Sunday, February 12, 2012

Suriye Türkiye’ye Karşı PKK Kozunu Oynuyor mu?

Bu çalışmada arşiv taraması ve söylem analizi yöntemi ile Suriye ile PKK arasında son dönemde yakınlaşmanın arttığına dair iddiaların ipuçları aranmaya çalışılacaktır. Bu amaçla, Türk basınında çıkan haberler, PKK’ya yakın haber ajanslarında yer alan analizler, PKK ve Suriye’deki siyasi kanadı Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin liderlerinin yaptıkları açıklamalar temel alınacaktır. Araştırmadan çıkan sonuçlar şu şekildedir. Türk basınında daha çok istihbarata dayalı olarak çıkan haberlerin ortaya koyduğu tablo “Suriye’nin son aylarda PKK terör örgütüne 1980’ler ve 1990’lardaki boyutta olmasa da bir hareket alanı sunduğu” şeklindedir. PKK ve PYD liderlerinin yaptıkları açıklamalar söylem analizine tabi tutulduğunda bunların “Suriye ile PKK arasında artan bir yakınlaşmayı” destekler nitelikte olduğu görülmektedir. Ulaşılan üçüncü sonuç ise “Suriye Kürtleri üzerinde etkinlik kurma çabası çerçevesinde PKK ve Kuzey Irak (özellikle KDP) arasında bir rekabet yaşanmaktadır.”

Suriyeli Kürtler arasında siyasal etkinlik açısından kabaca ikili bir bölünmenin olduğu söylenebilir. Birincisi PKK ve onun Suriye’deki siyasi uzantısı PYD’nin liderliğini yaptığı kesim. Bu kesim yurt dışında örgütlenen ve Esad rejiminin yıkılmasını savunan Suriyeli muhalif kişi ve yapılanmalara karşı eleştirel yaklaşmaktadır. Esad yönetimi ile çok fazla yakın gözükmek istememekle birlikte, rejimin mevcut zayıf konumunu fırsat olarak değerlendirip Suriyeli Kürtler üzerinde tekel oluşturmaya çalışmaktadır. Bu grup ile rejim arasında taktiksel düzeyde bir işbirliğinin varlığından söz edilebilir. Bu çerçevede rejim PYD’ye Kürt bölgelerinde yeniden hareket alanı sunarken PYD de Kürtler üzerindeki etkinliğini rejim lehine kullanmaktadır. PYD’nin karşısında yer alan ve rejime karşı eleştirel tutum alan grup ise daha çok Suriye muhalefeti ile birlikte hareket ederken dış desteği Kuzey Irak’tan almaya çalışmaktadır. Bu kesimin siyasal temsilini ise liderliğini Ebdul Hekim Beşer’in yürüttüğü ve 11 partiden oluşan Suriye Ulusal Kürt Meclisi yapmaktadır. Bu iki kesim bir taraftan birbirleri ile rekabet ederken farklı bölgesel aktörlerden destek alarak içerdeki konumlarını sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Bu çalışmada da söz konusu tüm iddia ve varsayımların altı doldurulmaya çalışılacaktır.

Türkiye-Suriye İlişkilerinde Geçmişe Dönüş: Suriye-PKK İşbirliğinin İşaretleri

Suriye’de 15 Mart 2011 tarihinde halk ayaklanması başladıktan sonra Esad rejimi ile PKK arasında işbirliğinin başladığının ilk işareti PKK’ya yakınlığı ile bilinen Fırat Haber Ajansı’nda çıkan bir analizde görülmüştü. Bu analize göre “AKP’nin dış politikadaki yanlışlıkları PKK’ya yeni alanlar açmıştır. PKK’nın manevra alanını genişletmiştir. Her şeyden önce İran, Irak, Suriye ve Lübnan’a kadar olan saha hem genişlemesine hem de uzunlamasına PKK’ya açılmıştır.” (1) Burada AK Parti’nin yanlışları ile kast edilen muhtemelen Suriye’deki olaylara ilişkin olarak aldığı Esad karşıtı tavırdı. Analizde, Türkiye’nin “yanlış” politikalarının Suriye ve onu destekleyen İran’ın, Türkiye karşıtı güçlere kendi etkinlik alanlarında daha rahat hareket etmelerine izin vermesine yol açtığı söylenmeye çalışılıyordu.

Bu süreçte Suriye’nin Kamışlı kentinde önemli bir gelişme yaşandı. Suriyeli Kürtlerin önde gelen liderlerinden Meşel Temo 7 Ekim Cuma günü Kamışlı’daki evinin önünde uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti. Fırat Haber Ajansı’nda bu haber verilirken Temmo için şöyle bir ifade kullanılmıştı: “İstanbul’da kurulan ve Batılı güçler ile Türkiye’nin desteklediği Suriye Ulusal Konseyi (SUK)’nin Kürt üyesi Meşal Temo.” Aynı kaynağa göre Temo “İstanbul’da ilan edilen SUK Meclisi’nin başkanlık konseyinde 7 kişiden biri olarak seçilmiş, ancak henüz ilan edilmemişti.(2) PYD liderliği bütün açıklamalarında SUK içindeki Kürt temsilcileri “işbirlikçi” olarak tanımlıyordu.

Suriye’nin PKK’yı daha önceden olduğu gibi yeniden desteklemeye başlayabileceğine ilişkin kaygılar Türk yetkililer tarafından da dile getiriliyordu. Batı basınında çıkan bir haber analizde bir Türk yetkiliye atfen “geçmişte Suriye’nin PKK’ya destek verdiği hatırlatılıyor ve taraflar arasındaki ilişkilerde yaşanan kötüleşmenin ardından, Şam’ın Türkiye’yi kışkırtmak için Kürt sorunu kartını kullanabileceği” kaygıları dile getiriliyordu.(3) Bu yönde kaygılar en üst düzeyden açıkça olmasa da ima yoluyla geliyordu. Başbakan Erdoğan, Çukurca’da düzenlenen PKK saldırısının ardından yaptığı “Terör örgütü nereden besleniyor, nereden destek alıyor, kim veya kimler tarafından teşvik ediliyorsa hepsinden mutlaka ama mutlaka bunun hesabı sorulacaktır” açıklamasından hedefin İran ve Suriye olduğu konusunda kimsenin şüphesi bulunmuyordu. Bir diğer üst düzey açıklama Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den gelmişti. Gül, muhtemelen bu yönde gelen bilgilere dayanarak Suriye tarafına “PKK oyununa girmemelerini şiddetle tavsiye ediyordu.”(4) Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu aynı yönde sorulan bir soruyu “Suriye’nin PKK’yı kullanma yanlışına düşeceğini sanmıyorum” şeklinde yanıtlıyordu.(5) Yine Batı basınında çıkan bazı iddialara göre “Suriye istihbarat servisi Türkiye’ye “Erdoğan içişlerimize karışmaya devam ederse, yeniden PKK’yı silahlandırmaya başlarız” tehdidini savurmuştu.(6)

Bu süreçte Baas-PKK yakınlaşmasının bir diğer işareti Beyrut’tan gelmişti. 31 Ekim 2011 tarihinde Beyrut’ta Suriye Büyükelçiliği önünde düzenlenen Esad’a destek mitinginde PKK bayrakları ve Abdullah Öcalan posterleri açılmıştı.(7) Fransız Le Figaro gazetesinde çıkan bir haber analiz ise bu yakınlaşmanın ayrıntılarını daha net şekilde ortaya koyuyordu. Buna göre “Suriye hükümeti, ülkedeki Kürtleri, Türkiye’ye tehdit unsuru oluşturması için desteklemeye başlamıştı.” Bu destek de Suriye Kürtlerinin tamamından ziyade eskiden zaten iyi ilişki içinde olduğu PKK ve onun Suriye’deki siyasal uzantısı PYD’ye veriliyordu. Bu çerçevede en önemli gösterge uzun yıllardır sürgünde bulunan PYD lideri Salih Muhammed Müslüm’ün ülkeye geri dönüşüne izin verilmesiydi. Resmi olarak aranan PYD lideri Salih Müslüm 17 Eylül’de Şam’da rejimin tolere ettiği muhaliflerin bir toplantısına katılmak için ortaya çıktı. Müslüm, Batılıların desteğini alan Suriye Ulusal Meclisi’ne rakip rejim muhaliflerini bir araya getiren Demokratik Değişim için Ulusal Komite’nin başkan yardımcısı oldu. Yazara göre PYD lideri Salih Muahmmed Müslim’in sürgünden geri gelmesine izin verilmesi Türkiye’ye yönelik açık bir mesaj’dı.” Bunun yanı sıra “açılımın” işaretleri olarak şunlar sırlanıyordu: “6 yeni Kürt okulunun açılması, Kürt bayrağı çektirilen bu yeni okullarda Kürt milli marşı okutturulması, Kürtçe eğitim yaptırılması.” Aynı habere göre “Müslüm’ün sürgünden döner dönmez kısa sürede Demokratik Değişim İçin Ulusal Koordinasyonu’nun önce üyesi, ardından da hızla başkan yardımcısı olması tesadüf değildi.” PYD’nin Halep, Kamışlı ve Malikiye’de üç kültürel merkez ile dört Kürtçe dil okulu açmasına izin vermesi kısa süre öncesine kadar gerçekleşmesi mümkün olmayan adımlardı. Bunun da ötesinde PYD’nin Suriye hapishanelerindeki 640 militanının yarısı serbest bırakıldı.(8) Kürt lider Meşel Temo’nun öldürülmesi de bu sürecin bir parçası olarak değerlendirilmekteydi. Buna göre “Şam rejimi, yeni Kürt oluşumunun şefi Meşel Temmo’yu öldürerek “iyi Kürt, rejimin desteklediği PYD mensubu Kürt’tür” mesajı vermişti.(9)

İşbirliğini destekleyen bir diğer gelişme “PKK’nın Suriye’de, Türkiye sınırındaki Resulyan İlçesi’nde yeni bir kamp kurduğu” iddiası oldu. Türk istihbarat birimlerine dayandırılan haberde, “Şanlıurfa’nın Ceylanpınar İlçesi’ne yakın mesafede olan ve 150 örgüt mensubunun yerleştiği kampın PKK’nın lider kadrosundan Fehman Hüseyin’in talimatıyla kurulduğu belirtiliyordu. Aynı haberde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu’nun Şanlıurfa’ya gelerek sınır hattında incelemelerde bulunması kurulan kampla ilişkili şekilde sunuluyordu.(10)

Geleceğin Hareketi Partisi’nin lideri Meşal Fazıl Temo’nun öldürülmesinin ardından, bölgenin en büyük aşiret liderlerinden Abdullah Bedro da Ocak ayı içinde evinde saldırıya uğramıştı. Bedro’nun ağır yaralandığı, 3 oğlunun ise hayatını kaybettiği saldırı PKK’nın Suriye’de yeniden faaliyete geçtiğinin bir diğer işaretiydi. Abdullah Bedro Kamışlı kentinde yaşayan bölgenin en büyük aşiret liderlerinden ve eski bir PKK sempatizanı idi. Öcalan’ın Suriye’de yaşadığı dönemlerde örgütün barınması için bazı evleri kendi adına tapuda kaydettiren Bedro, örgütün evleri geri almak istemesi ve kendisinin buna yanaşmaması üzerine saldırıya uğramıştı. Türk basınında çıkan habere göre “Suriye’de siyasi boşluk nedeniyle güçlerinin bir kısmını Esad’a destek vermesi amacıyla bölgeye kaydıran PKK, Baas rejiminden aldığı güçle özellikle Abdullah Öcalan’ın kullandığı villa ve konutların peşine düşmüştü. Bu çerçevede örgütün ilk hesap sormaya çalıştığı kişi de Abdullah Bedro olmuştu. Eski mülklerinin peşinde olan örgüt bunların artık kendilerine verilmesini istemiş ve tartışma silahlı çatışmaya dönmüştü.”(11)

Eylemi ilk başta üstlenmeyen örgüt, saldırı sırasında PKK’nın üst düzey yöneticisi Mahmut Muhammed’in öldüğünün ortaya çıkması ile olayı kabullenmek durumunda kaldı. Bedro, Kamışlı kentinde Baas yönetimine muhalefetiyle bilinen bölgenin en büyük aşiret liderlerinden biriydi. Suriyeli Kürtlere ait bir internet sitesinde verilen bilgilerde “toplumsal muhalefetin gücünü kırmak için Kürtleri etkisizleştirmek isteyen Suriye lideri Esad’ın bu amaçla PKK’yı kullandığı” öne sürülüyordu. Haberde, “Suriye devleti, PKK’nın yedek gücü olan PYD’ye sınırsız olanaklar sağlayarak Kürtler üzerinde mutlak bir denetim sağlamaya çalıştı. Bu amaçla PYD’nin ömür boyu hapse mahkûm olan cezaevindeki lideri Salih Müslüm’ü ani bir kararla salıvererek serbestçe faaliyet göstermesinin tüm koşullarını oluşturdu. Meşal Temo’nun öldürülmesi de bu ittifakın bir eylemiydi” şeklinde yorumlara yer veriliyordu.(12)

Aynı yönde güçlü iddialar Türkiye’deki Suriyeli muhaliflerden de geliyordu. Buna göre Suriye hükümeti, PKK’nın Suriye kanadını, Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirmek isteyen muhaliflere karşı kullanmaktaydı. Bu koz yakın zamanda Türkiye’ye karşı da kullanılabilirdi. Türkiye’ye yerleşerek Suriye muhalefetine katılan Suriye’nin İsveç eski Büyükelçisi Muhammed Bassam İmadi’ye göre, “PYD, Esad rejimiyle beraber hareket ederek protestoları bastırmak için çalışıyordu.” İmadi, PYD’nin 2010’dan beri liderliğini yapan Salih Müslim Muhammed’in ayaklanmalardan önce, Suriye’ye girmesinin yasak olmasını ancak şimdi bu yasağın kalkmasını” bu iddianın en önemli dayanağı olarak öne sürüyordu. Aynı iddiayı destekleyen bir diğer unsur PYD liderlerinin, “Türkiye Suriye’ye müdahale ederse buna karşı savaşırız” sözleriydi.(13)

Esad rejimi ile PKK arasındaki işbirliğinin son göstergesi ise bazı Kürt internet sitelerinde yayınlanan görüntülerde ortaya çıktı. Bu görüntülü haberlerde, PKK ile Abdullah Öcalan lehine sloganlar atan yüzü maskeli PYD’li gençler, Esad yönetiminin protesto edilmesi amacıyla Kürtlerin düzenlediği gösterilere müdahale ediyordu. İşin bir diğer ilginç boyutu ise bu gösteriler rekabet halinde oldukları Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi tarafından düzenleniyordu. Habere göre, yüzleri maskelerle kapalı olan, ellerinde sopa ve bıçak bulunan ve Abdullah Öcalan lehine slogan atan kişiler, Beşar Esad aleyhinde yürüyen göstericilere rastgele saldırmıştı. Suriyeli Kürt hareketlerin kaynaklarına dayandırılarak verilen haberde “PYD dışındaki diğer muhalif Kürt hareketleri, PYD’yi Suriye’de gösterilerin bastırılması için Beşar Esad yönetimiyle birlikte hareket etmekle suçluyordu.”(14)

Esasen Suriye lideri Beşar Esad da dolaylı yoldan Türkiye’ye karşı Kürt kozunu oynayabileceklerini ifade ediyordu. Esad Batı basınına verdiği bir mülakatta “Suriye bölgenin merkezi. Fay hattı. Eğer zeminle fazla oynarsanız, depreme yol açarsınız. Suriye’deki bir sorun tüm bölgeyi yakar. Eğer plan Suriye’yi bölmekse, tüm bölge bölünür.”(15) ifadelerini kullanıyordu. Bu ifadelerin adreslerinden birinin Türkiye olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Suriye’nin bu konudaki istekliliği gazeteci Cengiz Çandar’ın doğrudan Suriye hükümeti ile temas halinde olan Irak Kürt yönetiminin en üst düzeydeki yetkililerinden birine dayandırarak verdiği bilgilerde açıkça görülüyordu. Buna göre Suriye rejimi Türkiye’nin politikalarından son derece rahatsızdı ve bunun faturasını çıkartma peşindeydi. Irak Kürt yetkilinin aktardığına göre Suriyeli yetkililer “Kürt kartını kullanmak bize yabancı bir konu değil, PKK’yı çok iyi tanıyoruz” şeklinde konuşuyorlardı. Çandar bir başka kaynağa dayandırarak verdiği anekdotta Beşar Esad’ın çekirdek aile kadrosundan önemli bir şahsiyetin bir yabancı gazeteciye “Türkiye bizim canımızı acıtıyor ama biz de onların canını acıtmayı biliyoruz ve acıtacağız” dediğini ve PKK’ya atıf yaptığını bizzat yabancı gazeteciden dinlediğini aktarıyordu.(16)

PYD’nin Suriye’deki Olaylara ve Türkiye’ye Bakışı

PYD’nin en büyük çekincelerinden biri de Suriye’deki halk ayaklanmasının bir uluslararası müdahale ile sonuçlanmasıdır. Zira hareket böyle bir müdahalenin liderliğini Türkiye’nin yapacağını ve bunun ülkedeki etkinliklerine son vereceğini düşünmektedir. Bu nedenle, uluslararası müdahaleyi savunan Suriye Ulusal Konsey (SUK) gibi sürgündeki muhalif yapılanmalar ve Türkiye’nin içinde olduğu her türlü girişimin karşısında durulmaktadır. Uluslararası müdahaleyi kesinlikle reddeden ve Esad rejiminin kırmızı çizgilerini aşmayan bir yaklaşıma sahip ülke içi muhalif yapılanma “Demokratik Değişim için Ulusal Komite” ile birlikte hareket edilmektedir.

