Monday, October 06, 2003

İsrail Uçakları Suriye’de Bir Kampı Bombaladı: Suriye Ne Yapabilir?

İsrail yaklaşık yirmi yıl aradan sonra Suriye’nin içine en derin saldırıyı gerçekleştirdi. İsrail uçaklarının Şam’ın yirmi kilometre kuzeybatısındaki Eyn Seheb adlı kampı bombaladıkları açıklandı. İsrail tarafından yapılan açıklamada saldırının Hayfa’da bir restoranda gerçekleştirilen, 19 kişinin ölümüne yol açan ve İslami Cihat örgütü tarafından üstlenilen intihar saldırısına karşılık olarak gerçekleştirildiği belirtildi. Bombalanan kampın da, Suriye ve Filistin tarafı kabul etmese de, İslami Cihat örgütüne ait bir kamp olduğu İsrail tarafından açıklanmıştır. Bu gelişme üzerine BM Güvenlik Konseyi acil olarak toplanmış ve aynı zamanda Güvelik Konseyi geçici üyesi de olan Suriye tarafından İsrail’i kınayan ve uluslararası hukuku çiğnediğini belirten bir karar tasarısı gündeme getirilmiştir. İsrail tarafı olayı meşru müdaafa olarak tanımlarken birçok ülkeden değişik tepkilerin geldiği görülmektedir. ABD olaya genel anlamda sessiz kalırken ve hatta Suriye’yi teröre destek vermekle suçlayarak bir anlamda İsrail’e destek verirken, Almanya, Fransa Çin gibi ülkelerin saldırıyı şiddetle kınadıkları görülmüştür. Genel olarak politikalarında ABD’yle paralellik gösteren İngiltere de İsrail’in saldırısını değil Hayfa’da gerçekleştirilen intihar saldırısını kınayan açıklamalar yapmıştır.

Bu saldırı ve bölgenin geleceği açısından yorum yapabilmek için saldırının ABD’nin haberi ve onayı dahilinde mi yapıldığının yoksa tamamen ABD bilgisi dışında İsrail tarafından gerçekleştirilmiş bir olay olup olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Bu konudaki tek haber El Şark El Avsat gazetesinde çıkmıştır. Bu habere göre ABD saldırı gerçekleşmeden birkaç saat önce İsrail tarafından bilgilendirilmiştir. Ancak ABD’nin bu saldırıyı onaylayıp onaylamadığı konusunda herhangi bir yorum yapılmamıştır. Eğer bu saldırıyı ABD onayı dışında gerçekleşmiş bir olay olarak düşünürsek burada İsrail’in ulaşmak istediği hedefin ne olduğu sorusu karşımıza çıkmaktadır. Bu saldırıyı Irak Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni bölgesel koşulların bir sonucu olarak değerlendirmek mümkündür. Irak Savaşı öncesinde yapılan yorumlarda olumsuz anlamda en çok etkilenecek ülkenin Suriye olacağı yorumları yapılıyordu. Bu etkinin başında da ABD’nin Irak’a girmesinden sonra İsrail’in Suriye’ye karşı güç dengeleri açısından çok ciddi bir üstünlük sağlayacak olması geliyordu. İsrail’in Suriye’nin içini vuracak kadar ciddi bir operasyon gerçekleştirme cesaretini de bu savaş sonrası ortama bağlayabiliriz. İsrail, bu saldırıyla Suriye’ye teröre verdiği desteği kesmesi ve Suriye kontrolündeki Lübnan üzerinden İsrail’e karşı gerçekleştirilen terör eylemlerini kontrol etmesi yönünde çok ciddi bir uyarı yapmaktadır. Desteğin kesilmemesi durumunda da bunun belki daha kapsamlı bir askeri operasyona dönüşebileceği mesajını vermeye çalışmaktadır. Peki bu saldırıya karşılık olarak Suriye nasıl bir tavır alabilir? Bunun anlaşılması için öncelikle Suriye’nin tepki olasılıklarının belirlenmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir. Suriye tarafından bu saldırıya gösterilebilecek ilk tepkinin misilleme olabileceği ilk akla gelmektedir. Ancak gerek Suriye’nin mevcut güç kapasitesi gerekse bölgesel ve uluslararası dengeler düşünüldüğünde bu hareket tarzının Suriye için mümkün olmayacağı ağırlık kazanmaktadır. Zaten Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara da BM’ye gönderdiği mektupta ülkesinin İsrail'i geri püskürtecek kapasitede olduğunu fakat operasyon karşısında kendilerine hakim olacaklarını belirterek bir anlamda bu askeri karşılık verme olasılığının gündemlerinde olmadığını belirtmiştir. İkinci şık Suriye’nin önemli bir dış politika aracı olarak kullandığı terörizmi kullanarak İsrail’e karşılık vermesidir. Eğer bu olasılık Suriye tarafından seçilirse önümüzdeki dönemde İsrail’e karşı gerçekleştirilen terör eylemlerinde bir artış görülebilir. Suriye bu şekilde açıkça gerçekleştiremediği saldırıyı terör örgütleri üzerinden gerçekleştirme yoluna gidebilir. Ancak yine Suriye karar alma ve dış politika yürütme mantığını düşündüğümüzde bu olasılık bugün için riskli gözükmektedir. Var olan koşullar altında değerlendirdiğimizde Suriye açısından en uygulanabilir tercihin uluslararası destek sağlama yoluna giderek İsrail’i köşeye sıkıştırma ve bir daha böyle bir saldırıyı gerçekleştirmeyi önleme yönünde çaba sarf etmek olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Suriye’nin de ilk etapta yaptığı açıklamalara bakacak olursak bu yolun tercih edildiği görülmektedir. Suriye şu anda uluslararası toplumda haklı olarak görülmektedir ve uluslararası hukuk da Suriye’nin yanındadır. Suriye bu konumunu kullanarak uluslararası destek sağlamaya çalışmak ve bu doğrultuda da özellikle BM’yi devreye sokmak istemektedir. Yine bu politikaya bağlı olarak önümüzdeki dönemde teröre verilen desteğin kesilmesi anlamında sınırlı ve göstermelik adımların da Suriye tarafından atılabileceğini söyleyebiliriz.

Wednesday, September 10, 2003

Suriye AB İle Yıl Sonunda Birlik Anlaşması İmzalayabilir

Suriye Ekonomi ve Dış Ticaret Bakanı Hasan Rifai, 2003 yılının sonuna doğru Avrupa Birliği (AB) ile ekonomik ve siyasal birlik anlaşması imzalayabileceklerini açıkladı. Suriye, bu anlaşma imzalanırsa AB ile birlik anlaşması imzalayan ilk Akdeniz ülkesi (AB dışında) konumunda olacak. Suriye tarafı her ne kadar anlaşmanın önünde hiçbir siyasi engel bulunmadığını ve yıl sonunda imzalanacağını belirtse de ekonomistler bu yıl içinde anlaşma imzalanması ihtimalini uzak gördüklerini belirtmektedirler. Suriye’nin daha önce ithalata getirdiği bazı vergi sınırlamalarının iki taraf arasındaki görüşmeleri uzattığı ve anlaşmanın bu yıl sonunda imzalanması ihtimalini zorlaştırdığı belirtilmektedir. Öncelikle iki taraf arasında hangi mallara ne kadar vergi konacağının belirleneceği daha sonra ne kadar zamanlık bir süreç içerisinde bu vergi oranlarında indirime gidileceği konularının taraflar arasında müzakereler yoluyla belirleneceği ve bundan sonra anlaşmanın imzalanacağı açıklandı.

AB ile bu yıl sonunda gerçekleşmese bile önümüzdeki yıl içinde imzalanması beklenen bu anlaşmanın, Suriye’de yaşanan ekonomik reform sürecine olumlu anlamda etki edeceğini ve bu sürecin hızlanması açısından itici bir güç olacağını söyleyebiliriz. Bu anlaşmayla beraber Suriye ekonomik reform yapması anlamında daha çok baskı altında kalacaktır. Yine bu anlaşmayla ülkeye yapılacak yabancı yatırımlar da artacaktır. Suriye’nin esas anlamda en büyük beklentisi de bu konudadır. Daha önce uygulamaya sokulan bazı kanunlarla yabancı yatırım miktarı artırılmaya çalışılsa da ülke doğrudan yatırım açısından çok başarısız bir grafik sergilemektedir. Suriye ekonomisi üzerine yapılan yorumlarda yabancı yatırımın ülkeye çekilmesi açısından yapılan bütün çalışmaların yanında vergi rejimi, işçi kanunları ve özel bankaların kurulması gibi konularda ilerleme sağlanması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu kapsamda Suriye’ye önemli katkı sağlayacak bir diğer konu da Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) üyeliğinin onaylanması olacaktır. Suriye örgüte ilk kez 2001 yılında başvuruda bulunmuş ancak politik nedenlerden ötürü ABD’nin yaptığı muhalefet nedeniyle örgüte üyeliği kabul edilmemişti. Her ne kadar DTÖ Genel Sekreteri’nin, Suriye’nin üyeliğinin kabul edilmesi yönünde çalışıldığı şeklindeki açıklamasına rağmen ABD ile var olan siyasal problemler çözülmediği sürece örgüte üyeliğin de uzak bir ihtimal olduğunu söyleyebiliriz.

