladığı bir bildiri yayınlanmıştı. Belgede aydınlar siyasal reform talebinde bulunuyorlardı. 408 No’lu kararname de bu siyasal reform taleplerini takiben yayınlanmıştır.

Irak Savaşı ertesinde ABD tarafından baskıya maruz bırakılan Suriye’den ilk aşamada talep edilenler bölgesel konulara, barış sürecine ilişkin konulardı (teröre verilen desteğin kesilmesi, kitle imha silahı geliştirme programlarına son verme, Lübnan’dan çekilme). Uzun vadede Suriye’den siyasal ve ekonomik yapılanmasına ilişkin konularda da talepte bulunulması ve bu anlamda Suriye’nin ABD ve Batı tarafından baskı altında kalması beklenmektedir. Zaten aydınların yayınladığı bildirgede de bu duruma vurgu yapılarak yeni bölgesel koşulların Suriye’yi değişime zorladığı belirtilmektedir. Suriye’nin bölgede hiçbir zaman olmadığı biçimde tehdit altında olduğu ve bu durumdan kurtulmanın yolunun da değişimden geçtiği vurgulanmaktadır. Ülkede reform talebinde bulunan kesimler yeni bölgesel koşulları Suriye açısından bir anlamda fırsat olarak görmektedirler. 2000-2001 yılları içerisinde sürdürdükleri reform hareketinin rejimin sert tepkisiyle karşılaşması ve başarısız olması ve bunu takiben Irak Savaşı, ülkede reform talebinde bulunan kesimleri yeniden cesaretlendirmiştir. Suriye yönetimi de ABD baskısından kurtulmanın yolunun değişimden geçtiğini bilmekte ancak bunun yanında değişim olgusunun rejim için taşıdığı tehdit nedeniyle büyük bir ikilem yaşamaktadır. Yaşanan bu ikileme rağmen yönetimin içerden gelen talepler, ama esasen ABD tehdidi karşısında zorunlu da olsa sınırlı bir siyasal reform sürecine gittiği görülmektedir.

Friday, June 06, 2003

Irak Savaşı ve Suriye’de Ulusal Reform Tartışmaları

Suriye’de entelektüeller, avukatlar, mühendisler ve politik eylemcilerden oluşan 287 kişilik bir grup, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a ülkede “kapsamlı ulusal reform” yapılması konusunda bir mektup yolladı. Mektupta tutuklu olan siyasi suçluların salıverilmesi, ülke dışına çıkarılanların ise geri çağrılması, ülkedeki olağanüstü hal uygulamasına son verilmesi, güvenlik birimlerinin faaliyetlerinin düzenlenmesi, düşünce, ifade ve toplantı özgürlüğü sağlanması gibi talepler dile getirilmiştir. Reform hareketi ülkede yeni bir gelişme değildir. Özellikle Hafız Esad’ın 2000 yılında ölümü sonrasında Beşar Esad’ın başa geçişiyle beraber Suriye’de reform tartışmaları gündeme gelmiş ancak hareketin rejimi rahatsız edecek bir noktaya gelmesini takiben bu hareketin önde gelen isimlerinin, ki bunlar arasında iki milletvekili de bulunmaktaydı, tutuklanması ve faaliyetlerinin kısıtlanması yoluyla bu tartışmalara son verilmişti.

Reform hareketinin Suriye’de yeniden gündeme gelmesi Irak Savaşı ve sonuçlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ülkede reform talebinde bulunan bir kesim bulunmaktadır ancak bu grubun rejimde değişim sağlama gibi bir gücü bulunmamaktadır. Irak Savaşı sonrasında reform hareketinin ülkede yeniden gündeme gelmesini iki nedene bağlayabiliriz. 1) Suriye yönetimi içerisinde Irak’taki rejim değişikliğinin bölgede İsrail ve ABD çıkarlarına uygun olarak yaşanacak rejim değişikliği dalgasının ilk adımı olduğu yönünde bir düşünce hakimdir. Bu doğrultuda önümüzdeki dönemde Suriye’nin mevcut siyasal ve ekonomik yapılanmasında herhangi bir değişime gidilmemesi durumunda ABD yönetiminin Suriye’de bir rejim değişikliğine gitme düşüncesine yaklaşacağı düşünülmektedir. Suriye bu şekilde ülkede reform konusunu gündeme getirerek ve bazı alanlarda adımlar atarak ABD’nin ülkesi üzerindeki baskısını azaltmayı düşünmektedir. 2) Suriye’de tabanını 1990 sonrasında devletin uyguladığı ekonomik politikalar sonucunda ortaya çıkan yeni zengin sınıfın ve entelektüellerin oluşturduğu demokrasi yanlısı bir kesim bulunmaktadır. Irak Savaşı sonrasında ABD’nin bölgeye yerleşmesi daha önce rejimin sert tepkisiyle karşılaşan bu kesimi cesaretlendirmiştir. Zaten grubun yolladığı mektupta açıkça Irak’ın ABD tarafından işgalinin bölgede stratejik durumu değiştirdiği ve Suriye’nin hiçbir zaman olmadığı şekilde iki güç karşısında (ABD ve İsrail) kaldığı belirtilmekte ve yeni durum karşısında ülkede değişimin kaçınılmaz olduğu vurgulanmaktadır. ABD baskılarına maruz kalmadan kurtulmanın en uygun yolunun ülkede reform yapılması olduğu savunulmaktadır.