Bu yaklaşımlar PYD lideri Salih Muhammed Müslüm’ün bir mülakatında açıkça ortaya konmuştu. Müslüm, “Suriye’de Kürtlerin ayaklanma sürecinden kazançlı çıkmaması için Türkiye’nin ciddi girişimleri olduğunu ve Türkiye’nin Suriyeli muhalifleri toplamasının bu planın bir parçası olduğunu” iddia ediyordu. PYD Suriye’deki değişim hareketine mesafeli yaklaştığını da yine lideri Müslüm tarafından şu sözlerle ifade etmişti: “Biz PYD olarak Suriye’de değişiklik isteyen uluslararası planı halkların lehine olmadığını düşünüyoruz.” PYD algısına göre “Türkiye, Suriye konusunda öncü rol alma karşılığında Batı’dan Suriye Kürtlerini bastırma konusunda tavizler almıştı. Suriye’de rejim değişikliği projesinin önemli gerekçelerinden biri de Kürtlerin ortadan kaldırılmasıydı.” Dolayısıyla parti Türkiye’nin arkasında durduğu Suriye’de her türlü değişim hareketine şüpheli yaklaşmaktaydı. SUK içinde yer alan Kürt temsilciler ise “Kürt işbirlikçiler” olarak tanımlanmaktaydı.(17)

PYD ve dolayısıyla PKK’nın Suriye muhalefetine ve Türkiye’nin rolüne bakışını PYD lideri Salih Müslüm ANF’e verdiği bir diğer mülakatta ise şöyle ifade etmektedir: “Suriye Ulusal Konseyi ve Müslüman Kardeşler örgütleri Kürtleri ve Kürtlerin haklarını tanımıyor. Onların da Kürtlere yönelik politikasını zaten Türkiye belirliyor. Suriye yönetimiyle bir anlaşmamız yok. Fakat devlet, Kürt halkının çok örgütlü olduğunun farkında. Eğer bize yönelik bir silahlı girişimleri olursa, Suriye’deki bütün Kürt şehirlerinin ayaklanacağının farkında. Şu anda devletin karakollarına saldırmıyoruz. Bize karşı doğrudan saldırı olmadığı için temkinliyiz. Aynı zamanda rejimle çatışan Müslüman Kardeşler’e güvenmiyoruz. Şimdi meclislerimizi kuruyoruz. Bütün Kürt kentlerinde Kürtçe dil okulları açtık. Fiili bir özerklik durumumuz söz konusu. Şimdiye kadar silahlı mücadeleye başvurmadık ama ileride ne olur, onu bilemeyiz. Şartlar değişirse, PKK’nın içindeki Suriyeli militanlar, Suriye’ye karşı da bir mücadeleye girişebilir.”(18) PYD’ye göre, AK Parti hükümeti ile Suriye Ulusal Meclisi arasında bir anlaşma yapılmıştı ve buna göre Esad rejiminin devrilmesi ardından 1998’de yapılan Adana Mutabakatı devam ettirilecek ve Kürtlere anayasal hak verilmeyecekti.(19) PYD, SUK içinde yer alan Kürt temsilcileri de bu bilgiler ışığında hareket etmesi yönünde uyarıyordu. PKK da yaptığı açıklamalarda Suriye muhalefetine ve özellikle de Müslüman Kardeşler Hareketi’ne soğuk yaklaştıklarını ve uzak durduklarını ortaya koyuyordu.(20)

Bu süreçte Türk basınında çıkan haberlerde de PKK’nın Suriye’deki kargaşadan faydalanarak “özerk Kürt Yönetimi” oluşturma planı peşinde olduğu bilgileri de yer alıyordu. Bu çerçevede “Türkiye-Irak sınırına yakın bölgelerde, aşiretler arasında birlik sağlanması için propaganda faaliyetlerini arttıran PKK silah dağıtmaya başlamıştı.(21) PKK’nın Suriye’deki siyasi kanadı PYD, temel amaçlarının “Demokratik Özerklik” olduğunu açıkça ifade ediyordu.(22) Özerklik talepleri Suriye yönetimi ile çelişkili gibi gözükebilirdi. Ancak Suriye yönetimi mevcut sıkıntılı süreçten kurtulursa PYD’nin özerklik beklentisi ya da diğer tüm Kürt taleplerini rahatlıkla ezebileceğini düşünecektir. Böylece Türkiye’ye karşı da Kürt kozunu oynamakta ve Suriyeli Kürtlerin bölgesinde Kuzey Irak benzeri bir yapılanmanın ortaya çıkabileceği korkusunu salabilmektedir. Türkiye açısından daha sıkıntı veren boyut, olası Kuzey Irak benzeri yapılanmanın en etkin gücü PKK-PYD olacaktır.

Suriye Kürtleri Üzerinde Kuzey Irak - PKK Rekabeti

Suriye’de ilk Kürt partisi 1957 yılında “Suriye Kürdistan Demokrat Partisi” adıyla kurulmuştu. Iraklı Kürt lider Mustafa Barzani’ye bağlı olan parti, Irak KDP’sinin amaçlarını tekrarlıyordu. Baas’ın iktidara gelmesinden iki yıl sonra 1965 yılında ise, “Kürt Demokrat İlerleyiş Partisi” kurulmuştu. Bu parti de 1975 yılında Iraklı Kürt lider Celal Talabani tarafından kurulan KYB ile yakın ilişki içinde olmuştu.(23) Dolayısıyla Suriye Kürtlüğü üzerinde geçmişten bu yana Kuzey Irak etkisinin olduğunu söylemek mümkündür.

Suriyeli Kürtler arasında PKK’nın da bir tabanı olduğu malumdur. Örgütün lider kadrosundan Cemil Bayık bir mülakatında bu durumu şu şekilde ortaya koymuştu: “Kuşkusuz Suriye’de yıllarca çalışan Önder Apo’nun etkisinde önemli ve örgütlü bir Kürt nüfusu vardır. Tabii Suriye’deki tüm örgütler bağımsız karakterdeki örgütler değildir. Ama toplumsal taban üzerinde Önder Apo’nun ağırlığı dikkate alınınca, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yaklaşımları ve politikalarının Suriye üzerinde belirli bir etkisinin olduğunu düşünmek mümkündür.(24) Açıklamada diğer Suriyeli Kürt partileri için “bağımsız olmadıkları” şeklinde bir tanımlama yapılması dikkat çekicidir.

Suriye rejimi ve PKK arasındaki yakınlaşmanın izlerini sürerken ortaya çıkan bir diğer sonuç Suriye Kürtleri üzerinde Kuzey Irak ve PKK arasında bir etkinlik kurma rekabetinin yaşandığı gerçeğidir. Bu güçler arasındaki çelişkiler Suriye’de halk ayaklanması ile derinleşmiş ve görünür hale gelmiştir. PYD son dönemde KDP öncülüğünde geliştirilen tüm girişimlere eleştirel yaklaşmakta ve bunlar içinde yer almamaktadır. Bu durum zaman zaman taraflar arasında gerginliğe neden olmaktadır.

2011 yılının Ekim ayının sonlarında, Suriye’de faaliyet gösteren 11 parti bir araya gelerek “Suriye Kürt Ulusal Meclisi’ni kurmuştu. Kamışlı kentinde kurulan Meclis “Kürt sorununa Suriye’nin toprak bütünlüğü çerçevesinde çözüm bulunmalı ve Kürtlerin hakları garanti altına alınmalıdır” diyordu. Bu yaklaşım PYD’nin “Demokratik Özerklik” beklentilerinden farklılık taşıyordu. PYD, Suriye Kürt Ulusal Meclisi çalışmalarından temsil edilme sorununu öne sürerek çekilmişti. Suriye Kürt Ulusal Meclisi 2012 yılının Ocak ayı sonunda Mesut Barzani’nin de katılımıyla Erbil’de bir konferans düzenlemişti. PKK’nın söz konusu konferansa ilişkin bakışı ise KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı tarafından yapılan bir açıklama ile sert biçimde eleştiriliyordu. KCK, “Erbil’de gerçekleşen ve sadece belli bir kesimi kapsayan, halkın çoğunluğunu kapsamayan konferansın Kürt halkının birliğine karşı bir darbe niteliğinde olup, parçalılığı derinleştiren bir girişim olduğu ve hatta daha ileri giderek Kürt birliğini dinamitleyen bir girişim olduğu” savunuluyordu.(25) PKK, “Suriye Ulusal Kürt Meclisi” için şu ifadeleri kullanıyordu: “Bileşim içindeki partilerini çoğunun bir programı, tüzüğü ve bir meclisi oluşturacak kadar kadrolarının olmadığı biliniyor. Bu partilerin yarısından fazlası şu ana kadar tek bir kongre bile yapmış değil. Batı Kürdistan’da bir varlıkları yok.” PKK Konferansı “asli amacının, aslında bir medya çalışması ile Batı Kürdistan’da kitlelerin etrafında örgütlendiği PYD’nin etkisini zayıflatmak olduğu açık” şeklinde tanımlıyordu. Bu bakış Suriyeli Kürtler üzerinde PKK ve Kuzey Irak rekabetini göstermekteydi.

Gerginlik kısa bir süre sonra daha ileri taşınarak Barzani ve PKK arasında doğrudan bir polemiğin doğmasına neden oldu. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi, Erbil’de düzenlenen “Suriye Kürtleri Diasporası Hewler Kongresi”ne davet edilmediklerini açıklayan PYD’yi eleştiriyordu. Yapılan açıklamada MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de adı kullanılarak, “PYD’nin açıklaması ve mesajları bize Devlet Bahçeli’nin açıklamalarını hatırlatıyor ve Kürt karşıtlığıyla beslenen aynı üslup aynı yaklaşım ile aynı zihniyeti kullanılıyor” deniliyordu. Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanlığı sözcülüğünden yapılan yazılı açıklamada PYD’nin de kongreye davet edildiği, ancak onların son anda kongreden çekildiği belirtiliyordu.(26) Söz konusu gerginlik PYD’nin Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Temsilcisi Hüseyin Koçer’in yaptığı açıklamalar ile net şekilde ortaya kondu. Koçer “Kürtlerin çok kritik bir dönemden geçtiğini, böylesi bir süreçte Federal Kürdistan Bölgesi Hükümeti’nin Suriye Kürtlerine ilişkin uyguladığı politikanın Kürtlerin çıkarına olmadığı” savunuluyordu.(27)

PKK, Konferans öncesi Erbil merkezli yaşanan diplomatik trafiği kendilerinin Suriye Kürtleri üzerindeki etkinliklerinin kırılma çabasının bir işareti olarak değerlendiriyordu. Buna göre “ilk olarak Suriye Ulusal Konsey Başkanı Burhan Galyon ile Türkiye’ye sığınan Özgür Suriye Ordusu’nun lideri Riyad Esed görüşmüştü. Ardından Lübnan Kuvvetleri adlı grubun Lideri Semir Ca’ca 12 Ocak’ta Erbil’e gizli bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu ziyaret sırasında Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi lideri Ebdul Hekim Beşer, Burhan Galyon ve Semir Ca’ca ile bazı Güneyli yetkililer arasında bir toplantı yapılmıştı. 14 Ocak’ta ise Türkiye Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu Erbil’e gelmişti.” PKK bu süreci “Suriye’deki politikaların nasıl ortaklaşabileceği ve Kürdistan Hükümetinden ne tür destekler alınabileceğinin pazarlığı şeklinde” yorumluyordu. Haberde Sinirlioğlu’nun Ebdul Hekim Beşer ile görüşmesinin dikkat çekici bulunduğu belirtiliyordu. Bunu da “Türkiye ile birlikte üzerinde anlaşmış olunan stratejinin Batı Kürdistan halkına dayatılması” olarak değerlendiriliyordu.(28) Söz konusu yorumlar sürecin PKK tarafından nasıl okunduğu ve tehdit olarak algılandığını açıkça göstermekteydi.

Suriye Kürtleri üzerindeki PKK-Kuzey Irak rekabetinin izlerini, gazeteci Çetiner Çetin’in Saadet Partisi heyeti ile beraber Ocak 2012 başında Şam’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında görmek mümkündü. Çetin, Suriyeli yetkililer ile yaptığı görüşmelere dayandırarak yaptığı analizde “Şam’a davet ettiği Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin bu daveti kabul etmemesi ve Barzani’nin Lübnan eski başbakanı Hariri ile görüşmeler yapmasından endişelenen Esad’ın, Barzani’nin Suriye’nin kuzeyindeki Kürtlerle işbirliğine girebileceği ve buradaki Kürtleri ayaklandırabileceğini düşünerek, Barzani’ye karşı terör örgütü PKK’nın Suriye’deki siyasi uzantısı olan PYD ile işbirliği yapmayı planladığı” değerlendirmesi yer alıyordu. Çetin iddiasını “Esad’ın, geçtiğimiz aylarda PYD’nin müebbet cezasına çarptırılan lideri Salih Müslüm’ü affetmesi ve Müslüm’ün mitinglerde boy göstermesine izin vermesi ve Müslüm’ün Suriye Kürt halkına Esad rejimini överek, destek olmaları gerektiğini söylemesi” gibi gelişmelerle güçlendirmeye çalışıyordu.(29)

Sonuç

Türkiye-Suriye ilişkilerinde gerileme Mart 2011’de halk ayaklanmasının Suriye’ye sıçraması ile başlamıştır. Ancak Türkiye’nin teşvik politikasından baskı ve izolasyon politikasına geçişi Ağustos 2011’de Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Şam’da Suriye lideri Beşar Esad ile gerçekleştirdiği kritik görüşme sonrası gerçekleşmiştir. Bundan önceki süreçte Türkiye her ne kadar Suriye’ye karşı eleştirel yaklaşsa da Batı’nın daha sert ve hızlı adımlar atılmasına yönelik bakışına karşı kalkan vazifesi görmüştür. Bu döneme kadar gerginlik sadece dış politika söylemlerine yansımış ancak pratiğe dökülmemişti. Hatta Suriye tarafı Türkiye’den gelen baskıyı azaltmak ve Suriye ile iyi ilişkilerin ne anlama geldiğini göstermek için Temmuz 2011 ayı içinde iki PKK’lı teröristi Türkiye’ye teslim dahi etmişti.(30) Suriye bu adımlarla hem Türkiye’nin baskısını azaltmaya hem de gerginlik artarsa nelerden mahrum kalacağını göstermeye çalışıyordu. Ancak ilişkilerde kopuş ile beraber tarafların karşılıklı baskı araçlarını hayata geçirdiği görülmektedir.