Thursday, September 04, 2003

Suriye’de Gündem Ekonomi

Suriye’de istikrara, uluslararası toplumdan gelen baskıdan çok ülke içinde yaklaşık yüzde yirmiye varan işsiz gençler büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Suriye’de her yıl sayısı iki yüz elli bine yaklaşan genç, ülkenin işsiz ordusuna katılmaya devam etmektedir. Bu sayıdaki yeni işgücünü istihdam edebilmek için, Suriye’nin yıllık yüzde altılık, ki bu şimdiki oranın iki katıdır, bir büyüme sağlaması gerekmektedir. Savaş öncesinde, Irak’la yapılan ticaret sayesinde ekonomik çıkmazlarına bir miktar da olsa çözüm bulma imkanına sahip olan Suriye, savaş sonrası kaldığı ortamda çok önemli gelirlerden mahrum kaldı. Öncelikle Kerkük-Banyas Boru Hattı’ndan gerçekleştirilen petrol ithaline ABD’nin Irak’a girmesi sonrasında bu ülke tarafından hemen son verildi ve hat kapatıldı. İkinci olarak ise Suriye malları için en önemli pazar konumundaki Irak, savaş sonrasında kaybedilmiş oldu. Bu iki etken savaş sonrasında Suriye’nin çok daha ciddî ekonomik zorluklarla karşılaşmasına ve dolayısıyla ekonominin iç istikrarı tehdit eder bir konuma yükselmesine neden olmuştur.

Suriye Endüstri Bakanı İsam Zaim, Suriye ekonomisinin içinde bulunduğu durumu ve ekonomik yapılanmanın bozukluğunu şu şekilde açıklıyor: “Suriye’de sermaye eksikliği bulunmamaktadır, ancak sistem etkin bir durumda değildir. Ülkede yapısal reformların tamamlanması gerekmektedir. Bunun yanında ihracat kapasitemizi artırmak ve teknoloji transferini gerçekleştirmek için yabancı yatırım şart.” Ekonomi analizcileri ise ülkede yönetimin serbest piyasa ekonomisinin risklerini almaya henüz hazır olmadığını belirtiyorlar. Yönetimin, mevcut ekonomik yapılanma (kamu sektörünün ve hükümetin ekonomi üzerindeki kontrolü) bir yandan korunurken diğer yandan da özel sektörün gelişeceği şeklinde yanlış bir düşünceye sahip olduğu yorumu yapılmaktadır. Suriye’nin içinde bulunduğu bu paradoksal durumu AB Şam Büyükelçisi Frank Hesse şöyle açıklıyor: “İstikrar çerçevesinde reform yapmak istiyorlar ama bu onları deli gömleği içine sokmaktadır. Hiç tolerans göstermeden hiçbir ilerleme sağlayamazsınız.” Bütün ilgililer tarafından yapılan bu yorumlar Suriye’nin içinde bulunduğu durumu ve ekonominin ülke istikrarı üzerinde oynadığı rolü açıkça göstermektedir.

Suriye Endüstri Bakanı İsam Zaim’in ülkenin ekonomisi ve geleceği üzerine yaptığı bu açıklamaları takiben Ekonomi Bakanı Hasan Rifai de ülkenin ekonomik alanda önümüzdeki dönemde atacağı adımlara ilişkin açıklamalar yaptı. Rifai, hükümetin 2004 yılı içerisinde ülkenin ilk borsasını kurmayı planladığını açıkladı. Bunun uzun zamandan beri ulaşmak istedikleri bir hedef olduğunu belirten Rifai, ekonomi alanında hükümetin gelecek yıl için en önemli hedeflerinden birinin bu borsanın kuruluşu olduğunu belirtti. Borsa konusunda hızlı davranacaklarını ama kesinlikle aceleci olmayacaklarını söyleyen Rifai, bunun yanında ülkenin bankacılık kanunlarına, gelişmiş para politikalarına ihtiyaç duyduğunu söyledi. Suriye’de ekonomik açılım anlamında son yıllarda yaşanan gelişmelere önemli bir örnek oluşturan borsa planına karşın Rifai, özelleştirme konusunda çok da olumlu mesajlar vermedi. Suriye’de ekonomi büyük ölçüde devletin elindedir ve devlet, bankacılık, enerji gibi stratejik ve kârlı sektörleri elinde bulundurmaktadır. Rifai, bu devlet merkezli ekonomiyi değiştirme ve bu anlamda reform uygulama konusunda herhangi bir planları olmadığını ve özelleştirme konusunun gündemlerinde olmadığını belirtti.

Rifai’nin yaptığı açıklamalarda vurguladığı ve talepte bulunduğu bir diğer önemli konu da Irak’la aralarında uzanan ve savaş sırasında kapatılan Kerkük-Banyas Petrol Boru Hattı’nın yeniden açılması konusu olmuştur. Petrolün yeniden akışının herkesin ama özellikle de Irak’ın çıkarına olduğunu savunan Rifai, güvenliğin Suriye tarafından sağlanacağı konusunda da güvence verdi. Tahminlere göre, savaş öncesinde Suriye’ye yıllık beş milyar dolara yakın bir gelir sağlayan hattın Nisan ayı içerisinde ABD tarafından kapatılmasıyla bu gelirden mahrum kalınmıştı ve ülke ciddî bir ekonomik zorlukla karşı karşıya kalmıştı. ABD tarafından bir ekonomik baskı aracı olarak da kullanılan hattın açılması, Suriye ekonomisi açısından büyük önem taşımaktadır. Ancak ABD’nin hattı elinde Suriye’ye karşı önemli bir koz olarak tutacağını ve sadece belli taleplerin yerine getirilmesi durumunda hattın yeniden açılmasının gündeme gelebileceğini söyleyebiliriz.

Ekonomi alanında yaşanan bu gelişmelerin dışında geçen hafta içerisinde Suriye’de gündeme gelen bir diğer konu da siyasal reform. Suriye’de karar alma merkezlerine yakın kesimlerden alınan bilgilere göre siyasal yapılanmada önümüzdeki dönemde önemli değişikliklere gidilecek. Buna göre bakanlıkların yapılanmasında bir dizi değişikliğe gidileceği belirtildi. Bu çerçevede petrol bakanlığı ile elektrik bakanlığının “enerji bakanlığı” adı altında birleştirilmesi bekleniyor. Bakanlıklarda yapılacak diğer birleşme olasılıkları ise şöyle: Çevreden sorumlu bakanlığın yerel yönetim bakanlığına bağlanması, finans bakanlığının hazine bakanlığına dönüştürülerek kapsamının genişletilmesi, ekonomi bakanlığıyla dış ticaret bakanlığının ticaret bakanlığı adı altında birleştirilmesi planlanmaktadır. Bu birleşme planları yanında bazı bakanlıkların da ayrı birimlere bölünmesi planlanmaktadır. Buna göre de kara taşımacılığında uzmanlaşmış birimler iletişim bakanlığından alınarak ulaşım bakanlığına aktarılacak. Su ile ilgili konular da iskan bakanlığından alınarak sulama bakanlığına aktarılacak. Bu gelişmeler dışında bazı bakanlıkların ve kanunların da kaldırılması planlanıyor. Meclisten sorumlu devlet bakanlığı, Suriye Kızılayından sorumlu bakanlık, açık denizler kanunu ve hükümet içindeki üç sürekli komitenin kaldırılmasının düşünüldüğü belirtildi.

Irak Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel durumdan en çok etkilenen ülke konumundaki Suriye’de başlayan zorunlu değişim süreci devam ediyor. Suriye gerek mevcut siyasal ve ekonomik çıkmazından kurtulmak gerekse değişim yönündeki iç-dış baskıyı azaltmak için zorunlu ve bu nedenle de sınırlı bir değişim sürecine girmiştir. Gerek ekonomik alanda gerekse siyasal alanda yaşanan bu gelişmelerin Irak Savaşı ve sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel şekillenmeyle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz.