Çalışmada elde edilen sonuç özellikle Eylül 2011 ayı ile beraber Suriye yönetimi ile PKK-PYD arasında bir yakınlaşmanın olduğudur. Bu iddiayı destekleyen unsurlar PKK ve PYD’nin Esad yönetimine karşı söylemindeki değişim, PYD’nin Suriye’de yeniden hareket alanı bulması, PYD’nin Esad yönetimine karşı eleştirel yaklaşan diğer Suriyeli Kürt muhalif gruplar üzerinde baskı kurması şeklinde sıralanabilir. Ancak PKK ve PYD açısından bakıldığında Esad rejimi ile taktiksel bir işbirliğine gidildiği görülmektedir. PKK her şeyden önce Adana Mutabakatı ile son 15 yıldır Türkiye ve Suriye arasında teröre karşı işbirliği neticesinde Suriye yönetiminin baskısı altında kalmıştır. Bu dönemde çok sayıda PKK’lı Türkiye’ye teslim edilmiştir. PKK’lı lider kadro bu dönemi hiçbir zaman unutmadıklarını zaten açıkça belirtmektedir. Bunun yanı sıra PKK, Esad yönetiminin iç ve dış baskı ortamında zayıflamasını kendisi ve Suriye Kürtleri açısından bir fırsat olarak görmektedir. Suriyeli Kürtler ve PKK şu an itibariyle ayaklanmayı Araplar arası bir mücadele olarak görüyor ve buna çok fazla müdahil olmayarak en maksimum faydayı sağlamaya çalışmaktadır. PKK, Suriyeli Kürtlerin kitlesel olarak sokağa dökülmesine engel olarak rejimden tavizler koparıyor. Kürtler ve PKK, Arapların kendi içinde çatışarak zayıfladığını ve bölündüğünü düşünüyor. Ülkedeki bölünmüşlük de azınlık olmalarına rağmen Kürtleri aynen Irak siyasetinde olduğu gibi kritik bir konuma taşıyor. Hem rejim hem de muhalefet Kürtleri yanına çekmek için çaba sarf ediyor. Kürtler de her iki tarafla da ilişki geliştirerek her senaryoda kazanımlarını en üst noktaya taşımaya çalışıyor. PKK ise bu denklemde Suriye yönetimi ile yakın duran aktör olarak karşımıza çıkıyor. Ancak PKK’nın Esad rejiminin ne olursa olsun yaşaması gerektiği şeklinde bir düşüncede olmadığı da görülmektedir. Mevcut durumdan faydalanarak Kürtler arasında konumunu sağlamlaştırması ile beraber gerekirse Esad rejiminin yıkılmasını bir fırsat olarak değerlendirebilir. PKK’nın iki numaralı ismi Murat Karayılan’ın Roj TV’ye yaptığı açıklamalar bu yaklaşımı ortaya koymaktadır. Buna göre, “1945’ten 1963’e kadar Suriye’de birçok kez rejim değişmiş ancak Kürtler bundan hiçbir şekilde istifade edememiştir. Şimdi tarihi bir fırsat söz konusudur. Kürtler burada temel yasal haklarını elde edebilir, bir halk olarak tanınabilir. Fakat bunun için Kürt birliğinin, bir Kürt stratejisinin sağlanması gerekmektedir. Kürtler hemen bir taraf olmamalı. Saldırı yerine öz savunmasını geliştirmelidir.” Bu ifadelerden net olarak görüldüğü gibi PKK ve PYD her ne kadar rejim ile taktiksel işbirliğine gitse de bütün planlarını Esad sonrasına ilişkin yapmaktadır.

Suriye rejimi açısından bakıldığında ise PKK, içerde ve dışarıda rejimin güvenliğini korumanın bir aracı olarak değerlendirilmektedir. Ayaklanmanın zaten şiddetlendiği bir dönemde Suriyeli Kürtlerin ayaklanacak olması ülkede güç dengelerini muhalifler lehine dönüştürecektir. Suriyeli Kürtlerin ne kadar örgütlü oldukları ve rejim güvenliğini tehdit etme potansiyeli 2004 ve 2005 yıllarındaki Kürt ayaklanmalarında açıkça görülmüştü. Yönetim Suriye Kürtleri üzerinde etkin olan PKK’ya hareket alanı açarak her şeyden önce Kürtlerin ayaklanmasının önünü almaktadır. Ayrıca PKK vasıtası ile Suriyeli Kürtler arasında muhalif kampta yer alanlar üzerinde baskı kurma şansına kavuşmaktadır. Suriye muhalefeti içinde yer alan Meşal Temo suikastı bunun örneği olarak verilebilir. Suriye rejimi bu sıkıntılı süreci atlatırsa zaten PKK’yı istediği zaman tekrar pasifize edebileceğini düşünecektir. Ancak Suriye yönetiminin 1980’ler 1990’lar da olduğu boyutta PKK’ya destek vermesi mümkün değildir. Böyle bir yaklaşım zaten askeri müdahalenin konuşulduğu ve Türkiye’nin bu konunda etkin rol alması beklentilerinin yüksek olduğu bir dönemde Türkiye’yi provoke edecek, askeri önlemlerin alınmasını meşrulaştıracaktır. Suriye, PKK aracılığı ile sadece mesaj vermek istemekte ama şimdilik Türkiye’nin kırmızı çizgilerini zorlayacak adım atmamaktadır.

Son olarak Türkiye açısından bakıldığında, Suriyeli Kürtler arasındaki kamplaşmada muhalifler cephesinde yer alan ve daha çok Kuzey Irak yönetimi ile iyi ilişkiler geliştiren kesimin arkasında durması muhtemeldir. Her ne kadar Erbil’de düzenlenen Suriye Kürtleri Konferansı bazı kesimlerde rahatsızlık yaratmış olsa da esasen bazı fırsatların olduğunu görmek gerekmektedir. Birincisi Suriyeli Kürtler üzerinde bir Kürt siyasal hareketi etkili olacaksa bunun PKK’dan ziyade Kuzey Irak merkezli olması tercih edilecektir. İkincisi Suriye’de rejimin değişmesini savunan Türkiye, muhalif kamp içinde yer alan kesimleri desteklemek isteyecektir. Bu da SUK içinde yer alan veya Suriyeli muhaliflere daha yakın duran Suriyeli Kürt hareketleri olacaktır.





Dipnotlar



1Yusuf Ziyad, “PKK’nın manevra alanı genişledi”, Fırat haber Ajansı, 2 Ekim 2011.
2 “Maşaal Temo’ya suikastı kim düzenledi?”, Fırat Haber Ajansı, 8 Ekim 2011.
3“Şam Kürt Kartını Kullanabilir”, BBC Türkçe, 30 Eylül 2011.
4 “PKK oyununa girmemelerini şiddetle tavsiye ederim”, Hürriyet, 9 Kasım 2012.
5 “Suriye’ye PKK yanıtı”, Hürriyet, 9 Aralık 2011.
6 “Erdoğan İran ve Suriye’ye gönderme yaptı”, Hürriyet, 20 Ekim 2011.
7 “Beyrut’ta PKK sesleri”, Hürriyet, 31 Ekim 2011.
8 Christophe Ayad, “PYD en organizeli ve en önemli parti”, Le Monde, 11 Ekim 2011.
9 “Kürt kartını açtı”, 9 Kasım 2011.
10 “PKK Suriye sınırında kamp kurdu, Milliyet, 23 Kasım 2011.
11 “Öcalan’ın villası için katliam”, Türkiye Gazetesi, 12 Ocak 2012.
12 “Kamışlı’daki Bedro suikastından PKK-Suriye ittifakı çıktı”, Zaman, 9 Şubat 2012.
13 "Esad’ın Türkiye’ye karşı silahı PKK", Hürriyet, 26 Ocak 2012.
14 “PKK Esad muhaliflerine saldırdı”, Milliyet, 6 Şubat 2012.
15 “Suriye fay hattı tüm bölge yanar”, Hürriyet, 31 Ekim 2011.
16 Cengiz Çandar, “Tuzağa düşmemek zamanı”, Radikal, 24 Eylül 2011.,
17 PYD Lideri Salih Müslim ile Röportaj, “Suriye’de Kürtler yol haritası çıkartıyor”, Fırat Haber Ajansı, 12 Eylül 2011.
18 “Kürtler Arap muhalefetine nasıl bakıyor?”, Fırat Haber Ajansı, 18 Aralık 2011.
19 “AKP ile Suriye muhalefeti arasında Kürt karşıtı anlaşma”, Fırat Haber Ajansı, 13 Ekim 2011.
20 “Cemil Bayık’tan Türkiye’ye Suriye uyarısı”, Fırat Haber Ajansı, 8 Ekim 2011.
21 “PKK’nın büyük Suriye oyunu ortaya çıktı”, Hürriyet, 10 Eylül 2011.
22 PYD Lideri Salih Müslim ile Röportaj, “Suriye’de Kürtler yol haritası çıkartıyor”, Fırat Haber Ajansı, 12 Eylül 2011.
23 Sami Moubayed, “US Designs on Syria’s Kurds”, Asia Times, 9 Nisan 2005.
24 “Türkiye Suriye’de nüfus sahibi olamaz’”, Fırat Haber Ajansı, 31 Aralık 2011.
25 “KCK: AKP, Hewler’e operasyon teklifleri götürüyor”, Fırat Haber Ajansı, 30 Ocak 2012.
26 “Barzani ile PKK arasında ilginç atışma”, Milliyet, 2 Şubat 2012.
27 “PKK’nın katılmadığı bir konferans, ulusal olmaz”, Fırat Haber Ajansı, 3 Şubat 2012.
28 “Kürt Hükümeti’nin Ankara ile Suriye planı”, Fırat Haber Ajansı, 30 Ocak 2012.
29 Çetiner Çetin, “Şam’dan ‘Acem’ Oyunu: Ak Parti Hükümeti Dışardan Değil İçerden Durdurulmak İsteniyor”, ORSAM Dış Politika Analizi, 9 Ocak 2012, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=3053.
30 “Suriye, 2 teröristi teslim etti”, Yeni Şafak, 4 Temmuz 2011.

Monday, February 06, 2012

Suriye’de Son Durum ve Türkiye

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, Arap Ligi Suriye planının görüşüldüğü ve oylandığı süreçte Humus’ta 1982 Hama olaylarını anımsatan gelişmeler yaşanmıştır. Direnişin merkez üssüne dönüşen Humus’un kimi bölgelerinde kontrol muhaliflerin eline geçmiş durumdadır. Suriye yönetimi şehirde otoritesini yeniden tesis etmek amacıyla halk tepkilerine geleneksel yöntemlerle müdahale etmiş ve güvenlik gücü olarak yine orduyu kullanmıştır. Şehrin dışarıdan topa tutulması neticesinde olaylar 300’ün üzerinde ölüm ile sonuçlanmıştır. Rejim ise, olayların muhaliflerin Suriyeli askerlere saldırması ve 10 kişiyi öldürmesi neticesinde yaşandığını iddia etmiştir. İç savaş görüntüleri uluslararası camianın genelinde Suriye yönetimine karşı sert tepkilerin gelmesine neden olmuştur. ABD Başkanı Obama, ülkede artan şiddeti “gaddarlık” olarak nitelendirmiş ve Esad’a görevi bırakması çağrısını yineleyerek “BM’yi bu acımasız duruma dur demesi için harekete geçmeye” çağırmıştır. Türkiye Dışişleri Bakanlığı “Suriye hükümetinin yönetme meşruiyetini tamamen kaybettiğini” açıklamış ve “uluslararası toplumu Suriye yönetimine karşı harekete geçmeye çağırmıştır”. En sert tepkilerden biri de Tunus’tan gelmiştir. Tunus yönetimi, Suriye yönetimini tanımadığını ve ülkesindeki Suriye Büyükelçisi’nin çıkarılacağını açıklamıştır. Bunun yanı sıra dünyanın birçok başkentinde Suriye Büyükelçilikleri önünde protesto gösterileri düzenlenmiş ve bunların bazılarında göstericiler diplomatik temsilciliklere girerek mevcut Suriye bayrağı yerine muhaliflerin kullandığı bayrağı asmıştır.

Humus’taki olaylar, BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye liderinin görevini yardımcısına devretmesi ve ülkeyi yakın zaman içinde özgür seçimlere götürmesini öngören Arap Ligi planının görüşüldüğü süreçte gerçekleşmiştir. Tüm diplomatik çabalara rağmen Rusya ve Çin plana veto uygulayarak Suriye yönetiminin rahatlamasını sağlamıştır. Bu destek rejime belli bir süre daha kazandıracaktır. Ancak Humus’ta yaşananların yarattığı tepki Rusya ve Çin’in pozisyonlarını daha ne kadar koruyabilecekleri sorusunu gündeme getirmektedir. Anlaşılan o ki hem Rusya hem de Çin, Suriye kumarında Esad rejiminin devamına oynamaktadır. Ancak bu tutumun iki önemli riski bulunmaktadır. Birincisi bu pozisyonun meşruiyeti son derece zayıftır ve giderek savunulması zor bir hal almaktadır. Ancak bundan da önemlisi rejimin tek taraflı olarak desteklenmeye devam edilmesi, olası bir değişimde Suriye halkının, bu ülkelere Suriye’de statükodan yana tavır alan aktörler olarak karşı çıkacak olmalarıdır. Böylece Rusya ve Çin (buna İran’ı da dahil edebiliriz), yıkılma ihtimali her geçen gün artan bir rejime destek vererek olası bir değişimde bölgedeki nüfuzlarını kaybetme riski almaktadır. Örneğin Rusya, Akdeniz’e açımını sağlayan Tartus Limanı’nı kaybedebilir. Bu ülkelerin rejime tek taraflı destek vermekten ziyade Esad yönetimini halkın meşru taleplerini dikkate almaya zorlaması daha rasyonel bir yaklaşım olacaktır. Her üç ülke artık Esad’sız bir Suriye konusunda alternatif geliştirmeli ve yönetimin yıkılması ihtimalini göz önüne alarak tek taraflı politikalardan vazgeçmelidir.

Rusya ve Çin vetolarının ortaya çıkaracağı en önemli etki Suriye’de değişimi savunan uluslararası ve bölgesel aktörlerin diplomasi dışı bazı çözüm arayışlarına yönelmeleri ve bu konuda aralarında daha yakın işbirliği sergilemeleri olacaktır. Değişim cephesinin daha sert yaptırımları gündeme getirmesi beklenebilir. Diplomatik girişimlerin sonuç vermediği düşüncesi bu ülkeleri siyasal ve askeri Suriye muhalefetini daha fazla desteklenmeye yönlendirebilir.