Thursday, August 14, 2003

Suriye-ABD İlişkileri ve Suriye’ye Politik Yansımaları

ABD’nin Orta Doğu Elçisi William Burns hafta içerisinde Şam’da Suriye lideri Beşar Esad’la bir araya geldi. Yapılan açıklamada, görüşmelerde Orta Doğu Barış Süreci, teröre destek, Lübnan sorunu ve Irak konularının ele alındığı açıklandı. Görüşmelerde ABD tarafı Suriye’ye ve Lübnan’a çok açık bir biçimde Hizbullah üzerindeki etkilerini kullanarak örgütün girişmiş olduğu eylemlere son verilmesini sağlamalarını istemiştir. Suriye tarafının buna karşılık temel savunması ise İsrail’in gerçekleştirdiği öldürme ve suikast olaylarından sonra Lübnan ve Suriye tarafına tek taraflı olarak saldırıları durdurun telkininde bulunulmasının gerçekçi olmadığı yönünde olmuştur. Esad ayrıca İsrail’in ABD muhalefetine karşın Batı Şeria’nın etrafına güvenlik duvarı örmeye devam ettiğini belirtmiştir. Esad ülkesinde barınan ve Lübnan üzerinden İsrail’e karşı mücadele yürüten radikal grupları, Filistinlilerin özgürlüğü ve bağımsızlıklarının meşru temsilcileri olarak nitelemiştir. Irak üzerine yapılan görüşmelerde ise Suriye tarafı, Irak Yönetici Konseyi’ni bağımsız bir organ olarak tanımadıklarını ancak Irak’ta yasal bir Irak hükümetinin kurulmasının önündeki yolu bu konseyin açacağını umduklarını belirtmişlerdir. Barış Süreci’ne ilişkin olarak da Suriye, “dörtlü” tarafından öne sürülen “yol harita”sına eleştiriler getirmiş ve bu planın Filistin-İsrail çatışmasına son verme niteliğinde olmadığını belirtmiştir. Irak Savaşı sırasında Suriye’nin Irak’ı desteklemesi nedeniyle savaş sonrası gerilen Suriye-ABD ilişkileri, savaşın hemen ertesinde ABD’nin savaşa varan tehditleri sonrasında Suriye’nin geri adım atarak müzakerelere açık olduğunu bildirmesi ve ABD talepleri doğrultusunda sınırlı da olsa adımlar atması sonrasında yumuşamıştı. Gerginlik, savaş sonrasında şiddetini yitirse de sorun başlıklarının hala varlığını koruması ve Suriye’nin bu doğrultuda somut adımlar atmaması nedeniyle hala devam etmektedir. ABD açısından sorun Suriye’nin Orta Doğu Barış Süreci’nde oynadığı etkin rol ve bölge istikrarı üzerinde sahip olduğu etkidir. ABD, Suriye’nin elindeki kozları alarak İsrail-Filistin çatışmasına bir son vermek istemektedir. Suriye açısından ise sorun Golan Tepeleri’nde odaklanmaktadır. Suriye Lübnan’daki etkisi ve bu suretle radikal Filistinli örgütler üzerinde sahip olduğu etkiyle Golan Tepeleri’nin kendisine geri verilmesi için İsrail üzerinde bir baskı unsuru oluşturmakta ve mücadelesini bu örgütler aracılığıyla yürütmektedir. ABD Elçisiyle Esad arasında yapılan görüşme de bu çerçevede gerçekleşmiştir. ABD Orta Doğu barışına ilişkin taleplerini yinelemiş Suriye ise elindeki kozları kaybetmemek için bu taleplere karşı direnmiştir.

Irak Savaşı, Suriye açısından yukarıda bahsedilen konularda (dış politika) baskıya maruz kalması sonucunu doğurmasının yanında iç politikası açısından da ciddi değişim olasılıklarını gündeme gelmesine neden olmuştur. Barış Süreci’ne ilişkin olarak gündeme getirilen talepler Golan Tepeleri’nde düğümlenirken iç politikaya ilişkin belirtilen talepler konusunda ise “rejim sorunu” belirleyici olmaktadır. Rejim sorunu Suriye’nin karşı karşıya kalmış olduğu ikilemi belirtmektedir. Bir yandan reform-değişim yönünde baskı altında kalırken diğer taraftan da bu değişimin rejimin yıkılması sonucuna yol açmasına engel olmaya çalışmaktadır. Bu ikilem Suriye’nin söylem ve pratik anlamında çelişkili tutumlar içerisine girmesine neden olmaktadır. Bir yandan reform söylemini gündeme taşırken diğer taraftan da kendi kontrolü dışında gelişen tüm reformcu hareketlere sınırlama getirmektedir. Bu çerçevede geçen hafta içerisinde Suriye’de iki önemli gelişme yaşanmıştır:

1. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad geçen hafta içerisinde, yakın bir zamana kadar reformcu bir hükümet atayacağını açıklamıştır. Bu açıklama hem Suriyeliler hem de bölge açısından sevindirici bir haber olarak nitelendirilmiştir. Irak Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni bölgesel koşullar çerçevesinde alınan bu karar önümüzdeki dönemde Suriye siyasal hayatında yaşanması olası gelişmeler açısından sinyaller vermektedir. Beşar Esad’ın üç yıl önce başa geçişini takiben ortaya çıkan ve rejimin sert tepkisi sonrasında sona erdirilen reform hareketi yeni bölgesel ortamda daha ciddi biçimde ve daha geniş bir tabana yayılmış şekilde gündeme gelmektedir. Irak Savaşı, Suriye’de reform hareketi açısından çok önemli iki sonuç doğurmuştur. Öncelikle savaş Suriye’nin ABD karşısında çok daha ciddi anlamda baskı altında kalmasına yol açmıştır. Artık siyasal, askeri ve ekonomik baskı unsurlarını Suriye üzerinde çok daha etkin bir biçimde kullanma şansına sahip olan ABD, Suriye’de değişim sağlamak açısından çok daha etkin bir konuma kavuşmuştur. Savaşın ikinci etkisi ise iç etkenler açısından ortaya çıkmıştır. Daha önce rejimin tepkisi sonucu sindirilen ve sınırlı etkinlikleri kırılan aydın-reformcu-liberal kesim savaş sonrasında yeni bölgesel koşullardan faydalanarak seslerini yükseltme ve reform taleplerini yeniden gündeme taşıma imkanı bulmuşlardır. Suriye’de yönetim şu anda iç, ama çok daha önemlisi dış baskı altındadır ve büyük bir ikilem içerisindedir. Zira değişim Suriye’de rejimi tehdit eden en önemli olgudur ve siyasal-ekonomik eliti ciddi anlamda kaygılandırmaktadır. Bu ikileme rağmen Suriye yönetiminin bu iç ve dış baskılara karşı tamamen sessiz kalması imkansızdır. Suriye lideri Beşar Esad’ın geçtiğimiz günlerde yeni bir hükümet atayacağı yönündeki açıklaması da bu gelişmeler çerçevesinde değerlendirilmelidir. Önümüzdeki dönemde Suriye sınırlı da olsa bir değişim, reform sürecine gidecektir. Yeni hükümet atanması kararının iki hedefi olabilir. Yönetim reformcu hükümet atanacağı söylemiyle öncelikle iç ve dış baskıyı azaltmaya çalışmaktadır. Diğer yandan ise Esad, önümüzdeki dönemde alınacak kararlarda daha rahat hareket edebilmek için uyumlu çalışabileceği bir hükümeti başa geçirmeyi amaçlamaktadır.

2. Reform hareketi doğrultusunda meydana gelen ikinci önemli olaysa Karikatürist Ali Firzat tarafından üç yıl önce çıkarılmaya başlanan Al-Dumari (Lamba Işığı) gazetesinin bir ay boyunca yayın yapmadığı gerekçesiyle kapatılması olmuştur. Suriye’de basın kanunlarına göre üç ay boyunca yayın yapmayan gazetelerin yayın yapma izinleri ellerinden alınabiliyor. Ali Firzat yayın izninin ellerinden alınmasıyla ilgili olarak yaptığı açıklamada olayın ‘reformcularla, reformdan zarar göreceği için sürece karşı duranlar arasında yaşanan mücadelenin bir sonucu’ olduğunu söylemiştir. Ali Firzat’ın bu açıklaması belki de olayın perde arkasını en iyi özetleyen cümleler. Gazete genel anlamda devleti ve yönetimi eleştiren yapısıyla tanınıyordu. Görsel ve yazılı basın araçlarına devletin hakim olduğu Suriye’de Al-Dumari gazetesi bağımsız nitelik taşıyan sayılı gazetelerden biriydi. Ali Firzat askerlerle, bürokrasiyle ve polisle dalga geçen karikatürleriyle tanınan bir karikatürist. Gazete geçen aylar içerisinde Saddam Hüseyin’le ilgili olarak yayımladığı karikatürlerden sonra devlet tarafından baskı altında kalmaya başlamış ve yönetim gazeteyi Arap birliğini bozduğu gerekçesiyle suçlamaya başlamıştı. Firzat ise bu suçlamalara karşılık olarak ‘Irak halkının yanında olduğunu ancak bütün diktatörlere karşı olduğunu’ söylüyordu. Gazetenin yayın hakkının alınması, bu gelişmeleri takiben ortaya çıkmıştır. Irak Savaşı sonrasında kalınan baskı ortamında ‘değişim paradoksu’yla karşı karşıya kalan Suriye yönetiminin, her ne kadar reform söylemini sık sık kullansa da pratiğe baktığımızda kendi kontrolü dışında olan hiçbir gelişmeye izin vermediği görülmektedir. Savaş sonrasında gerek siyasi gerekse ekonomik anlamda en çok etkilenen ülke olan Suriye, yeni bölgesel koşullar altında değişmek zorunda olduğunu bilmekte ancak değişimin rejimin yıkılmasına (Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov döneminde olduğu gibi) varacak boyutlara ulaşmasına engel olmak istemektedir. Bu da yönetimi kendi kontrolü dışındaki gelişmeleri kısıtlama yoluna itmektedir. Al-Dumari gazetesi yazar kadrosu da göz önüne alındığında reformcu-liberal bir gazete olarak nitelendirilmektedir. Yönetim önümüzdeki dönemde girişilecek sınırlı ve kontrollü reform sürecinde her gelişmenin kontrolü altında olmasını amaçlamaktadır.