Suriye’de şiddetin çok büyük boyutlara ulaşması ve BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin’in vetosu Türkiye’nin Suriye sorunundaki rolünü daha fazla öne çıkarmıştır. Türkiye daha önce yaptığı açıklamalarda Suriye’deki şiddetin çok büyük boyutlara ulaşması durumunda uluslararası meşruiyet çerçevesinde Suriye’ye karşı bazı önlemler alabileceğini açıklamıştı. Humus’ta yaşananlara ek olarak son haftalarda ayaklanma Halep şehrine de sıçramıştır. Bunun da ötesinde 4 Eylül 2012 tarihinde Suriye Ordusu ile muhalifler arasında sınırda yaşanan çatışmada silah sesleri Türkiye tarafından duyulmuştur. Yine Türkiye sınırına çok yakın bir bölgede bulunan Idlib vilayetine bağlı Cisr el Şukur kasabasında da olaylar devam etmektedir. Dolayısıyla olayların şiddeti giderek artmakta ve Türkiye sınırlarına doğru yayılmaktadır. Bu gelişmeler Türkiye’nin askeri önlemleri gündeme getirmesine neden olabilir.

Mevcut durumda şunu herkes bilmektedir ki Suriye’ye askeri bir müdahalenin şartları henüz oluşmamıştır. Bu sadece Rusya, İran ve Çin’in Suriye yönetimine destek vermeye devam etmesinin bir sonucu değildir. Hem siyasal hem de askeri Suriye muhalefeti henüz uluslararası müdahaleyi mümkün kılacak çapta organizasyon, etkinlik, bütünlük, askeri kapasite, uluslararası tanınırlığa ulaşamamıştır. Belki de en önemlisi müdahalenin olmazsa olmaz şartı olan, bir bölge ya da vilayet devlet kontrolünden çıkarılarak güvenli bölge yaratılamamıştır. Ancak bunun işaretleri giderek artmaktadır. Olaylar başladığından bu yana rejimin en büyük dayanağı Şam ve Halep’te büyük çaplı gösterilerin olmamasıydı. Son gelişmeler artık gösterilerin ülkenin iki büyük kent merkezinin sınırlarına dayandığını göstermektedir. Şam’ın neredeyse merkezi diyebileceğimiz Duma, Harasta gibi kenar semtlerde kontrol zaman zaman muhaliflerin eline geçmektedir. Suriye Ordusu operasyon düzenleyerek otoritesini kursa da geri çekilmesini takiben kontrol yeniden muhaliflere geçmektedir. Bunun yanı sıra Halep şehri kırsalı ve bazı semtlerinden ölüm haberleri gelmektedir. Humus’ta ise durum rejim açısından çok daha sıkıntılıdır. Humus’un birçok mahallesinde kontrol Özgür Suriye Ordusu’nun elinde bulunmaktadır. Birbirinden bağımsız olarak hareket eden yerel unsurlar kendi bölgelerini kontrol etmektedir. Suriye ordusu kimi semtlere girmekte zorlandığı için son olaylarda olduğu gibi şehri dışarıdan topa tutma yönetimini kullanmaktadır. Suriye Ordusu kontrolü sağlamak için Suriye Hava Kuvvetleri’ni kullanmayı düşünebilir ki bu da Batı’nın beklediği bir adım olacaktır. Çünkü şehirlerin havadan bombalanması “uçuşa yasak bölge” ilanını meşrulaştıracaktır. Bu da uluslararası müdahalenin olmazsa olmazı “güvenli bölge”ler oluşmasına neden olabilir. Bu süreç Türkiye açısından Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da ifade ettiği üzere Suriye’nin fiili olarak bazı çizgiler etrafında bölünmesi riskini beraberinde getirecektir.

İşte bu süreçte herkes Türkiye’nin oynayacağı role büyük önem vermektedir. Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle de BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto ve Humus’ta yaşananlardan sonra yaptığı açıklamada “Arap ülkelerindeki gelişmelerin, AB’nin Türkiye ile stratejik diyalogun ne kadar önemli olduğunu gösterdiğini” söylemiştir. Batı basınında çıkan yorumlarda da Suriye sorununun çözümünün ancak askeri yöntemlerle çözülebileceği ve bu noktada Türkiye’nin en önemli aktör olduğu sürekli vurgulanmaktadır. Türkiye’yi bu askeri açıdan önemli kılan iki unsur bulunmaktadır. Birincisi Suriye yönetimine karşı silahlı mücadele yürüten Özgür Suriye Ordusu’nun daha organize hala gelmesi ve güçlenmesi açısından Türkiye’nin destek vermesi kritik önemdedir. Bunun yanı sıra Türkiye’nin tek taraflı olarak bazı askeri önlemler alması Suriye’de süreci doğrudan muhalifler lehine etkileyecektir. Ancak Rusya, Çin ve İran’ın değişime karşı duruşları, uluslararası meşruiyet ve bölgesel uzlaşı çerçevesinde soruna çözüm bulmak isteyen Türkiye’nin Suriye konusunda adım atmasını zorlaştırmaktadır.

BM Güvenlik Konseyi’nin veto kararının Suriye açısından sonucu ise şiddetin daha da artması olacaktır. Suriye yönetimi vetoyu olayları sert şekilde bastırma konusunda elini güçlendiren bir karar olarak değerlendirirken, uluslararası girişimden umudu azalan muhalefet de askeri yöntemlere başvurma konusunda daha istekli davranabilir.

Monday, January 23, 2012

Is There any Hope for a Peaceful Transition in Syria?: Turkey-Russia-Iran Initiative for Syria

Spread to Syria on March 15, 2011, public demonstrations are about to reach their anniversary. The violence in the country is going on in the country incrementally and the development of the process is not fostering optimistic expectations for the stability in the country. In the first period of the public demonstrations, big masses were making demonstrations spontaneously, without a leader or organization, and most importantly, by not using violence as a means in showing their disapproval of the Assad regime. However, public demonstrations in Syria gained a new dimension and the opposition started to demonstrate armed resistance. This resistance, while it used to be uncoordinated and fragmented, is getting more organized day by day. The military opposition operating with fragmentations but collectively in emotions and sentiments under the umbrella of Free Syrian Army is getting more and more powerful. There are two main signs of empowerment. The first of them is the enhancement in the capacity of attacks. In Syria, not only the civil population is dying any more. Each day, in Syrian Official New Agency SANA, there is news on funerals of Syrian soldiers. Moreover, there are attacks as organized and coordinated as the ones that can be arranged by professional soldiers to the Syrian security bases. The attack made to the Air Forces Intelligence located Harasta suburb in Damascus can be cited as an example. The second data that reveals that the Free Syrian Army is getting empowered is the increase in the quantity and quality of its members. Brigadier Mustafa Ahmed al-Sheikh in charge of the intelligence of the northern side of the Syrian Army fled from the army and sought shelter in Turkey and he declared that he joined the Free Syrian Army. Al-Sheikh is the highest-level officer that passed to the military opposition. Al-Sheikh, in the statement that he gave, indicated that the number of the soldiers within the Free Syrian Army reached to 20-25 thousand. Although this number seems exaggerated, Riad Assad had stated that the number was between 10-15 thousand before. Therefore, one can observe an increase in the quality and quantity. The involvement of high-level officers into the Syrian army is of great importance, as they know the structure and the fighting techniques of the Syrian army. Hence, they could be more effective in developing new counter techniques. In his speech, al-Sheikh expressed that “if they get 20 thousand people ready by dividing them into groups of 6 or 7 for a guerilla war, they can destroy the Syrian army in one or one and a half years”. What is more, as he was in charge of intelligence in the Northern part, he could share information that could put the regime into a problem.

Apart from the armed dimension the demonstrations in Syria gained, international and regional pressure is also increasing with each passing day. The US and EU are waiting for the Arab Union process to result. At this point, the aim is to exhaust the Arab Union option and reach a consensus over Syria. Probably, the studies of the Arab Union observer delegation will not be fruitful and the Arab countries will not take a step back in their decision to apply sanctions.

The Syrian administration is striving to gain some time during this process. Here, it can be said to target two things. Firstly, during the time that it will gain, it will try to establish legitimacy, that it does not have, through the exertion of power. In 1950s, 1960s, 1970s and lastly in 1980s, Hama and Humus-based insurgencies had been surpassed in the same way. The administration thinks that it could surpass the demonstrations over time by using force by showing the reflexes in the past. Having some further time serves for a second aim for the administration. Apart from the ones that support the regime in Syria totally, there is a side that is not very happy with administration, yet thinks worse about the other alternatives. The main reasoning of the idea of these groups is based on concerns that a situation might occur like in Iraq and Libya, the process may end up with occupation and the West that is not favored at all would settle in their countries. The idea that the instability would evolve into a civil war paves the way for these sides to move to the administration side. In this context, it is possible to argue that the regime succeeded for itself. Currently, the demonstrations are confined to the provinces where the Sunni Arab population constitutes the majority like Humus, Hama, Dara and Idlib. The demonstrations do not turn into a countrywide phenomenon. The Kurds that had insurgent movements in the beginning have not involved in demonstrations in the recent period. In the South, the Druzes did not go to the opposition camp, except for small incidents. The support of the Christians is going on. Therefore, the regime limited the revolts to certain regions, social groups and political movements. With the limitation of the revolts to Sunni Arab regions and political Islamist groups, one prevents the enlargement of the opposition and the spread of the revolts to the whole country. Considering this, it is possible to argue that the lifetime of the regime will not be short and it may take 2 years as Brigadier al-Sheikh indicates.

When one looks at this picture and makes an evaluation from the perspective of Turkey, it is possible to assert that the process holds vital risks. As a matter of fact, the main expectation of Turkey from Syria is “stability” and “democracy” for a permanent stability. However, instability is observed to go on for a while incrementally. The more problematic situation is the possibility of generation of a worse case due to a regime change. The problem from the perspective of Turkey is the realization of its two main expectations from Syria, namely, “stability and democracy”. Turkey, starting from the inception of the demonstrations in Syria, has been striving hard for a peaceful transition; however, after some time, with the despondency on the Syrian administration, it started to implement pressure and isolation policies. At this point, one can ask this question from the perspective of Turkey: “Is there still any hope for a peaceful transition in Syria?” because a drastic collapse of the regime, all the possibilities such as external intervention incorporate new risks from new Syria for security, politics and economy of Turkey.

Before anything else, a change in Syria is inevitable. Turkey’s standing against this change movement is not a convenient option in terms of realpolitik nor is it legitimate. Therefore, what is argued in this paper is not to remain opposed to the change, but to develop a recommendation on how to execute this change because new dynamics that may emerge with a sudden regime change in Syria might not produce a democratic political structure. The main foundation of this approach is the picture depicted by the historical experiences in the Middle East and the central authority revealing that the state apparatus is weak. These are Lebanon in which the central authority is weak historically and Iraq that collapsed with all its state institutions after US intervention and that has a weak central authority. These examples are quite striking in terms of demonstrating the possibilities of the cases that may emerge in case the regime in Syria collapses suddenly.

The political and social outcomes of the abovementioned examples can be categorized under 5 sections. The first outcome is “ethnic-denominational struggles and civil war”. One can cite the struggles between Shiite-Sunni and Arab-Kurd communities in Iraq after 2003 as an example. When we look at Lebanon, one can use the struggles between the Muslims and the Christians since the very beginning of establishment, and the civil war between different religious groups starting from 1975 till 1990 as examples. The highest possibility in Syria is the probable struggle to occur between the Sunni and Arab Alawi communities between which there exists historical distrust. Another possibility is the Arab-Kurd struggles as revealed by 2004 Qamisli incident.

The second outcome is political instability and emergence of weak governments. Looking from the perspective of political instability, the election periods in Iraq after 2003 are quite problematic and even if the election is finalized, the establishment of a government may take a lot of time. Similarly, in Lebanon, governments are established very difficultly and their lifespan may be quite short. Thus, political processes in Syria may have similarities with the aforementioned countries.

The third outcome is external intervention and being prone to influences. Lebanon since its independence and Iraq since 2003 has become the playing field for regional and other powers. As there is no powerful central authority, each social group or political group are in search for foreign actors to gain support in a way to enhance their position in the country. In other words, the vacuum in the center is filled by external powers. Sudden collapse of the regime in Syria may result in similar situations.

The fourth outcome is the emergence of federalism and failure in protecting territorial and political unity. As to federalism, Iraq in post-intervention provides a really striking example. The Iraqi Kurds legalized the de facto autonomy they gained after 1991 following the 2003 intervention. Federal regional demands were not confined to the North, some of the provinces in the South and Centre still ask for establishing their own regions. Iraq has become a federal country officially, and with the withdrawal of the US soldiers, one can observe the possibility of the risk that one would not protect the territorial integration and the disintegration would appear on the agenda. One should indicate that the federal structure in Syria has a historical background and there is an appropriate social structure in line with this political structure. Syria, during the mandate of France, was fragmented into Damascus Government, Aleppo Government, Arab Alawi Government and Druze Government. Today, the collapse of the central authority may pave the way for the actions of centrifugal powers. Local politics and authorities may gain power. It is possible that Arab Alawis, Druzes and the Kurds may become prominent to establish regions in the “New Syria”.

Last but not least, beside state authority non-state armed forces or terrorist organizations may find safe havens within the aforementioned countries. From this regard, when we look at Lebanon, we can see Hezbollah as more powerful than the national army. When we look at Iraq, it is seen that even though they are legal, while the Kurds have peshmarga forces, the Shiite have armed militia that are independent from state. Apart from these, terrorist organizations can find safe fields from themselves as well. To illustrate, after 2003, al-Qaida in Iraq and PKK terrorist organization in Northern Iraq have found safe havens for them. The sudden collapse of the national army and security forces in Syria like the one in Ba’ath in Iraq will result in armament of all groups for self-defense. In Syria, current armed institutions will be seeking ways for maintaining their positions through illegitimate ways. Other ethnic and denominational groups that are striving for maintaining their safety will want to establish armed militia forces as well. The statement of the PKK leader Murat Karayilan to the Syrian Kurds that “develop your core defense and get armed” can be thought within this context. The chaotic environment in Syria may lead to the establishment of new fighting fields for the Salafi groups and PKK. The foundation of this foresight is that the Salafi groups have a foundation, albeit not a very strong one, in Syria and PKK is quite effective among the Syrian Kurds.

This negative picture carries risks for Turkey because expecting stability and democracy in Syria, Turkey may face a Syria that has security problems, has a hard time in providing stability, has a risk of being fragmented, serves a place for terrorist organizations, has the longest border with Turkey and becomes a place where lots of countries try to implement their own interests. Turkey, so as to provide stability in “New Syria” will work further and spend lots of efforts as it is now doing for Iraq and Lebanon. Political instability, weak state will ruin the security environment and the wave of violence may affect the border regions of Turkey as well. The lack of security will bring about economic risks as well and more importantly, social, political and economic integration process will not be realized.

However, on the other hand, the revolts in Syria reached to such a level that the collapse of the Assad regime will become a source of instability in the country as much as it does if the administration goes on. Therefore, it is evident that the status quo is not sustainable in Syria. The most preferred way from the perspective of Turkey is “peaceful transformation to democracy”. Its somehow realization will minimize the risks created by the sudden collapse of the regime and the survival of the regime without any changes. However, this possibility is getting more and more difficult with the nonnegotiable attitude of the Syrian administration. Indeed, the decision makers in Turkish foreign policy had strived hard to realize this from the very beginning; however, it did not succeed owing to Syria’s not taking a step back.

However, there is one last option to be exhausted before one moves to pressuring and isolationist policies. Turkish Minister of Foreign Affairs Ahmet Davutoglu, in the statement he made in television channel, indicated that “there is hope, albeit very little, for a peaceful transformation”. A peaceful transformation in Syria is possible only through a realization of a transformation package implemented and led by the Assad administration. At this point, the communication channels between Turkey and Syria are closed to a great extent. Even if the communication is provided, it is not possible for Syria to take the statements of Turkey into consideration from now on. As of this moment, there is only two actors left that could make a change in the policies of the Syrian administration. They are Russia and Iran. The Syrian regime is aware of the fact that without the support of these two countries, it would not survive. Russia’s continuing in providing arm support, revealing its deterrence by sending war ships to Tartus Harbor and giving veto on the decisions regarding Syria in the United Nations Security Council are of great importance for the Assad administration. Besides, Iran, as well, demonstrated that it was in the side of the Syrian administration totally and supporting the suppression of the incidents through the use of force. In Iraq and Lebanon, Iranians give the signs that they will use all their advantages in favour of Syria in the region. All this support is of vital significance for the Assad administration. Therefore, taking satisfactory steps from the side of the administration regarding a change can only be provided with Russian and Iranian pressure. Neither Russia nor Iran want instability in Syria to result in a case like in Libya in which one ended up with international intervention. In the environment where it was understood that the current situation is not sustainable, the most convenient option is to develop a new regional initiative from the perspective of Turkey, Russia and Iran. In the initiative of Turkey, Russia and Iran, one will exclude the approaches wishing to destroy the regime by using all kinds of military interventions of the USA and EU. On the other hand, one will admit that Syria’s nonnegotiable position is not sustainable. Under the control of the Syrian administration, in the political field, one will create spaces for the real opposition. The Assad administration will be leading a change that will satisfy the opposition beyond taking showpiece steps. Turkey will be attempting to persuade the Syrian opposition during that process. The biggest risk in this initiative is that Syrian political opposition does not have a real power over the insurgent Syrians. Therefore, it is suspicious how different position the Syrians wanting the regime to change totally and making demonstrations on the streets every day would be compelled to take.

Even if this process fails, it will provide benefits from a few perspectives. In the position of Russia and Iran regarding Syria, there will be changes before the initiative. By removing the unconditional support, “total consensus” that Turkey wishes to observe can be reached. Apart from that, negative impacts created due to the Syria matter on Turkey-Russia and Turkey-Iran relations can be minimized.

Thursday, January 19, 2012

Suriye’de Barışçıl Geçiş İçin Umut Var mı?: Suriye İçin Türkiye-Rusya-İran Girişimi

15 Mart 2011 tarihinde Suriye’ye sıçrayan halk ayaklanması neredeyse birinci yılını doldurmak üzeredir. Ülkede şiddet her geçen gün artarak devam etmekte ve sürecin gelişimi ülkede istikrarın sağlanması açısından umut vaat etmemektedir. Halk ayaklanmasının ilk aşamasında geniş halk kitleleri tamamen spontane, örgütsüz, lidersiz ve en önemlisi şiddeti bir araç olarak kullanmayan yöntemlerle Esad yönetimine tepkisini ortaya koyuyordu. Ancak zaman içinde Suriye’de halk ayaklanması yeni bir boyut kazandı ve muhalefet silahlı direniş göstermeye başladı. Bu direniş başta dağınık ve koordineli değilken her geçen gün daha organize bir hal almaktadır. Özgür Suriye Ordusu adı altında birbirinden kopuk ancak duygusal ve düşünsel birliktelik içinde hareket eden askeri muhalefet güçlenmektedir. Güçlenmenin iki temel işareti vardır. Birincisi eylem kapasitelerindeki artıştır. Suriye’de artık sadece sivil halk ölmemektedir. Her gün Suriye Resmi Haber Ajansı SANA’da ölen Suriye askerlerinin cenaze törenlerine ilişkin haberler yer almaktadır. Ayrıca Suriye güvenlik birimleri üslerine profesyonel askerlerin düzenleyebileceği boyutta saldırılar yapılmaktadır. Şam’ın Harasta banliyösünde bulunan Hava Kuvvetleri İstihbaratı’na düzenlenen saldırı örnek olarak verilebilir. Özgür Suriye Ordusu’nun güçlendiğini gösteren ikinci veri ise sahip olduğu üyelerin hem sayısında hem de niteliğinde yaşanan artıştır. Geçen hafta içinde Suriye Ordusu’nun kuzey bölgesinin istihbaratından sorumlu Tuğgeneral Mustafa Ahmed El-Şeyh ordudan kaçarak Türkiye’ye sığınmış ve Özgür Suriye Ordusu’na katıldığını açıklamıştır. El-Şeyh, askeri muhalefete geçen şu ana kadar en üst rütbeli subaydır. El-Şeyh yaptığı açıklamada Özgür Suriye Ordusu’na mensup askerlerin sayısının 20-25 bine ulaştığını ifade etmiştir. Her ne kadar bu rakam biraz abartılı gözükse de daha önce Riyad Esad sayının 10-15 bin arasında olduğunu ifade etmişti. Dolayısıyla sayı ve nitelikte bir artış gözükmektedir. Üst rütbeli subayların katılımı Suriye ordunun yapısı ve mücadele tekniklerini daha iyi bilmelerinden dolayı önemlidir. Böylece karşı teknikler geliştirme konusunda etkili olabilirler. El-Şeyh de yaptığı açıklamada “20 bin kişiyi altı ya da yedişer kişilik gruplara ayırarak gerilla savaşına hazır hale getirebilirlerse Suriye Ordusu’nun bir ila bir buçuk yıl içinde çökertileceğini” belirtmiştir. Ayrıca Kuzey bölgesinin istihbaratından sorumlu olması nedeniyle rejimi sıkıntıya sokacak bilgileri de paylaşabilir.

Suriye’de ayaklanmanın kazandığı silahlı boyutun yanı sıra uluslararası ve bölgesel baskı da her geçen gün artmaktadır. Son bir aylık süre içinde ABD ve AB, Arap Birliği sürecinin sonuçlanmasını beklemektedir. Burada amaç Arap Birliği girişimi seçeneğinin tüketilmesi ve Suriye konusunda tam bir mutabakat sağlanmasıdır. Muhtemelen Arap Birliği gözlemci heyetinin çalışmaları sonuç üretmeyecek ve Arap ülkeleri yaptırım uygulama kararından geri adım atmayacaktır.

Suriye yönetimi bu süreçte zaman kazanma çabası içindedir. Burada iki amaç güttüğü düşünülebilir. Birincisi, kazanılan zaman zarfında sahip olmadığı toplumsal meşruiyeti güç yolu ile tesis etmeye çalışmaktadır. 1950, 1960, 1970 ve en son 1980’li yıllarda da daha çok Hama ve Humus merkezli ayaklanmalar aynı yöntemlerle bastırılmıştı. Yönetim geçmişteki refleksleri göstererek kazanılan zaman içinde ayaklanmayı güç yolu ile bastıracağını düşünmektedir. Zaman kazanılması yönetim açısından ikinci bir amaca da hizmet etmektedir. Suriye’de rejimi sonuna kadar destekleyenlerin yanı sıra yönetimden memnun olmasa da alternatifinin daha kötü olacağı düşüncesi ile destek veren kesimler bulunmaktadır. Bu grupların düşüncesinin temel mantığı, Irak ve Libya benzeri bir durumun ortaya çıkacağı, sürecin işgale gidebileceği ve hiç sevmediği Batı’nın ülkelerine yerleşeceği gibi kaygılara dayanmaktadır. İstikrarsızlığın iç savaşa doğru evrilmesi söz konusu kesimlerin zamanla yönetim safına geçmelerine neden olmaktadır. Bu anlamda rejimin kendisi adına başarı sağladığını söylemek mümkündür. Şu anda Suriye’de olaylar Humus, Hama, Dara, Idlib gibi Sünni Arap çoğunluğa sahip vilayetler ile sınırlanmıştır. Olaylar ülke geneline yayılamamaktadır. Başlangıçta kuzeyde ayaklanan Kürtler son aylarda olaylara katılmamaktadır. Güneyde Dürziler çok küçük olayların dışında muhalif kampa geçmemiştir. Hıristiyanların desteği sürmektedir. Dolayısıyla rejim ayaklanmayı belli bölgeler, toplumsal kesimler ve siyasal hareketler ile sınırlandırmıştır. Ayaklanmanın Sünni Arap bölgeler ve siyasal İslamcı kesimlerle sınırlandırılması ile geniş tabanlı muhalefetin önü alınmakta ve ayaklanmanın ülke geneline yayılması engellenmektedir. Buradan yola çıkarak rejimin yaşam süresinin çok da kısa olmayacağını ve firar eden Tuğgeneral El-Şeyh’in de ifade ettiği gibi 2 yıla yayılan bir süre alabileceğini söylemek mümkündür.

Bu fotoğrafa bakarak Türkiye açısından bir değerlendirme yapıldığında sürecin büyük riskler taşıdığını söylemek mümkündür. Zira Türkiye’nin Suriye’den temel beklentisi “istikrar” ve kalıcı istikrar için de “demokrasi”dir. Ancak istikrarsızlığın belli bir süre daha artarak devam edeceği görülmektedir. Daha sıkıntılı olan ise rejim değişikliğinin mevcut durumdan daha kötüsünü üretmesi olasılığıdır. Türkiye açısından sorun, iki temel beklentisi olan “istikrar ve demokrasinin” nasıl bir arada sağlanacağıdır. Türkiye, Suriye’de olaylar başladığından bu yana barışçıl geçiş için çaba sarf etmiş ancak belli bir noktada Suriye yönetiminden umutların kesilmesi ile baskı ve izolasyon politikasına geçmiştir. Burada Türkiye açısından şu soru sorulabilir: “Suriye’de barışçıl geçiş halen bir umut var mıdır?” Zira rejimin ani çöküşü, dış müdahale gibi bütün olasılıklar yeni Suriye’nin Türkiye’nin güvenlik, siyasi ve ekonomik çıkarları açısından büyük riskler barındırmaktadır.

Her şeyden önce Suriye’de değişim kaçınılmazdır. Türkiye’nin bu değişim hareketinin karşısında durması ne reel politik açıdan uygun bir seçenektir ne de meşrudur. Dolayısıyla bu yazıda savunulan değişimin önünde durulması değil, değişimin nasıl yönetileceğine ilişkin bir öneri geliştirmektedir. Zira Suriye’de ani bir rejim değişikliği yaşanması ile ortaya çıkacak yeni dinamikler demokratik bir siyasal yapı üretmeyebilir. Bu yaklaşımın temel dayanağı Ortadoğu’da tarihsel olarak ya da son yıllarda merkezi otoritenin, devlet aygıtının zayıf olduğu iki örneğin sunduğu tablodur. Bunlar merkezi otoritenin tarihsel olarak zayıf olduğu Lübnan ve 2003 ABD işgali sonrası devletin tüm kurumları ile çöktüğü ve zayıf bir merkezi otoriteye sahip olan Irak’tır. Bu örnekler Suriye’de rejimin ani olarak yıkılması durumunda yaşanabilecekleri öngörmek açısından çarpıcıdır.

Bahsedilen örneklerin ortaya çıkardığı siyasal ve toplumsal sonuçları beş ana başlıkta sınıflandırabiliriz. Birinci sonuç “etnik-mezhepsel çatışmalar ve iç savaş”tır. Buna Irak’ta 2003 sonrasındaki Şii-Sünni ve Arap-Kürt çatışmaları örnek verilebilir. Lübnan’a baktığımızda da kuruluşundan itibaren Müslümanlar ve Hıristiyanlar, sonrasında Şiiler ve Sünniler arasında yaşanan çatışmalar, 1975 yılında başlayarak 1990 yılına kadar devam eden farklı dinsel gruplar arası iç savaş örnek olarak verilebilir. Suriye’de en büyük olasılık ise tarihsel olarak karşılıklı güvensizliğin bulunduğu Sünni ve Arap Alevi toplumları arasında yaşanması muhtemel çatışmadır. Bir diğer olasılık 2004 Kamışlı olaylarının gösterdiği gibi Arap-Kürt çatışmasıdır.

İkinci sonuç, siyasal istikrarsızlık ve zayıf hükümetlerin ortaya çıkışıdır. Siyasal istikrarsızlık açısından bakıldığında Irak’ta 2003 sonrasında gerçekleştirilen seçim süreçleri son derece sıkıntılı geçmekte ve bir şekilde seçim süreci atlatılsa da hükümet kurma aşaması uzun süreler alabilmektedir. Aynı şekilde Lübnan’da da hükümetler hem zor kurulmakta hem de yaşam süresi kısa olabilmektedir. Dolayısı ile Suriye’de de siyasal süreçler söz konusu ülkelere benzerlik taşıyabilir.

Üçüncü sonuç dış müdahale ve etkilere açık hale gelmektir. Lübnan bağımsızlığını kazandığından, Irak ise 2003’ten bu yana bölgesel ve bölge dışı güçlerin oyun alanı olmuştur. Güçlü merkezi otorite olmadığı için her toplumsal grup veya siyasal hareket içerdeki konumlarını güçlendirmek amacıyla dış aktörlerden destek arayışına girmektedir. Yani merkezdeki boşluk dış güçler tarafından doldurulmaktadır. Suriye’de rejimin ani çöküşü buna benzer bir durum yaratabilir.

Dördüncü sonuç, federalizmin ortaya çıkması ve hatta toprak ve siyasal bütünlüğün korunamamasıdır. Federalizm açısından bakıldığında işgal sonrası Irak son derece çarpıcı bir örnektir. Iraklı Kürtler 1991 sonrasında de facto olarak kazandıkları otonomiyi 2003 işgali sonrasında yasallaştırmıştır. Federal bölge talepleri kuzey ile sınırlı kalmamış halen güneyde ve orta kesimde bazı vilayetler kendi bölgelerini kurma yönünde talepte bulunmaktadır. Irak resmi olarak federal bir ülke haline gelmiş ve ABD askerlerinin de çekilmesi ile sürecin ilerde toprak bütünlüğünün korunamaması ve parçalanmayı gündeme getirmesi riskini taşıdığı görülmektedir. Suriye’de ise federal yapının tarihsel bir geçmişi olduğunu ve şu anda da buna müsait bir toplumsal yapının olduğunu söylemek gerekmektedir. Suriye, Fransız mandası döneminde Şam Devleti, Halep Devleti, Arap Alevi Devleti, Dürzi Devleti gibi farklı bölgelere bölünmüştü. Günümüzde de merkezi otoritenin çökmesi merkez kaç kuvvetlerin harekete geçmesine neden olabilir. Yerel siyaset ve otoriteler güç kazanabilir. “Yeni Suriye”de bölge oluşturma açısından Arap Alevilerin, Dürzilerin, Kürtlerin öne çıkması muhtemeldir.

Son olarak da devlet dışı silahlı örgütlerin veya terör örgütlerinin devlet otoritesinin yanında söz konusu ülkelerde zemin bulabilmesidir. Bu açıdan Lübnan’a baktığımızda ulusal ordudan daha güçlü konumda olan Hizbullah’ı görmekteyiz. Irak’a baktığımızda her ne kadar yasal olsa da Kürtlerin peşmerge kuvvetleri varken Şiilerin Bedr Tugayları gibi devletten bağımsız kendilerine ait silahlı milis güçlerinin olduğu görülmektedir. Bunun yanı sıra terör örgütleri de kendine güvenli alan bulabilmektedir. Örneğin 2003 sonrasında Irak’ta El Kaide’nin ve Kuzey Irak’ta PKK terör örgütünün kendine yaşam alanı bulması örnek olarak verilebilir. Suriye’de ulusal ordunun ve güvenlik birimlerinin Irak’ta Baas benzeri ani çöküşü her bir grubun kendini korumak için silahlanma yolunu seçmelerine de neden olacaktır. Suriye’de mevcut silahlı kurumlar konumlarını gayri meşru yollardan sürdürme arayışında olacaktır. Güvenliklerini sağlama çabasındaki diğer etnik ve mezhepsel gruplar da silahlı milis kuvvetlerini kurmak isteyecektir. PKK lideri Murat Karayılan’ın Suriyeli Kürtlere yönelik olarak şimdiden “öz savunmanızı geliştirin, silahlanın” şeklindeki telkinleri bu bağlamda düşünülebilir. Suriye’de kaos ortamı Selefi gruplar ve PKK’nın yeni güvenli bölgeler ve mücadele alanları oluşturmasına yol açabilir. Bu öngörünün temelinde hali hazırda Suriye’de güçlü olmasa da Selefi grupların belli bir zemine sahip olması ve Suriyeli Kürtler arasında PKK’nın etkin oluşu yatmaktadır.