Monday, July 21, 2003

Irak Savaşı'ndan Sonra Suriye'de Ekonomi ve Siyaset

Irak’a müdahale gerçekleşmeden önce savaşa en yoğun muhalefeti yapan ülkelerin başında Suriye geliyordu. Siyasi, askeri ve güvenlikle ilgili nedenler dışında Suriye’nin muhalefetinin temelinde yatan faktörlerden biri de ekonomi idi. Savaş öncesi yapılan yorumlarda ekonomik anlamda bu savaştan en olumsuz etkilenecek ülkelerin başında Suriye’nin geleceği yorumları zaten yapılıyordu. Savaş sonrası geldiğimiz noktada görülenler, savaş öncesi yapılan yorumları doğrular niteliktedir. Ekonomistlerin yorumlarına göre, bölgede Irak Savaşı’ndan en olumsuz etkilenen ülke Ürdün’le beraber Suriye olmuştur. Suriye’de halen yüzde 20 civarında işsizlik oranı bulunmakta ve buna karşılık ülke yıllık yaklaşık yüzde 3,5’lik bir oranla büyümektedir. Bu durum ülkenin her yıl işsiz sayısına katılımı artıran bir süreç. Bu büyüme oranıyla Suriye’nin yeni istihdam alanları açması imkansız gözükmektedir.

Suriye’nin Irak Savaşı’ndan ekonomik anlamda çok ciddî şekilde etkilenmesinin iki önemli nedeni bulunmaktadır. Birincisi, Saddam döneminde Irak’tan Birleşmiş Milletler yaptırımlarına aykırı olarak ithal edilen petrolden savaş sonrasında mahrum kalınmasıdır. Suriye, bu ithalat sayesinde iç tüketimde kullanmak üzere ucuz petrol temin ediyor ve bunun yanında ucuza aldığı petrolü kendi rafinelerinde petrolün türevlerine dönüştürerek ihraç ediyordu. Suriye’nin bu petrol ithalatından yıllık iki milyar dolara yakın gelir elde ettiği tahmin edilmekteydi (Suriye hiçbir zaman Irak’tan büyük miktarlarda petrol ithal ettiğini resmi olarak kabul etmemiştir, sadece iç tüketimi karşılamak amacıyla sınırlı petrol ithali gerçekleştirdiğini söylemekteydi). Bu miktarlar GSMH’ın yüzde beşine tekabül eden bir büyüklüğe sahipti. Bu da bu gelirin Suriye ekonomisi açısından önemini göstermektedir. Suriye ekonomisini etkileyen ikinci faktör ise, Suriye malları için en önemli pazar konumundaki Irak pazarının kaybedilmesidir. Irak pazarı Suriye açısından tarihi olarak her zaman büyük önem taşımıştır. Irak Savaşı’ndan sonra bu pazarı da kaybeden Suriye ekonomik anlamda bir darbe daha yemiştir.

Bu nedenle, Suriye ekonomik çıkmazdan ve Batı baskısından kurtulmak amacıyla sınırlı bir ekonomik reform sürecini başlatmıştır. Esasen Suriye’de sınırlı ekonomik reform süreci 2000 yılında Beşar Esad’ın başa geçtiği tarihte gündeme gelmeye başlamış ve bu anlamda önemli adımlar da atılmıştı. Suriye’de enerji, bankacılık gibi stratejik sektörlerin tamamı devlet kontrolündedir. Geçen yıllarda çıkarılan bir kanunla ülkede özel bankaların kurulmasına izin verilmişti. Yine bunu takiben yabancı yatırımcıların önündeki engelleri azaltan bir dizi kanun geçirilmişti. Irak Savaşı sonrası durumda ekonomik reform (siyasal reformla beraber) süreci farklı bir anlam kazanmıştır. Artık reform sadece ülkenin içinde bulunduğu ekonomik çıkmazdan kurtulmanın bir yolu ve içerden gelen taleplerin bir sonucu olarak değil aynı zamanda ABD tarafından maruz bırakıldığı baskı ortamından kurtulmanın da bir yolu olarak ortaya çıkmıştır. Suriye bu doğrultuda geçen hafta içerisinde dövizle yapılan işlemleri sınırlayan yasayı kaldırmıştır. Alınan bu kararla, ülkeye yapılan yabancı yatırımın ve turizm gelirlerinin artırılması amaçlanmaktadır. Aynı zamanda ülke dışında bulunan Suriyelilerin paralarının da ülkeye çekilmesi planlanmaktadır. Ülkedeki iş çevrelerini de memnun eden bu kararla birlikte ülkede yabancı yatırımın yanında Suriyelilerin yatırımlarının da artması beklenmektedir. Ancak her ne kadar bu adımlar iş çevrelerinde memnuniyetle karşılansa da ekonomik reform sürecinin çok yavaş ilerlediği ve çok sınırlı düzeyde kaldığı eleştirileri de getirilmektedir. Suriye yönetimi siyasal reform sürecinde olduğu gibi ekonomik reform konusunda da bir ikilem içerisinde bulunmaktadır. Suriye yönetimi, içerden mevcut ekonomik yapılanmadan faydalanan kesimin değişim karşısındaki direnciyle değişim yönünde baskı oluşturan kesim arasında bir ikilem yaşıyor gözükmektedir.

Bu ikilem karşısında sıkışan Esad yönetimi sınırlı da olsa bir siyasi reform başlatma ihtiyacı hissetmektedir. Suriye’de geçen hafta içerisinde 408 No’lu kararname yayınlanmıştır. Kararname öncesinde Suriye’de, en alt düzey dahil tüm hükümet görevlileri, asker, emniyet teşkilatı mensupları, tüm üniversite hocaları, gazeteciler Baas Partisi üyesi olmak zorundaydı. Sözkonusu kararname ile bu zorunluluk ortadan kaldırılmış ve bu konumlara yükselecek kişilerde Baas Partisi üyesi olma koşulu ortadan kaldırılmıştır. Bu kararnamenin çıkarılması ülkede Baas Partisi’nin etkinliğini azaltan bir adım olarak değerlendirilebilir. Geçen haftalar içerisinde yaklaşık 300 aydının imzaladığı bir bildiri yayınlanmıştı. Belgede aydınlar siyasal reform talebinde bulunuyorlardı. 408 No’lu kararname de bu siyasal reform taleplerini takiben yayınlanmıştır.

Irak Savaşı ertesinde ABD tarafından baskıya maruz bırakılan Suriye’den ilk aşamada talep edilenler bölgesel konulara, barış sürecine ilişkin konulardı (teröre verilen desteğin kesilmesi, kitle imha silahı geliştirme programlarına son verme, Lübnan’dan çekilme). Uzun vadede Suriye’den siyasal ve ekonomik yapılanmasına ilişkin konularda da talepte bulunulması ve bu anlamda Suriye’nin ABD ve Batı tarafından baskı altında kalması beklenmektedir. Zaten aydınların yayınladığı bildirgede de bu duruma vurgu yapılarak yeni bölgesel koşulların Suriye’yi değişime zorladığı belirtilmektedir. Suriye’nin bölgede hiçbir zaman olmadığı biçimde tehdit altında olduğu ve bu durumdan kurtulmanın yolunun da değişimden geçtiği vurgulanmaktadır. Ülkede reform talebinde bulunan kesimler yeni bölgesel koşulları Suriye açısından bir anlamda fırsat olarak görmektedirler. 2000-2001 yılları içerisinde sürdürdükleri reform hareketinin rejimin sert tepkisiyle karşılaşması ve başarısız olması ve bunu takiben Irak Savaşı, ülkede reform talebinde bulunan kesimleri yeniden cesaretlendirmiştir. Suriye yönetimi de ABD baskısından kurtulmanın yolunun değişimden geçtiğini bilmekte ancak bunun yanında değişim olgusunun rejim için taşıdığı tehdit nedeniyle büyük bir ikilem yaşamaktadır. Yaşanan bu ikileme rağmen yönetimin içerden gelen talepler, ama esasen ABD tehdidi karşısında zorunlu da olsa sınırlı bir siyasal reform sürecine gittiği görülmektedir.