Bu olumsuz tablo Türkiye açısından riskler taşımaktadır. Çünkü Suriye’deki temel beklentisi istikrar ve demokrasi olan Türkiye’nin beklentilerinin aksine güvenlik sorunu yaşayan, siyasal istikrarını bir türlü sağlayamayan, bölünme riski taşıyan, terör örgütlerinin zemin bulduğu, en uzun sınıra sahip olduğu ülkede birçok farklı ülkenin çıkarlarını koruma gayretine düştüğü bir Suriye ortaya çıkabilir. Türkiye, “yeni Suriye”de istikrarı sağlamak için şu anda Irak ve Lübnan’da yaptığı gibi yoğun mesai verecek ve enerjisini harcayacaktır. Siyasal istikrarsızlık ve zayıf devlet, güvenlik ortamını bozacak ve şiddet dalgası Türkiye’nin sınır bölgelerini etkileyebilecektir. Güvenliğin olmaması ekonomik riskleri de beraberinde getirecek ve daha önemlisi sosyal, siyasal, ekonomik entegrasyon süreci hayata geçirilemeyecektir.

Ancak diğer taraftan Suriye’de ayaklanma öyle bir boyuta ulaşmıştır ki Esad rejiminin yıkılması kadar varlığını devam ettirmesi de ülkede istikrarsızlık kaynağı haline gelmiştir. Dolayısıyla Suriye’de statükonun sürdürülebilir olmadığı ortadadır. Türkiye açısından en tercih edilen “demokrasiye barışçıl geçiştir.” Bunun bir şekilde sağlanması hem rejimin ani çöküşünün hem de rejimin değişmeden hayatını sürdürme çabasının yaratacağı riskleri minimize edecektir. Ancak bu olasılık Suriye yönetiminin uzlaşmaz tavrı ile ne yazık ki her geçen gün zorlaşmaktadır. Esasen Türk dış politika karar alıcıları baştan itibaren bunu sağlamaya çalışmış ancak Suriye tarafının geri adım atmaması nedeniyle başarılamamıştır.

Ancak baskı ve izolasyon politikasına geçmeden tüketilmesi gereken son bir seçenek daha söz konusudur. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da bir televizyon kanalı programında yaptığı açıklamada “çok az da olsa barışçıl değişim için umudunun olduğu” sözlerini kullanmıştır. Suriye’de barışçıl geçiş ancak ve ancak Esad yönetiminin önderlik edeceği bir değişim paketinin hayata geçirilmesi ile mümkündür. Gelinen noktada Türkiye’nin Suriye yönetimi ile iletişim kanalları tamamen olmasa da muhtemelen büyük ölçüde kapanmıştır. İletişim sağlansa bile Suriye’nin böyle bir noktadan itibaren Türkiye’nin telkinlerini dikkate alması mümkün değildir. Şu an itibarıyla Suriye yönetiminin politikalarında değişim sağlayabilecek iki aktör kalmıştır. Bunlar Rusya ve İran’dır. Suriye rejimi, iki ülkenin desteği olmadan yaşamasının mümkün olmadığının farkındadır. Rusya’nın silah desteği vermeye devam etmesi, savaş gemilerini Tartus limanına göndererek caydırıcılığını ortaya koyması ve BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye yönelik kararlara veto uygulaması Esad yönetimi açısından hayati öneme sahiptir. Bunun yanında İran da sonuna kadar Suriye yönetiminin yanında olduğunu ve olayların güç yolu ile bastırılmasına destek verdiğini göstermiştir. Bölgedeki tüm kozlarını Suriye lehine harekete geçireceğinin işaretlerini Irak ve Lübnan’da vermektedir. Söz konusu destekler Esad yönetimi açısından kritiktir. Dolayısıyla yönetimin değişim adına tatminkar adımlar atması ancak Rusya ve İran’ın baskısı ile sağlanabilir. Rusya ve İran da Suriye’deki istikrarsızlığın Libya benzeri bir uluslararası müdahale ile sonuçlanmasını istememektedir. Mevcut durumun sürdürülebilir olmadığının anlaşıldığı ortamda Türkiye, Rusya ve İran açısından en uygun seçenek yeni bir bölgesel inisiyatif geliştirmektir. Türkiye, Rusya, İran girişiminde bir taraftan ABD ve AB’nin, rejim yıkılması ve buna yönelik askeri müdahale dahil her türlü aracın kullanılmasını isteyen yaklaşımları dışlanacaktır. Diğer taraftan Suriye’nin taviz vermeyen pozisyonunun sürdürülebilir olmadığı kabul edilecektir. Suriye yönetiminin kontrolü altında siyasal alanda gerçek muhaliflere alan açılacaktır. Esad yönetimi göstermelik adımların ötesinde muhalefeti de tatmin edecek bir değişime liderlik edecektir. Türkiye de Suriye muhalefetinin iknası noktasında çaba sarf edecektir. Bu girişimin en büyük riski Suriye siyasal muhalefetinin, ayaklanan Suriyeliler üzerinde gerçek bir gücünün olmamasıdır. Dolayısıyla rejimin kökten değişmesini isteyen ve her gün sokaklara çıkan Suriyelilerin nasıl farklı pozisyon almaya zorlanacağı şüphelidir.

Bu süreç başarısız olsa dahi birkaç açıdan fayda sağlayacaktır. Her şeyden önce Rusya ve İran’ın Suriye’ye ilişkin pozisyonlarında girişim öncesine göre farklılık olacaktır. Koşulsuz destek çekilerek Türkiye’nin de esasen ulaşmak istediği “tam mutabakat” sağlanabilir. Bunun yanı sıra Suriye meselesinin, Türkiye-Rusya ve Türkiye-İran ilişkilerinde yarattığı olumsuzluklar en aza indirilebilir.

Monday, January 02, 2012

The Future Waiting for Syria: Tunisia Meeting of the Syrian National Council

While the security situation in Syria and the economy are going worse day by day, the opposition that is active abroad in political (Syria National Council) and military (Free Syrian Army) realms is striving hard to rise to a higher position. In this framework, the Syrian National Council arranged their first meeting in Tunisia on December 17-18, 2011 and after a two-day-long meeting, a resolution was announced. Having different views on the method of struggle conducted against the Syrian regime through the meeting, tools to be used and the kind of the structure to be established after the overthrow of the Assad administration, the opposition groups demonstrated that they had a common position on the point of destroying the regime and they would fight together for that purpose.

In the conference, one had discussions on the political programme of the Syrian National Council, prepared regulations and tried to arrange relations between different units of the Syrian opposition. The resolution that was announced after the First Meeting of the General Assembly of the Syrian National Council incorporates the way through which the struggle will be implemented, the power balances between the Syrian opposition groups and clues on what kind of a future is waiting for Syria after the possible collapse of the Assad regime.

In the resolution, one underscored that “all the endeavours for the Revolution aiming for humanitarian targets such as freedom and honour will be maintained to be successful”. The Syrian National Council, with this statement, tried to show that the Revolution movement was peaceful in terms of the means it used and democratic with respect to the aimed target. Therefore, they try to demonstrate the allegations made against them by the Syrian administration that they were “terrorist groups” or “radical Islamists” were wrong. In the resolution, it was stated that “the ultimate goal of the Syrian opposition is the fall of the regime”. This statement reveals that the peace projects based on negotiations between the Syrian administration and opposition and share of administration had no practicality. Regime already illuminated one that it would suppress the demonstrations through the use of violence regardless of the extent. Opposition also expressed that it would go on with the demonstrations until the regime would fall. Hence, instability in Syria should be expected to last for a long time. As a matter of fact, the Syrian opposition, with its current situation, is far from being able to destroy the administration.

The Syrian opposition determined the general framework of the political projects for Syria in the post-Assad period. According to that, one targeted “an administration that is democratic, pluralistic, civil and before which all citizens are equal before law”. These statements are a result of the search for support of the Syrian public and international arena. With the emphasis on democracy, pluralism and rule of law, one tried to push the Arab Alawis, Christians, Druzes that have a concern of “Sunni domination” or “Islamic administration” to insurgency movements. Furthermore, by giving the signal to the West that the new political structure would be democratic, one attempts to increase their support. Another concern of the West is the minorities and the situation of the Christians. With this article, one tries to guarantee that there will be no violation of the right of the Christians and Arab Alawis to live. Moreover, despite the emphasis on “secularism” of many liberal opposition groups, the fact that in the resolution, only the statement of “civil” was present is probably a result of the impact of the Syria Muslim Brotherhood. As a matter of fact, the Syria Muslim Brotherhood organization did not favour the existence of the “secularism” principle in the resolution in previous conferences.

Under another title, one tries to gain the support of all parts of the Syrian public. Each Syrian group is expressed to be treated equally regardless of his/her ethnicity or denominational identity. Here, one underscores the Arabs, Kurdish Christians as well as the Turkmens. Although there is no Turkmen representative in the Syrian National Council, the fact that the Turkmens are addressed in the resolution is very important as it reveals that the opposition is more comprehensive.

There is a separate title for the Syrian Kurds. This situation signifies two facts. Firstly, it is shown that the Kurdish movement is very active and effective among the Syrian opposition. Secondly, Syrian Kurdish movement is very organized and strong to damage the Assad administration. Even though the Syrian Kurds had gone to the streets in the initial periods of the insurgencies, they did not arrange a serious demonstration in the last months. In fact, even after the killing of the eminent Kurdish opposing figure Misel Temmo, there was no serious Kurdish demonstration despite the high expectations. The Kurds seem to be satisfied with some of the privileges given by Bashar al-Assad. The Syrian opposition, in such an environment, so as to receive the support of the Kurds tries to get the Kurds by them by promising, “the Kurdish national identity will be protected under constitution”. It was stated that “under the unity of Syria, one would end the privileges given to the Kurds”. With the statement of “under the unity of Syria”, it was seen that one approached the demands of the Syrian Kurds for autonomy with caution. It is possible to argue that the Syrian Kurds are in the winning side both regarding the relations with the regime and the opposition in addition their balancing role.

The opposition stated that all resistance and peaceful revolutionist endeavours of the Syrian public would be supported. With this, on the one hand, one tries to preserve the resisting power of the public, and on the other hand, one is used to the violent struggling methods. However, with this statement, with another title that could be considered as contradictory, one calls for international community to intervene. The Syrian National Council calls urgently for the Arab Union and the United Nations to create zones for the protection of the Syrian citizens and demonstrators and establish protected zones. This call is a sign revealing that the Syrian opposition is on another step. In previous periods, they did not use to consider international intervention favourably due to concern that it would lead the country into a worse case. However, at this point, the idea that the Assad regime would not be destroyed without international intervention became prevalent. In the same way, another statement is about the “Free Syrian Arm” composed of the soldiers leaving the army and organizing armed struggles. Rejected and criticized for some of their demonstrations by the opposition till now, the Free Syrian army is now appreciated with their role in protecting the Syrian public. This statement is important for two aspects. First is that the Syrian armed opposition is now supporting the armed resistance. Second is that the Syrian political opposition (Syrian National Council) and the Syrian military opposition (Free Syrian Army) had a connection. Probably, in the upcoming period, the sides may adopt a more coordinated direction.

The Syrian National Council, lastly, sends a message to Israel and Arab States. By underlining that the one will provide sovereignty to the Golan Hills that are now under annexation and one will support the legitimate rights of the Palestinians, one tries to gain the support of the Syrian public and the Arab States. In case of a regime change, it is seen that the same stance will be preserved with regard to the relations with Israel and Palestine Problem.

The fact that the meeting was held in Tunisia can be considered as progress for the Syrian National Council. Recognized only by the new administration in Libya so far and opening an office in Turkey in the recent period, the Syrian National Council had their meeting in Tunisia, which is of great importance for international recognition.

Monday, October 17, 2011

The Beginning of the End in Syria: A Period of Diplomatic, Military and Economic Sanctions

Realization of a regime change is a matter of time in Syria from now on. Starting from the current period, it is not a matter of question for the global and regional actors wishing the Syrian public in revolt and the Assad administration to fall to change their stance. Therefore, it seems that a regime change is likely to occur in Syria. The main problem is how long this process will take and what kind of means will be used in realizing the regime change. Will the change be peaceful or will both Syria and the region be moving towards a long-lasting chaos? Will the Libyan scenario be holding or will, as in the case of Iraq during the Saddam era, a military option be applicable after a process to last more than ten years in which there will be isolation, embargo and sanctions?

Ambassador of the USA to Damascus Robert Ford, in an interview he made with a journal, stated that “One of the things that we said to the Syrian opposition is that they should not expect us fighting in Syria as we did Libya. The main problem from the perspective of the opposition is how they will gain support within the regime and to find a way through which they will not be looking outside in resolving the problem. This is a problem of Syria and the solution should come from Syria.”[1] These statements show partially the role of the US policy that will play a determining role for the future of Syria. The first result derived from the statements is that the US excludes herself from a military option at least in which she will be a part of. However, as it is known, without an armed struggle, it is impossible to overthrow an authoritarian regime that demonstrates an ultimate will in killing. The armed struggle is expected from within Syria. A crack in regime, but especially in the army, its spread to the opposition camp and an armed struggle against the regime are expected. It is possible to find the missing parts from the arguments of Ford with regard to the reflections of the US policy over Syria in the statements of Ambassador to Ankara Francis Ricciardone: “We encourage democracy in each part of the world. About this matter, we consider Turkey as an inspiration. Each country should find its own path. Syria is different from Libya, Egypt, Iraq and Iran. Everyone and each society should find their own ways to democracy. If these societies and states choose this path, we all will support them.”[2] As it can be understood here, in case the internal dynamics move towards a change, the US will use all resources to weaken the Assad administration and empower the opposition. At this point, the trumps held by the USA could be categorized as the following: “to mobilize the international community and organizations against Syria, to apply unilateral economic and diplomatic sanctions, to leave Syria isolated in international arena and the region by directing their allies in Europe and the Middle East towards sanctioning and isolationist policies, to create a regime alternative by supporting the opposition financially and politically”.

Amongst the abovementioned trumps, the most critical country appears to be Turkey. For the economic and political sanctions to generate results, the support from Turkey appears to be of great importance. Moreover, in the endeavours of empowering the opposition, Turkey again plays a significant role. Therefore, the USA tries to execute her Syrian policy by coordinating with Turkey. For this matter, the phone meeting made on June 21, 2011 between the US President Barack Obama and Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan has a critical importance. After this meeting, it is possible to posit that both countries reached a consensus on the policy to be applied towards Syria, and in the upcoming stages, the pressure on Syria has been increased with a full coordination between the countries. Just one week after this meeting, Ambassador of the United States of America to Ankara Francis Ricciardone declared that “they are together with Turkey on the matter of Syria”. [3] Again just one week after the meeting, Counsellor of the Ministry of Foreign Affairs in Turkey Feridun Sinirlioglu had a meeting with Counsellor of the Department of State of the United States of America Bill Burns. In the meeting, apart from the bilateral relations, the matter of Syria was discussed. [4]

Interesting arguments were raised in the news about two points overlooked in the phone meeting between Obama and Erdogan. According to the first one, “in the phone meeting between Turkish Prime Minister Erdogan and US President Obama, they talked about the announcement of a no-fly-zone in Syria as in Libya”. [5] In another news, “it was stated that after the phone meeting, both sides reached an agreement on resolving the problem with a US-Turkey cooperation. According to that, the economic sanctions on Syria will be enhanced by the USA and Europe, and Turkey, on the other hand, will play a role in military options. “[6]

In fact, looking at the process of sanctions applied on Syria, it is seen that both sides try to corner the Assad administration through the mentioned ways.

The first of the precautions whose sanctioning power increase incrementally was realized in late April 2011. The USA froze the properties of the people close to Bashar al-Assad and gave the travel ban to these people. [7] The first remarkable thing here is that Bashar al-Assad was not included in the sanctions. At the beginning of the process, Assad was given some time and other figures that appeared as the actual responsible ones for violence at the very core were punished. Apart from giving some time to Assad, it can be said that one was attempting to create cracks in the regime. The USA was followed by the European Union (EU) starting from early May. The EU implemented a weapon-embargo on Syria owing to the violence against the protestors, and moreover, banned the travel of 13 people that are Syrian officials or related with the regime to any 27 member states and froze their properties. The EU, afterwards, enhanced these sanctions in a way to incorporate Bashar al-Assad and his 9 officials. US President Obama took the first harsh stance against Assad on May 18. Obama gave a message to Assad that “either lead the change or get out of the way”. Later, he started his endeavours in bringing the case to the United Nations (UN). The UK and France presented a draft resolution that considered the condemnation of Syria due to the application of violence in the country to the UN Security Council and then, in the further steps, a decision on condemnation was taken. The US President and US Secretary of State gave the harshest statement in July in which they declared that “Syrian President Bashar al-Assad has lost his legitimacy in the eyes of the USA. The economic sanctions went on with applications on the Commercial Bank of Syria that is owned by Rami Maluf who is the Bashar al-Assad’s cousin and the richest person in the country and GSM company Syriatel. The economic sanctions in a short time period started to incorporate the energy sector in Syria. In August US Secretary of State Clinton called the international petroleum companies for halting their operations in Syria. Following Obama’s calling Assad for “leaving the administration”, the UK, France, Portugal and Germany presented a new draft resolution that considers a new sanction on Syria to the UN Security Council. Excluded from the sanctions in the first stage, Bashar al-Assad got included into the sanctions starting from late August. Afterwards, at the end of September, the European Union member states stated that they banned European companies to make new investments in petroleum industry. It is quite important for revealing the actual impact of the sanction that Syria exports 150 thousand barrels of crude oil most of which is exported to the EU member states. Finally, the draft resolution that was considering new precautions to be taken against Syria prepared by France, UK, Germany and Portugal was rejected as a result of Russian and Chinese veto in the (UN) Security Council.

Parallel to the economic and diplomatic sanctions implemented by the USA and EU, one had a period with Turkish having a different role on the matter. Two dimensions appear remarkable with respect to the role of Turkey. The first one is the allowance of Syrian opposition’s organizing in Turkish soils. The second dimension is the direct or indirect enhancement of military sanctions. Even though the USA excludes a military option, she makes the analysis that without that a change will not be possible. The expectation is an armed resistance to be demonstrated in Syria. At this point, the role of Turkey is of great importance. The expectations from Turkey are possible in the following way: to help the Syrian opposition so as to improve themselves politically as well as militarily, to help them create safety zones, to provide military protection in these zones, to create an opportunity for the opposition to get powerful in a possible buffer zone to be formed, and to provide military force for protection in this zone, to try to affect the internal dynamics of Syria in favour of the opposition by using the Turkish military deterrence directly and to prevent the armament endeavours of the Syrian administration from Iran.

The first signs of military precautions to be taken by Turkey against the Syrian administration were seen in the period after the revolts started. Turkey reported that the courier plane landed in Diyarbakir on March 16 were carrying weapons which would violate the embargo applied on Iran by the UN and Turkey reported this incident to the UN Security Council on March 29. On August 4, 2011, German newspaper Süddeutsche Zeitung stated that a convoy carrying the weapons that Iran wanted to send to Syria was stopped in Turkey. After that, in September, Prime Minister Erdogan stated that “I cannot believe anymore” during his visit to Egypt and declared that he banned the use of airspace of Turkey to the courier planes carrying military equipment to Syria. Prime Minister, by stating that they started to implement an embargo on the weapons delivery on land after air and sea, declared “if there is an initiative like that we stop and seize it”.

However, the most important point with regard to the military precautions is the idea of creating a buffer or no-fly zone. The formation of a buffer zone will be legitimate when the incidents in Syria reach such a level that they will threaten the security of Turkey. And this can be possible when the number of the Syrian guests reach such a high number after the military operations conducted towards the Jisr al-Shoghour. Turkey is known to be in preparation for that scenario. Turkish Minister of Foreign Affairs Ahmet Davutoglu indicated “in case Syria moves in to an internal chaos and in case this will create a risk for Turkey, certain precautions will be taken. To the question of whether these precautions will incorporate soldiers, he said “When there is security problem for us, of course it will. When Saddam increased pressure on the Kurdish public in Iraq, in one night 500 thousand people were on the border of Turkey. Of course, when this problem turns into one related with security, all precautions including military are taken. The number reached to 15 thousand once, and now it is around 7. 600. Say tomorrow, the number increases again, we do not know. Therefore, when an internal struggle in Syria becomes a security threat to Turkey, of course one will take precautions”. [8] In another news published in another newspaper, one stated that “if Turkey establishes a buffer zone on the border, the opposition is ready to turn this region into Syria’s Benghazi”.

Another step with regard to military precautions is the armament of the military opposition figures and their provision of working for the safety zones. On this matter, some news appears on media. The interview made by the British newspaper Independent with Colonel Riyad Assad who fled from the Syrian army and sought shelter in Turkey is quite noteworthy. Stated that he was protected by Turkish officials, Riyad Assad declared that he was the general of the “Free Syrian Army” established by the soldiers who left the Syrian army. In the interview, Colonel posited that “they were organized within Syria”. “Up to now, within 200 thousand-person Syrian army, about 10-15 thousand soldiers changed their sides” he said and added that “the morale in the Syrian army is very low and soon more soldiers will change their sides”. He also argued that one was planning guerrilla-like attacks and assassinations so as to overthrow the Bashar al-Assad regime. [10] The other news with regard to the armament of the opposition mention that for the revolts in Syria that slowly turn into an armed resistance, the weapons are smuggled from Turkey. [11] These allegations were also made by Syrian leader Bashar al-Assad. [12]

About the military precautions, the last step is the commencement of the “Lightning-2011” military exercise of the Turkish Armed Forces in Hatay. The realization of the exercise between 5-13 October in Hatay was made parallel to Prime Minister Erdogan’s visit to tent cities in which the Syrian guests were hosted [13], which could be evaluated as the demonstration of military deterrence of Turkey towards Syria.

In the international community, a common view has been formed on that Assad administration lost its legitimacy and it needs to leave power. The problem is how Syria will be managing this owing to the difficulty created by the distinctive conditions occurred in Syria. Without a military option, the impossibility of the fall of regime is very evident. However, no actor wants to be involved in this adventure about which they have no idea on future. The conclusion to be derived from the abovementioned statements is that one tries to pursue a two-point strategy about Syria. At one point, there are the political, diplomatic and economic sanctions targeted to weaken the regime in a long term. With the enhancement of the economic sanctions, one will make financing the security infrastructure difficult and increase the discomfort in the public. With the intensification of political and diplomatic pressures, an isolated and marginalised Syria that cannot make relations with anyone will appear, and this will weaken the belief on the sustainability of the regime in security units, which eventually will lead to detachments. And at this point, the military dimension appears as the second point. With an increase of detachments from within the regime, the current civil resistance will turn into armed resistance movements. In other words, the military dimension of the matter will be left to the Syrians. However, the armed opposition, like in the example of Benghazi in Libya, will need a secured area. The political strengthening of the opposition will be maintained in parallel to that. And the position of Turkey in that case is very important because of the fact that she is the neighbour of Syria with the longest border and the Syrian public trusts her very much.


Footnotes

[1] Syria Confession from the USA, Hürriyet, September 28, 2011, http://www.hurriyet.com.tr/planet/18851685.asp. (Date of Access: October 11, 2011)

[2] Ricciardone: We are together with Turkey on the matter of Syria, Hürriyet, June 30, 2011, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.
aspx?DocID=18147287. (Date of Access: October 11, 2011)

[3] Ricciardone: We are together with Turkey on the matter of Syria, Hürriyet, June 30, 2011, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.
aspx?DocID=18147287. (Date of Access: October 11, 2011)

[4] Sinirlioğlu ABD'li müsteşar Burns ile görüştü, Hürriyet, July 7 2011, http://www.hurriyet.de/haberler/dunya/947145/sinirlioglu-
abdli-mustesar-burns-ile-gorustu. (Date of Access: October 11, 2011)

[5] Obama ve Erdoğan, Suriye'de uçuşa yasak bölgeyi görüşmüş, Euractiv News Website, June 22, 2011, http://www.euractiv.com.tr/politika-000110/article
/obama-ve-erdogan-suriyede-ucusa-yasak-bolgeyi-gorusmus-019208. (Date of Access: October 11, 2011)

[6] ABD-Türkiye anlaştı mı, Hürriyet, June 26, 2011, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.
aspx?DocID=18111229. (Date of Access: October 11, 2011)

[7] ABD, Esad'ın yakınlarının mal varlığını dondurdu, Yeni Şafak, April 29, 2011. http://yenisafak.com.tr/Dunya/?i=316683&t=29.04.2011. (Date of Access: October 11, 2011)

[8] Davutoğlu: Suriye'ye karşı tabii ki tedbir alınır, Zaman, October 7, 2011. http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1187945. (Date of Access: October 11, 2011)

[9] Tampon bölge Suriye’nin Bingazi’si olabilir, Hürriyet, June 19, 2011. http://www.hurriyet.com.tr/planet/18063641.asp. (Date of Access: October 11, 2011)

[10] Esad rejimini Türkiye'den devirecek, Hürriyet, October 10, 2011, http://www.hurriyet.com.tr/planet/18943302.asp. (Date of Access: October 11, 2011

[11] Silahlar Türkiye'den kaçırıldı iddiası, Hürriyet, September 29, 2011, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?
DocID=18848099. (Date of Access: October 11, 2011)

[12] Utku Çakırözer, “Esad konuştu”, Cumhuriyet, October 7, 2011. http://cumhuriye
t.com.tr/?hn=283256. (Date of Access: October 11, 2011)

[13] This visit has been postponed for a certain period of time owing to the death of mother of Prime Minister Erdogan.

Wednesday, October 12, 2011

Suriye’de Sonun Başlangıcı: Diplomatik, Askeri ve Ekonomik Yaptırımlar Dönemi

Suriye’de rejim değişikliğinin gerçekleşmesi artık bir zaman meselesidir. Gelinen noktadan itibaren ne ayaklanan Suriye halkının ne de Esad rejiminin yıkılmasını isteyen küresel ve bölgesel aktörlerin şimdiye kadarkinden farklı bir tutum içine girmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla Suriye’de rejim değişikliği er ya da geç gerçekleşecek gibidir. Esas sorun bu sürenin ne kadar olduğu ve rejim değişikliğinin hangi araçlar kullanılarak gerçekleşeceğidir. Değişim barışçıl mı olacaktır yoksa hem Suriye hem de bölge uzun süreli bir istikrarsızlığa mı sürüklenecektir. Libya senaryosu mu yaşanacak yoksa Saddam’ın Irak’ında olduğu gibi on seneyi aşkın süre devam eden bir izolasyon, ambargo, yaptırım ve sonunda askeri seçenek mi hayata geçirilecektir.

ABD’nin Şam Büyükelçisi Robert Ford bir dergiye verdiği mülakatta, “Suriye muhalefetine söylediğimiz şeylerden biri de, Libya’ya müdahale ettiğimiz gibi Suriye'ye de müdahale etmemizi beklememeleri. Muhalefet açısından asıl mesele, rejim içinden nasıl destek alacakları ve sorunu çözmek için dışarıya bakmamanın bir yolunu bulmak. Bu bir Suriye sorunu ve çözüm de Suriye’den gelmeli” ifadelerini kullanmıştır.[1] Bu ifadeler Suriye’nin geleceğinin şekillenmesinde belirleyici rol oynayacak ABD’nin politikasını eksik de olsa da göstermektedir. İfadelerden ilk çıkan sonuç ABD’nin en azından kendisinin içinde olduğu askeri seçeneği dışladığıdır. Ancak herkesin bildiği üzere silahlı bir mücadele olmadan, öldürme konusunda sonuna kadar irade gösteren otoriter bir rejimi yıkmak imkansızdır. Silahlı mücadele de Suriye içinden beklenmektedir. Rejim ama özellikle ordu içinde bir çatlak oluşması, muhalif kampa geçmesi ve rejime karşı silahlı direniş göstermesi istenmektedir. Ford’un ifadelerinde ABD’nin Suriye politikasını yansıtmak açısından eksik kalan kısmı ise Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin şu ifadelerinde bulmak mümkündür: “Biz dünyanın her köşesinde demokrasiyi teşvik ediyoruz. Bu konuda Türkiye'yi ilham olarak görüyoruz. Her ülkenin kendi yolunu bulması lazım. Suriye bir Libya, Mısır, Irak ve İran'dan farklıdır. Herkesin, her halkın kendi yolunu demokrasiye doğru bulması lazım. Eğer o halklar, o devletler bu yolu seçerse, hepimiz destek vereceğiz.”[2] Buradan da anlaşılan iç dinamiklerin değişim yönünde tavır alması durumunda ABD’nin Esad yönetimini zayıflatmak ve muhalefetin elini güçlendirmek için tüm imkanlarını kullanacağıdır. Bu noktada ABD’nin elindeki kozları şu şekilde sıralayabiliriz: “Uluslararası toplumu ve örgütleri Suriye aleyhinde harekete geçirmek, tek taraflı ekonomik ve diplomatik yaptırımlar uygulamak, Avrupa ve Ortadoğu’daki müttefiklerini yaptırım ve izolasyon politikasına yönlendirerek Suriye’yi uluslararası arena ve bölgesinde yalnızlığa itmek, muhalefeti maddi ve siyasi olarak destekleyerek bir rejim alternatifi yaratmak.”

Sıralanan bütün kozlar açısından en kritik ülke olarak Türkiye ön plana çıkmaktadır. Ekonomik ve siyasi yaptırımların sonuç üretmesi Türkiye’nin desteğini gerektirmektedir. Bunun yanı sıra muhalefetin güçlendirilmesi çabalarında da Türkiye önemli rol oynamaktadır. Bu nedenle ABD, Suriye politikasını Türkiye ile koordineli yürütmeye çalışmaktadır. Bu açıdan ABD Başkanı Obama ile Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 21 Haziran 2011 tarihinde yaptıkları telefon görüşmesi kritik öneme sahiptir. Bu görüşme sonrasında iki ülkenin Suriye’ye karşı uygulanacak politika konusunda mutabık kaldıkları ve sonraki süreçte koordineli olarak Suriye üzerindeki baskının artırıldığını söylemek mümkündür. Bu görüşmeden sadece bir hafta sonra ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone “Suriye konusunda Türkiye ile tamamen beraber olduklarını” ifade etmiştir.[3] Yine sadece bir hafta sonra da Türkiye Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Bill Burns ile görüşmüştür. Görüşmede ikili ilişkilerin yanı sıra Suriye konusu masaya yatırılmıştır.[4]

Obama ve Erdoğan arasında gerçekleşen telefon görüşmesine ilişkin gözden kaçan iki haber analizde ilginç iddialara yer verilmiştir. Bunlardan ilkine göre “Türkiye Başbakanı Erdoğan ile ABD Başkanı Obama’nın telefon görüşmesinde, Suriye için de Libya’da olduğu gibi bir uçuşa yasak bölge ilanı konusuna değinilmiştir.”[5] Bir diğer haber analizde, “telefon görüşmesinin ardından iki tarafın Suriye sorununu, ABD-Türkiye ortaklığıyla çözme konusunda karara vardığı öne sürülmüştür. Buna göre Suriye üzerindeki ekonomik yaptırımlar ABD ve Avrupa tarafından artırılacak, Türkiye ise askeri seçenekler konusunda rol alacaktır.”[6]

Gerçekten de Suriye’ye uygulanan yaptırımlar sürecine bakıldığı zaman iki aktörün söz konusu yönlerden Esad yönetimini sıkıştırmaya çalıştığı görülmektedir.