Friday, June 06, 2003

Irak Savaşı ve Suriye’de Ulusal Reform Tartışmaları

Suriye’de entelektüeller, avukatlar, mühendisler ve politik eylemcilerden oluşan 287 kişilik bir grup, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a ülkede “kapsamlı ulusal reform” yapılması konusunda bir mektup yolladı. Mektupta tutuklu olan siyasi suçluların salıverilmesi, ülke dışına çıkarılanların ise geri çağrılması, ülkedeki olağanüstü hal uygulamasına son verilmesi, güvenlik birimlerinin faaliyetlerinin düzenlenmesi, düşünce, ifade ve toplantı özgürlüğü sağlanması gibi talepler dile getirilmiştir. Reform hareketi ülkede yeni bir gelişme değildir. Özellikle Hafız Esad’ın 2000 yılında ölümü sonrasında Beşar Esad’ın başa geçişiyle beraber Suriye’de reform tartışmaları gündeme gelmiş ancak hareketin rejimi rahatsız edecek bir noktaya gelmesini takiben bu hareketin önde gelen isimlerinin, ki bunlar arasında iki milletvekili de bulunmaktaydı, tutuklanması ve faaliyetlerinin kısıtlanması yoluyla bu tartışmalara son verilmişti.

Reform hareketinin Suriye’de yeniden gündeme gelmesi Irak Savaşı ve sonuçlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ülkede reform talebinde bulunan bir kesim bulunmaktadır ancak bu grubun rejimde değişim sağlama gibi bir gücü bulunmamaktadır. Irak Savaşı sonrasında reform hareketinin ülkede yeniden gündeme gelmesini iki nedene bağlayabiliriz. 1) Suriye yönetimi içerisinde Irak’taki rejim değişikliğinin bölgede İsrail ve ABD çıkarlarına uygun olarak yaşanacak rejim değişikliği dalgasının ilk adımı olduğu yönünde bir düşünce hakimdir. Bu doğrultuda önümüzdeki dönemde Suriye’nin mevcut siyasal ve ekonomik yapılanmasında herhangi bir değişime gidilmemesi durumunda ABD yönetiminin Suriye’de bir rejim değişikliğine gitme düşüncesine yaklaşacağı düşünülmektedir. Suriye bu şekilde ülkede reform konusunu gündeme getirerek ve bazı alanlarda adımlar atarak ABD’nin ülkesi üzerindeki baskısını azaltmayı düşünmektedir. 2) Suriye’de tabanını 1990 sonrasında devletin uyguladığı ekonomik politikalar sonucunda ortaya çıkan yeni zengin sınıfın ve entelektüellerin oluşturduğu demokrasi yanlısı bir kesim bulunmaktadır. Irak Savaşı sonrasında ABD’nin bölgeye yerleşmesi daha önce rejimin sert tepkisiyle karşılaşan bu kesimi cesaretlendirmiştir. Zaten grubun yolladığı mektupta açıkça Irak’ın ABD tarafından işgalinin bölgede stratejik durumu değiştirdiği ve Suriye’nin hiçbir zaman olmadığı şekilde iki güç karşısında (ABD ve İsrail) kaldığı belirtilmekte ve yeni durum karşısında ülkede değişimin kaçınılmaz olduğu vurgulanmaktadır. ABD baskılarına maruz kalmadan kurtulmanın en uygun yolunun ülkede reform yapılması olduğu savunulmaktadır.

Friday, May 30, 2003

Suriye Dış Politika Analizi: ABD-Suriye Gerginliği

Oytun Orhan*



Suriye dış politikası dendiğinde durumu tanımlayan en uygun kavram olarak pragmatizm kullanılır. Felsefî manada pragmatizm, gerçeğin sadece pratik fayda sağlayan olduğunu savunan ve düşünceyi doğurduğu eyleme göre ölçen bir yöntem olarak tanımlanmaktadır.[1] Bu tanımlamayı 2000 yılına kadar Suriye’yi 30 yıl boyunca yöneten Hafız Esad’ın pragmatik lider kişiliğinin Suriye dış politikasına yansıması olarak görebiliriz. Hafız Esad 1970 yılında iktidara gelişiyle beraber kurduğu yapıyla ülkenin tüm siyasal, askerî, güvenlik ve yasama konularında devlet başkanına geniş yetkiler veren yapıyla ülkenin tüm kurumları üzerinde tam bir hakimiyet sağlamıştır. Esad bu yapılanma içerisinde üstün lider olma yetenekleri ve otoritesi sayesinde de karar alma sürecinde çoğu zaman tek adam olmasına imkan tanıyan bir sürecin oluşmasını sağlamıştır. Esad genel görüşe göre olayları görüp, değişimleri hemen saptayarak yeni durumu analiz etme ve ona göre çabuk doğru kararlar alma yeteneğine sahip, satranç tahtasında yeni realiteleri de hesaba katabilen bir liderdi.[2] İşte onun bu özellikleri karar alma sürecinde tek adam olması dolayısıyla Suriye dış politikasının da belirleyici unsurları haline gelmiştir.

Irak Savaşı öncesi, sırası ve sonrası yaşananlar da Suriye’nin dış politikasına hakim olan bu unsurları göstermesi açısından önemli gelişmelere sahne oldu. Siyasal yapının imkân tanıdığı çabuk karar alabilme, kararları hemen uygulayabilme, pratik fayda sağlanmadığı düşünülen politikalardan hemen vazgeçerek yeni politikalar uygulama konusunda çok çarpıcı gelişmeler yaşanmıştır. Suriye dış politikasının analizi, karar alma sürecinin işleyişi, dış politikaya hakim olan temel niteliklerin saptanması Suriye’nin Irak Krizi ve Irak Savaşı sürecindeki davranışlarını anlamamız ve yine önümüzdeki süreçte Suriye-ABD ilişkilerine ve ABD’nin bu ülkeye yönelik olarak değişim anlamında gündeme getireceği konularda Suriye’nin nasıl bir tutum izleyeceğini anlamamız açısından önem taşımaktadır. Bu gerçekten hareketle çalışmada öncelikle Suriye’de karar alma süreci ve karar alırken hangi prensibe göre karar verildiği anlatılacaktır. Daha sonra ise bu temel çerçeve kapsamında Irak Savaşı sırası ve sonrasında ABD-Suriye arasında ortaya çıkan gerginlik ortamında Suriye’nin davranışları daha iyi anlaşılacak ve yine Suriye’nin karar alma prensipleri çerçevesinde bundan sonraki süreçte ABD tarafından kalacağı baskı ortamındaki olası davranışları ele alınacaktır.

Suriye’de Karar Alma Süreci ve Dış Politika

Suriye’ye genel anlamda bakıldığında bu ülkenin otoriter bir devlet yapılanmasına sahip olduğu görülmektedir. Hafız Esad’ın kurduğu yapıyla ülkede karar alma sürecinde çok sınırlı sayıdaki siyasi seçkin etkili olmaktadır. Meclis, parti, hükümet gibi esas politika belirleme birimleri olması gereken organların işlevi rejimin almış olduğu kararlara, uyguladığı politikalara karşı meşruiyet duygusunun yaratılması ve bunlara yasallık sağlanmasıdır. Bu birimlerin bir diğer işlevi de rejimin sadık taraftarlarının çeşitli makamlara atanarak ödüllendirilmesi açısından da geniş olanak sağlamasıdır.[3] Bu organlar içinde görev alan kişilerin etnik dağılımına bakıldığında yaklaşık yüzde altmışının Sünni olduğu gözükmektedir (Bu oran ülkede var olan Sünni nüfus oranına da yaklaşık olarak denk düşmektedir). Ancak Suriye’de bilinen, ülkeyi esas yöneten grubun güvenlik ve istihbarat birimlerinin başında bulunan kişilerle ordunun üst düzey askerlerinin olduğudur. Bu birimlerde görev alanların yüzde doksanını ise Nusayriler oluşturmaktadır. Nusayrilerin genel nüfusa oranları ise yaklaşık olarak sadece yüzde ondur. Devlet Başkanlığı ise bu iki kanadın da üstündedir. Devlet Başkanı hem partinin genel başkanı olarak siyasi hiyerarşinin en üstünde yer alarak bu kanadı kontrol ederken aynı zamanda gene anayasaya bağlı olarak silahlı kuvvetlerin de başı konumundadır. Tüm güvenlik ve ordu birimlerine atamalar devlet başkanı tarafından gerçekleştirilmektedir.

Suriye’nin sahip olduğu bu yapı ülkeye değişik güç odaklarının baskısı olmaksızın çabuk ve ani kararlar alabilme şansı ve çok geniş bir manevra alanı sağlamaktadır. Aynı şekilde, verilen bir karardan pratik fayda sağlanmadığı görüldüğü takdirde hemen yeni kararlar alarak uygulama (pragmatik tavır) fırsatı sağlamaktadır. Suriye’de sınırlı seçkin grubun da ötesinde Hafız Esad döneminde, siyasal yapının kendisine sağladığı imkânın yanında sahip olduğu lider nitelikleri nedeniyle de, karar alma sürecinde tek adamın, yani sadece Esad’ın etkili olduğu görülmekteydi. Hafız Esad’ın dış politikadaki rolü ve genel olarak Suriye dış politikasının karakteristiğine ilişkin en çarpıcı örnek eski ABD Dışişleri Bakanı James Baker’ın İsrail’le barış sürecine ilişkin olarak yürütülen müzakereler esnasında Esad’a söylediği sözlerdir. Baker kendi anılarında olayı şöyle aktarıyor: ‘Hafız Esad’ı barış görüşmelerini BM’nin himaye etmesi yönündeki fikirlerinden vazgeçirmeye çalışıyordum. Esad ülkesine dönerek parti organları ve Ulusal İlerici Cephe’yle görüştükten sonra kararlarını vereceklerini ve ondan sonra nelerin olacağını birlikte göreceklerini söyledi. Ben bunun Esad’ın son baştan savma hareketi olduğunu anlamıştım. Kızgınlığımı anlaması için önümdeki dosyayı hızla kapadım ve şöyle söyledim ‘benim bildiğim kadarıyla Suriye Arap Cumhuriyeti’nde alınacak kararlar konusunda Hafız Esad’ın kendinden başka hiç kimseyle görüşmeye ihtiyacı yoktur.’[4] Bu durum en azından ABD yönetiminin algılamasında Suriye’deki karar alma sürecine ilişkin bakışı göstermesi açısından önemli bir göstergedir. Ayrıca bu durum gerçeklikle hemen hemen bağdaşmaktaydı da.