Kademeli olarak yaptırım gücü artan tedbirlerin ilki Nisan 2011 ayının sonunda hayata geçirilmiştir. ABD, Beşar Esad’ın yakınlarının mal varlığını dondurmuş ve bu kişilere seyahat yasağı getirmiştir.[7] Burada ilk dikkat çeken Beşar Esad’ın yaptırımlara dahil edilmemiş olmasıdır. Sürecin başında Esad’a kredi tanınmış ve şiddetin esas sorumlusu olarak görülen iç çekirdekteki diğer isimler cezalandırılmıştır. Esad’a kredi tanımanın yanı sıra rejim içinde bir çatlak oluşturma çabası içinde olunduğu da söylenebilir. ABD’yi Mayıs ayı başında Avrupa Birliği (AB) takip etmiştir. AB, Suriye'de göstericilere yönelik şiddet nedeniyle Suriye’ye silah ambargosu koymuş ayrıca, Suriyeli yetkili ve rejimle ilişkili 13 kişinin AB üyesi 27 ülkeye seyahat etmesini yasaklamış ve mal varlıklarını dondurmuştur. AB daha sonra bu yaptırımları Beşar Esad'ı ve 9 yardımcısını kapsayacak şekilde genişletmiştir. Esad’a karşı ilk sert çıkış ise 18 Mayıs tarihinde ABD Başkanı Obama’dan gelmiştir. Obama Esad’a “Ya değişime liderlik et ya da yoldan çekil” mesajı iletmiştir. Ardından konuyu Birleşmiş Milletler (BM)’in gündemine getirme çalışmaları başlamıştır. İngiltere ve Fransa, Suriye’nin kendi halkına karşı şiddet uygulamasının kınanmasını öngören bir taslağı BM Güvenlik Konseyi’ne sunulmuş ve sonraki aşamada kınama kararı çıkarılmıştır. En sert söylem, Temmuz ayı içinde hem ABD Başkanı hem de Dışişleri Bakanı’nın, “Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın ABD'nin gözünde meşruiyetini yitirdiğini açıklaması olmuştur. Ekonomik yaptırımlar Beşar Esad’ın kuzeni ve ülkenin en zengini Rami Maluf’a ait Suriye’nin en büyük bankası Commercial Bank of Syria ve GSM şirketi Syriatel’e yaptırım uygulanması ile devam etmiştir. Ekonomik yaptırımlar kısa süre içinde Suriye’nin yumuşak karnı olan enerji sektörünü kapsamaya başlamıştır. Ağustos ayı içinde ABD Dışişleri Bakanı Clinton, uluslararası petrol şirketlerine Suriye’deki faaliyetlerini durdurma çağrısı yapmıştır. Obama’nın, Esad’a “iktidarı bırakıp gitmesi” çağrısını takiben İngiltere, Fransa, Portekiz ve Almanya Şam’a yeni yaptırım öngören karar tasarısını BM Güvenlik Konseyi’ne sunmuştur. İlk aşamada yaptırımların dışında tutulan Beşar Esad da Ağustos ayı sonu itibarıyla ekonomik yaptırımlar kapsamına alınmıştır. Ardından Eylül ayı sonunda AB hükümetleri, Avrupalı şirketlerin Suriye’nin petrol sanayisine yeni yatırımlar yapmasını yasakladığını açıklamıştır. Günde 150 bin varil ham petrol ihraç eden Suriye’nin bunun büyük bölümünü AB ülkelerine yapıyor olması yaptırımın olası etkisini göstermesi açısından önemlidir. Son olarak; Fransa, İngiltere, Almanya ve Portekiz’in ortaklaşa hazırladığı ve Suriye’ye karşı tedbirler öneren karar tasarısı (BM) Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin’in vetosu sonucunda kabul edilmemiştir.

ABD ve AB merkezli olarak yürüyen ekonomik ve diplomatik yaptırımlara paralel olarak Türkiye’nin farklı rol oynadığı bir süreç yaşanmıştır. Türkiye’nin rolü konusunda iki boyut ön plana çıkmıştır. İlki Suriye muhalefetinin örgütlenmesine topraklarında izin verilmesidir. İkinci boyut ise doğrudan ya da dolaylı askeri baskıların artırılmasıdır. ABD her ne kadar askeri seçeneği dışlıyor olsa da bu olmadan değişimin mümkün olmadığı analizini yapmaktadır. Beklenti, Suriye içinden bir silahlı direniş sergilenmesidir. Bu noktada Türkiye’nin rolü büyük önem taşımaktadır. Türkiye’den beklentilerin şu başlıklar olması muhtemeldir: Suriye muhalefetinin siyasi alanın yanı sıra askeri alanda güçlenmesine yardım etmek, güvenli bölgeler oluşturmalarını sağlamak, bu bölgelere askeri koruma sağlamak, mümkünse tampon bölge oluşturarak muhalefetin burada güçlenmesine imkan tanımak ve bu bölgeye askeri koruma sağlamak, Türkiye’nin doğrudan askeri caydırıcılığını kullanarak Suriye içi dinamikleri muhalefet lehine etkilemeye çalışmak ve Suriye yönetiminin İran’dan gelen silahlanma girişimlerine engel olmak.

Türkiye’nin askeri alanda Suriye yönetimine karşı tedbir alacağının ilk işaretleri ayaklanmalar başladıktan hemen sonraki süreçte görülmüştür. Türkiye, 16 Mart tarihinde Diyarbakır'a indirilen kargo uçağında BM’nin İran'a uyguladığı ambargoyu ihlal eden silahlar olduğu bildirilmiş ve Türkiye, bu durumu BM Güvenlik Konseyi’ne 29 Mart tarihinde rapor etmiştir. 4 Ağustos 2011 tarihinde ise Almanya’nın Süddeutsche Zeitung gazetesi, İran’ın Suriye’ye göndermek istediği silahları taşıyan bir konvoyun Türkiye’de durdurulduğunu iddia etmiştir. Bunun ardından Eylül ayı içinde Başbakan Tayyip Erdoğan, Mısır ziyareti sırasında, “artık inanmıyorum” diyerek köprüleri attığı Suriye’ye askeri malzeme taşıyan uçaklara hava sahasını kapattığını açıklamıştır. Başbakan, Suriye’ye havadan ve denizden uygulanan silah sevkiyatı ambargosuna karadan da başlandığını açıklayarak, “böyle bir girişim olursa durdurur el koyarız” demiştir.

Ancak askeri tedbirler noktasında esas önem taşıyan bir tampon bölge ya da uçuşa yasak bölge oluşturulması fikridir. Tampon bölge oluşturulması Suriye’deki olayların Türkiye’nin güvenliğini doğrudan etkileyecek bir hal alması durumunda meşruiyet kazanacaktır. Bu da Cisr el Şukur kasabasına yönelik askeri operasyonlar sonrasında Türkiye’ye gelen Suriyeli misafirlerin sayısının çok daha büyük rakamlara ulaşması ile mümkün olabilir. Türkiye’nin bu senaryoya ilişkin olarak hazırlık içinde olduğu bilinmektedir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, katıldığı bir televizyon programında “Suriye'nin bir iç kargaşaya girmesi ve bunun Türkiye’ye de bir risk oluşturması durumunda tedbir alınacağını söylemiştir.” Bu tedbirlerin içinde asker var mı şeklindeki soruya ise, “Bizim için bir güvenlik sorunu olduğunda tabii ki. Biz Irak'ta Saddam, Kürt halkına baskıyı arttırdığında bir gecede 500 bin insan Türkiye sınırındaydı. Tabii o bölgeyi denetlemek için asker de dahil her türlü yöntem yani bir güvenlik sorunu haline dönüştüğünde bütün gerekli tedbirler alınır. Bir ara sayı 15 bine kadar çıktı, şimdi 7 bin 600 civarında. Yarın diyelim sayı tekrar arttı, bilemeyiz. Dolayısıyla Suriye'nin bir iç kargaşaya girmesi Türkiye'ye de bir risk oluşturduğunda tabii ki tedbir alınır.” şeklinde yanıtlamıştır.[8] Daha önce bir gazetede yayınlanan haberde de “Türkiye, sınırda tampon bölge kurarsa, muhaliflerin bu bölgeyi Suriye’nin Bingazisi yapmaya hazırlandığı” iddia edilmiştir.[9]

Askeri tedbirler noktasında bir diğer adım askeri muhalif unsurların silahlanması ve güvenli bölgeler içinde faaliyet göstermesini sağlamaktır. Bu yönde haberler de basında yer almaktadır. İngiliz Independent gazetesinin Suriye ordusundan kaçarak Türkiye’ye sığınan Albay Riyad Esad ile yapılan mülakat bu açıdan son derece çarpıcıdır. Türk yetkililer tarafından korunduğunu söyleyen Riyad Esad Suriye ordusundan kopan askerlerin kurduğu “Özgür Suriye Ordusu”nun komutanı olduğunu belirtmiştir. Albay mülakatta “Suriye içinde örgütlenmiş oldukları” iddiasını öne sürmüştür. “Şimdiye dek 200 bin kişilik Suriye ordusundan 10 ila 15 bin askerin taraf değiştirdiğini” söyleyen Albay el Esad, “Suriye ordusunda moralin düşük olduğunu ve yakın zamanda daha çok kişinin taraf değiştireceğini savunmuştur. Beşar Esad rejimini devirmek için gerilla tipi saldırılar ve suikastlar planlandığını da belirtmiştir.[10] Muhaliflerin silahlandırılmasına ilişkin basında çıkan diğer haberler yavaş yavaş silahlı bir direnişe dönüşen Suriye’deki ayaklanmalarda muhaliflerin ellerindeki silahların Türkiye’den kaçırıldığı şeklindedir.[11] Bu yöndeki iddialar bizzat Suriye lideri Beşar Esad tarafından da dile getirilmiştir.[12]

Askeri tedbirler noktasında son adım ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “Yıldırım-2011” tatbikatını Hatay’da başlatmış olmasıdır. 5-13 Ekim tarihleri arasında Hatay’da icra edilen tatbikatın Başbakan Erdoğan’ın Suriyeli misafirlerin kaldığı çadır kentleri ziyaretine paralel gerçekleştirilmesi[13] Türkiye’nin askeri caydırıcılığını Suriye üzerinde gösterme çabası şeklinde değerlendirilebilir.

Uluslararası toplumun genelinde Esad yönetiminin artık meşruiyetini yitirdiği ve iktidarı bırakması gerektiği yönünde bir ortak düşünce oluşmuştur. Sorun Suriye’nin kendine özgü koşullarının yarattığı zorluk nedeniyle bunun nasıl başarılacağıdır. Askeri seçenek olmaksızın rejimin yıkılmasının mümkün olmadığı aşikardır. Ancak hiçbir aktör sonuçlarını önceden kestiremediği böyle bir maceraya atılmak istememektedir. Bu noktada yukarıda ortaya konmaya çalışılan tablodan ortaya çıkan sonuç Suriye özelinde iki ayaklı bir strateji izlenmeye çalışıldığıdır. Birinci ayakta uzun süreli; siyasi, diplomatik, ekonomik yaptırımlar yoluyla rejimin zayıflatılması yer almaktadır. Ekonomik yaptırımların artması ile hem güvenlik yapılanmasının finansmanı zorlaştırılacak hem de halk arasındaki huzursuzluklar artacaktır. Siyasi ve diplomatik baskıların yoğunlaşması ile izole konumda, kimse ile ilişki kuramayan, marjinalleşmiş bir Suriye ortaya çıkacak, bu da yönetim ve güvenlik birimleri içinde rejimin kalıcılığına olan inancı sarsarak kopmaların yaşanmasına neden olacaktır. İşte bu noktada askeri boyutu olan ikinci ayak karşımıza çıkmaktadır. Rejim içinden kopmaların artması ile beraber şimdiye kadar sivil direniş şeklindeki gösteriler silahlı direnişe dönüşecektir. Yani olayın askeri boyutu Suriyelilere bırakılacaktır. Ancak bunun için silahlı muhalifler, Libya’daki Bingazi örneğinde olduğu gibi, güvenli bir bölgeye ihtiyaç duyacaktır. Siyasi muhalefetin güçlendirilmesi de buna paralel olarak sürdürülecektir. Burada da Türkiye’nin pozisyonu, Suriye’nin en uzun sınıra sahip komşusu olması, Suriye halkı tarafından güvenilen bir ülke olması nedeniyle büyük önem taşımaktadır.


Dipnotlar

[1] ABD'den Suriye itirafı, Hürriyet, 28 Eylül 2011, http://www.hurriyet.com.tr/planet/18851685.asp. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[2] Ricciardone: Suriye konusunda Türkiye ile beraberiz, Hürriyet, 30 Haziran 2011, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=18147287. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[3] Ricciardone: Suriye konusunda Türkiye ile beraberiz, Hürriyet, 30 Haziran 2011, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=18147287. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[4] Sinirlioğlu ABD'li müsteşar Burns ile görüştü, Hürriyet, 7 Temmuz 2011, http://www.hurriyet.de/haberler/dunya/947145/sinirlioglu-abdli-mustesar-burns-ile-gorustu. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[5] Obama ve Erdoğan, Suriye'de uçuşa yasak bölgeyi görüşmüş, Euractiv Haber Sitesi, 22 Haziran 2011, http://www.euractiv.com.tr/politika-000110/article/obama-ve-erdogan-suriyede-ucusa-yasak-bolgeyi-gorusmus-019208. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[6] ABD-Türkiye anlaştı mı, Hürriyet, 26 Haziran 2011, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=18111229. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[7] ABD, Esad'ın yakınlarının mal varlığını dondurdu, Yeni Şafak, 29 Nisan 2011. http://yenisafak.com.tr/Dunya/?i=316683&t=29.04.2011. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[8] Davutoğlu: Suriye'ye karşı tabii ki tedbir alınır, Zaman, 7 Ekim 2011. http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1187945. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[9] Tampon bölge Suriye’nin Bingazi’si olabilir, Hürriyet, 19 Haziran 2011. http://www.hurriyet.com.tr/planet/18063641.asp. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[10] Esad rejimini Türkiye'den devirecek, Hürriyet, 10 Ekim 2011, http://www.hurriyet.com.tr/planet/18943302.asp. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[11] Silahlar Türkiye'den kaçırıldı iddiası, Hürriyet, 29 Eylül 2011, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=18848099. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[12] Utku Çakırözer, “Esad konuştu”, Cumhuriyet, 7 Ekim 2011. http://cumhuriyet.com.tr/?hn=283256. (Son Erişim Tarihi: 11 Ekim 2011)
[13] Bu ziyaret Başbakan Erdoğan’ın annesinin vefatı nedeniyle ileri bir tarihe ertelenmiştir.