Suriye’de karar alma süreci bu şekilde işlerken kararlar tamamen pratikte fayda sağlama prensibine dayandırılmaktadır. O döneme kadar yararlı olduğu düşünülen politikaların artık fayda sağlamadığı düşünüldüğü anda yeni kararlar alınarak değişen durumlara göre yeni politikalar oluşturulmaktadır. Bu duruma en iyi örneği 1990 sonrasında Sovyetler’in yıkılması sonrasında en önemli uluslararası siyasi ve askerî desteğini kaybeden Suriye’nin izlediği politikalar oluşturmaktadır. O döneme kadar Sovyetler’in Orta Doğu’daki müttefiklerinden biri olan Suriye değişen uluslararası sistemi ve dengeleri hemen analiz etmiş ve kısa sürede yönünü Batı’ya çevirerek politikalar oluşturmaya başlamıştır. Bu kapsamda öncelikle 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında Irak’a karşı oluşturulan koalisyona destek vermiş ve birliklerini savaşa göndermiştir. ABD’yle nispi bir yakınlaşma süreci içerisine giren Suriye baskılar karşısında İsrail’le de barış görüşmelerine oturmuştur. Bütün bunlar Suriye’nin değişen durumlara hemen uyum sağlayarak yeni politikalar oluşturduğunu göstermektedir. Bu süreçte de en etkin kişi tabi ki yine Hafız Esad’dı. Hafız Esad’ın pragmatik kişiliği karar alma sürecinde sahip olduğu etkin konum nedeniyle Suriye dış politikasına da yansıyordu. Hafız Esad’ın pragmatik kişiliğini göstermesi açısından ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’ın anılarında barış sürecine ilişkin olarak yaptığı görüşmelerde Hafız Esad’dan aktardığı sözler açıklayıcıdır. İsrail’le barış imzalaması yönündeki baskılara karşılık olarak; ‘Suriye’nin en büyük zorluğu şudur ki halkımız yaklaşık 20 yıldır İsrail’e karşı nefretle beslenmiş bir halktır ve bu gerçeği biz yolumuzu değiştireceğiz diye bir gecede ortadan kaldırmak mümkün değildir. Hepimiz insanız ve olaylara düşünmeden ani tepkiler verebiliriz. Fakat liderlikte kendimizi sınırlamalı, durumu analiz etmeli ve çıkarlarımız yönünde adım atmalıyız. Adil bir barış halkımızın çıkarınadır’[5] Bu, Suriye’de dış politikada yeni durumlar karşısında hemen nasıl yeni kararlar alındığını açıkça göstermektedir. Değişen durum analiz edilerek yeni duruma uygun, fayda sağlayacak politikalar oluşturulmaktadır.

Suriye’nin dış politikasına hakim olan bir başka unsur da askerî yola başvurmaya gerek kalmaksızın askerî tehdit (siyasal veya ekonomik baskı şeklinde de ortaya çıkabilir) yoluyla davranışlarında değişim sağlanabilmesidir. Bu konuya en çarpıcı örnek 1997 yılında Suriye ile Türkiye arasında PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması sürecinde yaşanmıştır. Türkiye herhangi bir askerî tedbire başvurmaksızın sadece askerî tehdit yoluyla Suriye’nin davranışlarında değişim sağlayabilmiştir.[6]

Suriye’nin sahip olduğu karar alma süreci ve dış politikasına hakim olan bu temel prensipler onun gerek Irak Krizi, gerek Irak Savaşı ve gerekse de hemen savaş sonrası ortamda ABD tarafından kaldığı baskı ortamındaki davranışlarında da belirleyici olmuştur.

Irak Savaşı ve ABD-Suriye Gerginliği

2002 yılları sonuna doğru ABD’nin Irak’a operasyon düzenlemesi olasılığının ortaya çıkması Suriye’yi ciddî anlamda rahatsız etmiştir. Zira Suriye’nin ABD’yle ilişkileri sorunlu bir içerik taşımaktadır. Suriye yönetimi içerisinde bu operasyonun Irak’la sınırlı kalmayacağı ve Orta Doğu’da yaşanacak rejim değişikliği dalgasının ilk adımı olacağı şeklinde bir düşünce hakimdi.[7] Bu korku Suriye’nin Irak’la zaten 1997 yılından bu yana olumlu seyreden ilişkilerini daha da derinleştirdi ve bu ülkeyle beraber operasyonun önlenmesi amacıyla ortak hareket edildi. Suriye yönetimi içerisinde var olan bu kaygılar kamuoyuna da yansımıştır ve ülke içinde ABD karşıtı gösteriler ve Amerikan mallarının boykot edilmesi şeklinde tepkiler ortaya çıkmıştır. Suriye bu süreçte savaşı önleme gibi bir güce sahip olmadığı için BM aracılığıyla bu mücadeleyi yürütmüş, BM ilkelerine bağlı kalınarak bir çözüme ulaşılmasını savunmuştur. Suriye’nin bu operasyondan duyduğu kaygıları gösteren en açık ifade ise Beşar Esad’ın bir Arap gazetesine verdiği röportajda söylediği sözlerdir. Esad ABD’nin Irak’ta başarılı olduktan sonra bu operasyonla sınırlı kalmayacağını bölgedeki diğer Arap devletlerinde de değişimin gündeme geleceğini ve Suriye’nin İsrail’le ve ABD’yle olan ilişkileri düşünüldüğünde kendi ülkesinin de sırada olduğunun şüphe götürmediğini söylemiştir.[8] Bu ortamda Suriye açısından operasyonun engellenmesi hayati bir önem taşımıştır. Ancak söylem düzeyinde her ne kadar savaşa muhalefet etse de pratikte ABD’nin tepkisine neden olacak davranışlarda bulunmamıştır. Hatta bu çerçevede BM’de silah denetçilerinin Irak’a geri dönmesini sağlayan karara da kabul oyu veriyordu. Yine aynı doğrultuda ABD’nin taleplerine paralel olarak Lübnan’daki birliklerinin bir kısmını ülkesine geri çekiyordu.[9]

Suriye her ne kadar aksi yönde çaba göstermiş olsa da savaşın çıkışını önleyememiştir. Savaş öncesi yapılan değerlendirmelerde Suriye’nin ancak pasif muhalefet uygulayabileceği ve pratikte Irak’a yardım edemeyeceği düşünülüyordu. Ancak savaş çıktıktan sonraki gelişmeler ilk aşamada beklenen şekilde gelişmedi ve Irak, ABD birliklerine özellikle Umr Kasr ve Nasıriye’de ciddi direniş gösterdi. Bu gelişme Suriye tarafından yanlış analiz edildi ve yönetimde ABD’nin Irak’ta yenilgiye uğratılabileceği gibi bir düşünce hakim olmaya başladı. Bu düşünce Suriye’yi politika değiştirerek siyasî desteğin ötesinde somut anlamda Irak’a yardım etmeye yöneltti. Savaşın ilk başlarında sessiz konumda bulunan Suriye’de öncelikle savaş karşıtı gösteriler, yürüyüşler düzenlenmeye başlandı ve bunu takiben Suriye yönetimi, ABD’den bu ‘saçma kanlı savaşı’ durdurması yönünde taleplerde bulunmaya başladı.[10] Daha sonra resmî bir makam olan Suriye Müftülüğü Irak’taki Amerikan ve İngiliz birliklerine karşı intihar saldırıları düzenlenmesi yönünde çağrıda bulunarak bir anlamda ‘cihat’ ilân etti.[11] Bu açıklamaları takiben Suriye’den onlarca kişi ABD ve İngiliz birliklerine karşı savaşmak için gönüllü olarak Irak’a geçmiş, Suriye de sınırda Irak’a geçmek isteyen bu gönüllülere serbest geçiş hakkı tanımış,[12] bunun yanında Iraklı mültecilere ülkelerinin açık olduğunu açıklayarak gelen mültecileri ülkesine yerleştirmiştir. Suriye’nin Irak’a yardımı anlamında ABD tarafından yapılan son suçlama ise Suriye’nin Irak’a sağladığı askeri malzeme desteği olmuştur.[13] Tüm bu gelişmeler ABD yönetimi içinde de etkisini gösterdi ve en üst düzeyde Suriye’yi eleştiren hatta tehditler içeren açıklamalar yapılmaya başlandı. Powell, Suriye’nin ya Saddam Hüseyin’in ölmekte olan rejimine destek vermeye devam edeceğini ya da daha farklı ve umut verici bir politika izleyeceğini, ilk şıkkı seçmesi durumunda ise kararlarının sonuçlarına katlanması gerekeceğini söyleyerek Suriye’yi izlediği politikadan tehdit yoluyla vazgeçirmeye çalışmıştır.

Savaşın başında Suriye’nin kendisi açısından belki de yanlış politikalar[14] izlemesine neden olan gelişmelerin aksine daha sonraki aşamada savaş kısa sürede ABD lehine sonuçlanmıştır. Suriye, bu duruma da geleneksel tepkisini göstererek yeni ortamda politikasında ani bir değişim göstermiş ve ABD’ye ılımlı mesajlar gönderen[15] ve bu ülkenin talepleri yönünde hareket eden bir ülke konumuna bürünmüştür. Savaşın bitişinin hemen ertesinde ABD tarafından askerî müdahaleye varan tehditlerle[16] karşı karşıya kalan Suriye ilk etapta Irak’la sınırlarını tamamen kapadığını açıklamıştır.[17] Bunun da ötesinde ülkesinde bulunan onlarca Iraklı göçmeni sınır dışı etmiştir.[18] Bunu takiben ABD’yle işbirliğine açık olduğunu üst düzey yetkililer aracılığıyla bütün dünyaya duyurmuştur. Bu açıklamalardan sonra Amerikalı iki senatör Şam’a ziyaret düzenlemiş, aynı gün içerisinde koalisyon içerisinde yar alan İspanya’nın Dışişleri Bakanı, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la Şam’da bir araya gelmiştir. Bu yöndeki son gelişme ise ABD’nin arananlar listesinde yer alan ve Suriye’de olduğu düşünülen yaklaşık yedi üst düzey Iraklı yetkilinin ülke dışına çıkarıldığı yolunda çıkan haberler olmuştur. Suriye’nin değişen Irak politikası etkisini ABD’de de göstermiş, Powell Orta Doğu gezisi kapsamında Suriye’ye de gitmiş ve Beşar Esad’la bir araya gelmiştir. Aynı doğrultuda Başkan Bush da Suriye’nin son tutum ve söylemlerini öven açıklamalar yapmıştır.

Suriye’nin Irak Krizi, Irak Savaşı ve savaş sonrası dönem izlediği politikalar incelendiğinde bu politikaların Suriye karar alma sürecinin genel yapısına ve dış politikanın temel özelliğine uygun biçimde ortaya çıktığı ve bu yapının kendisine sağladığı geniş manevra alanı içinde Suriye’nin çok kısa dönemler içinde farklı politikaları kendisine pratikte fayda sağlayacağı düşüncesiyle uyguladığını görüyoruz.

Neden Suriye?

Irak’ta istikrarın sağlanmasına yönelik olarak Suriye’den hemen savaş sonrası talep edilen konularda ABD tatmin olmuş ve bu konuda Suriye’nin Irak’a sağladığı desteği uygulamış olduğu baskı sonucu davranışlarını etkileyerek kesmişti. Savaş sonrası süreç incelendiğinde ABD’nin öncelikli hedefinin Orta Doğu’da bir barış sağlanması ve İsrail-Filistin sorununa çözüm getirilmesi olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Suriye’ye yönelik olarak ilk aşamada gündeme getirilen konuların İsrail-Filistin barış süreciyle bağlantılı konular olduğu ve böylece İsrail-Filistin barışının önünde en önemli engellerden birini oluşturan Suriye’nin elindeki kozların alınarak Orta Doğu barışının önünün açılmaya çalışıldığı görülmektedir.

Teröre Verilen Desteğin Kesilmesi
Suriye’nin 1960lardan bu yana Filistin’in kararlarını etkileme gücü bulunmaktadır. Suriye’nin bu gücü radikal Filistinli örgütlere sağladığı destekten gelmektedir. Hafız Esad bölgesel konumunu güçlendirmek amacıyla radikal Filistinli grupları desteklemeye iktidara geldiği tarihlerde başlamıştı. Suriye’nin bu yolla ulaşmak istediği bazı amaçları vardı: 1) İsrail’le yürütülen barış görüşmelerinde Filistin kartını oynamak. 2) İsrail’e karşı yürütülen mücadelede Arap Dünyası’nın liderliğine ulaşmak. 3) Dünya kamuoyunda İsrail’e karşı uygulanacak baskıyı artırmak. 4) İsrail üzerinde gerilla savaşı yoluyla askeri baskıyı artırmak.[19] Bu amaçlar doğrultusunda Suriye bazı radikal Filistinli grupları desteklemiş, kontrol etmiş ve silahlandırmıştır. Suriye’de halen yedi adet silahlı örgütün bürosu bulunmaktadır. ABD, Suriye’den bu büroları kapatmasını ve terör örgütlerine verdiği desteği kesmesini istemektedir. Suriye terör örgütleri üzerinde sahip olduğu etki dolayısıyla bölgede istikrar üzerinde etkin bir ülkedir. ABD Suriye’nin barış çabalarına engel olmasını istememektedir. Suriye Lübnan üzerinde sahip olduğu etkiyle Hizbullah üzerinde de tam kontrole sahiptir. İsrail’e karşı yürüttüğü mücadeleyi Hizbullah aracılığıyla ‘vekaleten savaş’ şeklinde yürütmektedir. ABD Suriye arasındaki sorun başlıklarında teröre verilen destek konusu en önemli ayağı oluşturmaktadır.[20] Teröre desteğin kesilmesi konusunda Suriye sınırlı da olsa adım atmış ve ülkesinde bulunan bazı terör örgütü bürolarını kapattığını açıklamıştır. ABD Dışişleri Bakanı Powell da büroların kapandığını doğrularken Suriye’den daha fazla adım atması isteğini dile getirmiştir.[21]

Lübnan’dan Suriyeli Askerî Güçlerin Tamamen Geri Çekilmesi
Suriye’nin Lübnan’da halen yaklaşık 20.000 civarında askerî gücü bulunmaktadır. Ayrıca Lübnan’da yönetimde bulunan politikacılar genel anlamda Suriye yanlısı politikacılardır. Suriye’nin Lübnan üzerindeki bu konumu onun Orta Doğu barış sürecinde elini daha güçlendirmiştir. İsrail’e karşı yürütülen mücadelede Lübnan çok önemli bir yere sahiptir. ABD, Suriye’nin buradaki varlığına son verilebilirse İsrail’e zarar veren terör örgütleri üzerindeki etkisine de son verilebileceğini düşünmektedir. Şu anda Suriye-Lübnan sınırında Hizbullah güçleri ve silahları konuşlanmış durumdadır ve Suriye Hizbullah üzerinde tam bir kontrole sahiptir. Bu kontrolün ve dolayısıyla Hizbullah’ın etkisinin kırılması amacıyla ABD Suriye’den Lübnan’ın tam bağımsızlığına saygı göstermesini ve ülkede bulunan askerî güçlerini geri çekmesini istemektedir.[22] ABD, İsrail-Lübnan sınırı boyunca konuşlanmış bulunan Hizbullah güçleri yerine Lübnan’ın kendi ulusal birliklerinin bu sınıra yerleştirilmesini istemektedir.

Kitle İmha Silahı Geliştirme Programı
Suriye’nin Scud füzeleri ve bunların bir kısmının da kimyasal başlığı olduğu tahmin edilmektedir.[23] ‘Fakir ülkelerin nükleer silahı’ olarak da bilinen bu silahlar Suriye’nin İsrail’e karşı caydırıcı gücünü oluşturmaktadır. Bu silahlar Hizbullah tarafından Lübnan-İsrail sınırı boyunca konuşlanmış durumdadır ve İsrail’in güvenliğine tehdit oluşturmaktadır. Bu durum kapsamlı bir barışa ulaşılması önünde ciddî bir engel oluşturmaktadır. Dolayısıyla savaş sonrasında Suriye’ye yöneltilen ve değişime gitmesi istenen konulardan biri de kitle imha silahı geliştirme programlarına son vermesi yönünde olmuştur.[24] Suriye ise bu konuda çifte standart uygulandığını düşünmektedir. Bölgede bu anlamda ‘en suçlu ülke’ sayılması gereken ülkenin İsrail olduğunu savunmaktadır. Dolayısıyla Suriye’nin bu suçlamalara karşılık yanıtı Orta Doğu’da daha kapsamlı bir plan çerçevesinde ‘tüm’ Orta Doğu’nun kitle imha silahlarından arındırılması yönünde bir çalışma yapılması şeklinde olmuştur.[25]

Sonuç

ABD-Suriye ilişkilerine bağlı olarak ABD’nin Suriye’den taleplerini kısa ve uzun vadede gündeme gelecek konular şeklinde ayırabiliriz. Irak Savaşı sonrasındaki süreç ve gelişmeler takip edildiğinde (önce Suriye’ye yönelik olarak terör, kitle imha silahları bağlantılı talepler ve daha sonra hemen ertesinde İsrail-Filistin Barış Süreci’nin gündeme getirilmesi) ABD’nin savaş sonrasında hemen Suriye’ye yönelmesinin temelinde İsrail-Filistin sorununa çözüm getirmek amacı yattığı gözlenmektedir. Hafız Esad’ın Suriye’de iktidara geldiği tarihten bu yana ABD, bu ülkeyi bölgenin istikrarında veya istikrarsızlığında önemli bir etken olarak görmüştür.[26] Suriye’nin, bölgede istikrarın korunması ya da bozulması üzerinde sahip olduğu etki dolayısıyla Barış Süreci’ne getireceği herhangi bir olumsuz gelişmenin önüne geçmek amacıyla Suriye’den İsrail-Filistin sorunu ile bağlantılı konularda taleplerde bulunulduğu görülmektedir. ABD’nin bölgede kurmak istediği yapılanmaya muhalefet edecek ülkelerin pazarlık gücünün azaltılması gerekmekteydi ve Suriye’nin elini güçlendiren tüm kozları elinden alınmaya çalışılmıştır. ABD’nin Suriye’yle ilişkilerinde soruna yol açan konu başlıkları sadece terör, kitle imha silahları ya da Lübnan’da bulunan Suriye askerî varlığı değildir. ABD-Suriye ilişkilerinde siyasal (demokratikleşme), ekonomik (serbest piyasa ekonomisi), insan hakları konularına ilişkin olarak da sorun başlıkları bulunmaktadır. ABD’nin bu alanlarla bağlantılı talepleri ve bunun sonucu olarak değişim önümüzdeki dönemde Suriye’de gündeme gelecektir.[27] Zaten Suriye’de siyasal, sosyal ve ekonomik alana ilişkin değişim baskısı içeriden de gelmektedir.[28] Hafız Esad’ın dış politika danışmanlığını da yapan George Jabbur ancak bazı reformlar yapılırsa ABD’nin yoğun baskısından kurtulabileceklerini savunmaktadır. Ülke içindeki bir diğer görüş de reformların ABD talep ettiği için değil zaten Suriye bunları yapması gerektiği, halkın bunları hak ettiği için yapılmasının zorunlu olduğu yönündedir.[29] Ancak ABD’nin bu alanlara ilişkin talepleri uzun dönemde gündeme gelecektir.

Suriye’ye karşı askerî tedbirlere başvurma, askerî müdahalede bulunma gibi olasılıklar ise Suriye’nin dış politikada baskı karşısındaki davranışlarını düşündüğümüzde uzak bir ihtimal olarak gözükmektedir. Zaten ABD yönetimi içerisinde de Şam’a karşı diplomatik telkin, gerekirse de iktisadî baskı yoluyla Beşar Esad’ın bir anlamda kazanılması mantığına dayanan bir düşüncenin hakim olduğu belirtiliyor.[30] Gerek Suriye’nin sahip olduğu karar alma özellikleri gerekse ABD yönetiminde varolan bu düşünce nedeniyle Irak Savaşı’nın Suriye üzerinde şimdilik bölgesel politikalar, dış politika ve güvenlik alanlarında etkilerini ortaya çıkarmaktadır. Ancak esas olarak Suriye’de siyasî seçkinleri tedirgin eden talepler daha çok uzun dönemde Orta Doğu’da sağlanacak barış ortamı sonrasında gündeme gelecek olan ve genel olarak Suriye’nin iç yapısıyla bağlantılı alanlarda ortaya çıkacak olan değişim talepleri olacaktır.




* ASAM Orta Doğu Araştırmaları Masası



[1] Pragmatizm hakkında geniş bilgi için bkz.:
[2] Isabel Kershner, ‘The Asad Dynasty’, Jerusalem Report, 17 Ocak 2003, http://www.jrep.com/Info/Asad/asadmain.html.
[3] Eyal Zisser, ‘Appearance And Reality: Syria's Decisionmaking Structure’, Meria, Cilt 3 No 2, Mayıs 1998
[4] James A. Baker III, The Politics Of Diplomacy, (New York: G.P. Putnam’s Sons, 1995), s. 456.’dan aktaran Eyal Zisser, ‘Appearance And Reality: Syria's Decisionmaking Structure’.
[5] Henry Kissenger, Years of Upheaval, (Boston: Little Brown, 1982), s. 1087’den aktaran Eyal Zisser, ‘Appearance And Reality: Syria's Decisionmaking Structure’
[6] ‘Philip H. Gordon, ‘Is Syria Next’, Liberation, 25 Nisan 2003.
[7] Nicholas Blanford, ‘Syria worries US won't stop at Iraq’, The Christian Science Monitor, 11 Eylül 2002.
[8] Talal Salman, ‘Interview with Bashar al Assad’, Al-Safir, 27 Mart 2003
[9] Ziad K. Abdelnour, ‘Implications of the Syrian Redeployment’, Middle Esat Intelligence Bulletin, Cilt 5 No 2-3 Şubat-Mart 2003, http://www.meib.org/articles/0302_l1.htm.
[10] ‘Stop The Stupid Bloody War’, Reuters, 26 Mart 2003
[11] ‘Syria's mufti calls for suicide attacks on US, UK troops in Iraq’, Yahoo News, 28 Mart 2003.
[12] ‘Dozens of volunteers crossing Syrian border intoIraq to join fight against allied troops’, Haaretz, 28 Mart 2003.
[13] Liza Porteus, ‘Officials: Syria Sending Equipment to Iraq’, Fox News, 28 Mart 2003
[14] Suriye uzmanlarından Itamar Rabinovich ‘The Road to Damascus’ adlı çalışmasında Nisan ayının ortalarına kadar Washington yönetiminin Suriye’ye askeri müdahalede bulunma gibi bir düşüncesi olmadığı ancak Suriye’nin savaş öncesi ve sırasında uyguladığı politikalar nedeniyle bu olasılığın ortaya çıktığını söylemektedir. Itamar Rabinovich, ‘The Road to Damascus’, The Wall Street Journal, 1 Mayıs 2003, http://www.frontpagemag.com/Articles/Printable.asp?ID=7615
[15] Donna Abu-Nasr, ‘Syria Says It Wants Dialogue With U.S’, Associated Press, 22 Nisan 2003.
[16] Bu süreçte The Guardian gazetesinde, Pentagon’un Suriye’ye yönelik olarak hazırladığı savaş planını Bush’un reddettiğini iddia eden bir yazı yayımlandı. Bu haber bir anlamda Suriye’ye bir mesaj, Irak politikasını gözden geçirmesi ve ABD’nin taleplerini yerine getirmesi açısından bir tehditti.
[17] Salim Yassine, ‘Syria’s Border With Iraq Closed’ Agence France Presse, 22 Nisan 2003.
[18] ‘Syria expels dozens of Iraqi refugees, mostly young’, Associated Press, 23 Nisan 2003.
[19] Fouad Al Aswad, ‘On Syria and American Mideast Policy: Will Syria Retain its Regional Influence?’, United States Committee For A Free Lebanon, Mayıs 2003, http://freelebanon.org/articles/a413.htm
[20] ‘Powell: Syria Budges On Terror’, CBS News, 3 Mayıs 2003.
[21] ‘Powell Presses Syria to Change Policies’, Guardian, 4 Mayıs 2003, http://www.guardian.co.uk/worldlatest/story/0,1280,-2637187,00.html
[22] Irak Savaşı öncesinde ABD yönetimi ilk kez Suriye’nin Lübnan’daki varlığını ‘işgal’ olarak nitelendirmiştir.
[23] Suriye lideri Beşar Esad Newsweek dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda Suriye’nin kimyasal ve biyolojik silah programlarına sahip olup olmadığı yönündeki soruya kısaca ‘hayır’ yanıtını vermiştir. Röportajın tam metni için: http://www.msnbc.com/news/911788.asp
[24] ‘U.S. warns Syria on Weapons of Mass Destruction’, Associated Press, 7 Mayıs 2003.
[25] ‘Syria Won't Allow Inspection, Wants WMD-Free Region’, Reuters, 17 Nisan 2003.
[26] Fouad Al Aswad, ‘On Syria ...’.
[27] ABD’nin Suriye’de çok daha köklü değişim isteğini göstermesi açısından Dışişleri Bakan Yardımcısı Wolfowitz’in Nisan ayı içinde söylediği cümle gayet açıktı: ‘Suriye’de bir rejim değişikliği olmak zorundadır’.
[28] Alan Sipress, ‘Syrian Reforms Gain Momentum in Wake of War’, Washington Post, 12 Mayıs 2003.
[29] Hugh Pope, ‘Why is Syria’s Regime Easing Up’, Wall Street Journal, Şubat 2003, http://freelebanon.org/articles/a358.htm
[30] Yasemin Çongar, Şam’ın Şekeri’, Milliyet, 5 Mayıs 2003.