Saturday, June 12, 2010

Kuzey Irak Gözlemleri 2: Irak Parlamento Seçim Sonuçlarının Kürt İç Siyasetine Etkisi

Kuzey bölgesinde seçim sürecinde yaşananlar ve seçim sonuçları Kürt siyasetinin henüz normalleşemediğini göstermiştir. Kürtlerin genelinin desteğini alabilecek, etkinliğini tüm Kürt bölgelerine yayabilmiş bir hareketin ortaya çıkmadığı görülmüştür. Bunun birinci nedeni Kürt seçmenin halen bölge, aşiret bağlarını esas alarak oy vermeye devam etmesidir. Bunun yanı sıra partiler kendi etkin oldukları bölgelerde diğer Kürt partilere özgür siyaset yapma imkanı tanımamaktadır. Eskiden silah yoluyla sağlanan kontrol şimdi yasal araçlarla sağlanmaktadır. Her parti güçlü olduğu bölgelerde hakimiyetini sürdürmüştür. Bu ifadeler birçok Kürt kanaat önderi tarafından dile getirilmektedir. Özellikle Goran (Değişim) Hareketi’ne yakın isimler seçimde hileler yapıldığı konusundaki çekincelerini sıkça dile getirmektedir. Bunun yanı sıra Dohuk’ta tamamen özgür bir seçim olması durumunda Kürt İslamcı partilerin daha büyük başarı kazanacağına olan inanç neredeyse kesindir.

Seçim sonucunun Kürt iç siyaseti açısından en önemli sonucu KDP’nin kuzeydeki ağırlığının artması olmuştur. Hatta Erbil’de görüştüğümüz kimi uzmanlar bu ağırlığı en uç noktaya kadar götürerek “KDP’nin artık tek otorite olduğu” yorumunu dahi yapmıştır. Bunun doğurması muhtemel en önemli etki KDP ve KYB arasında yarı yarıya paylaşıma dayalı stratejik ittifakın bozulmasıdır. KDP içinde “ittifak içindeki ağırlığım belirgin biçimde arttı, o zaman kaynakları neden KYB ile eşit paylaşayım” düşüncesinin doğması son derece muhtemeldir. Özellikle KDP’nin etkin olduğu Erbil’de yapılan görüşmelerde bu tarz bir düşüncenin oluşmaya başladığı görülmüştür. Her şeyden önce KDP, KYB karşısında psikolojik üstünlüğü ele geçirmiştir. Bunun pratik sonucu KDP’nin KYB üzerinde baskıyı artırarak daha fazla makam ve kaynağı ele geçirmesi olabilir. Ancak KDP’nin Kürt siyasetinin tek belirleyicisi olacağı yorumları şu aşamada gerçeği yansıtmamaktadır. Kürtlerin “ulusal meseleler” olarak adlandırdığı “Kerkük, 140. madde, petrol, peşmergenin durumu, cumhurbaşkanlığı” gibi konularda güçlü olabilmek için birlikte hareket etme zorunluluğu ve Kürt halkının bu yöndeki beklentisi KDP’nin seçimdeki başarısına paralel bir etkinlik kazanmasına engel olmaktadır. Selahaddin Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölüm Başkanı Dr. Sabah Suphi Hayder’e göre “Kürtleri birleştiren en büyük neden Kerkük ve tartışmalı bölgelerin statüsü konularıdır.” KDP’nin bu konularda tek başına hareket ederek Kürtler adına kazanım sağlama şansı bulunmamaktadır. Bu nedenle KDP’li yetkililerin stratejik ittifak konusunda son derece temkinli konuştukları görülmektedir. KDP Erbil Sorumlusu Piştivan Sadık’ın ifadesiyle “stratejik ittifak meselesi ulusal bir konudur ve Kürt ulusal çıkarları her şeyin üzerindedir. Bu nedenle de stratejik ittifak kesinlikle bozulmayacaktır.” Bunun yanı sıra KDP, Kürt bölgesini temsil eden bölgesel başkanlık pozisyonu için de KYB’nin desteğine ihtiyaç duymaya devam etmektedir. KDP’yi stratejik ittifakı sürdürmeye iten son faktör Kürt siyasetinde en büyük tehdit olarak gördükleri Kürt İslamcı hareketlerin etkisinin artmasıdır. KDP, KYB’yi bu güçlere karşı yanında tutmak isteyecektir. Kürt bölgesinde bütün siyasi gruplar ekim ayında yapılması planlanan yerel seçimlere odaklanmıştır. Bu seçime her parti tek başına katılacaktır. KDP ve KYB arasındaki stratejik ittifakın sorgulanması süreci büyük ölçüde yerel seçimler sonrasına bırakılmış durumdadır.

Bu çerçevede, Kürtler Bağdat’ta daha güçlü olabilmek için aralarındaki sorunları bir tarafa bırakarak 8 Mayıs 2010 tarihinde önemli bir anlaşmaya imza atmıştır. Parlamentoya giren 5 Kürt partisi bir araya gelerek Bağdat’ta tek bir cephe olarak hareket etme kararı almıştır. Cephe, hükümet görüşmelerinde 5 parti adına görüşmeler yapacak ve hükümete tüm Kürt partiler girecektir. Her parti parlamentoda ağırlığı oranında iktidarda pay sahibi olacaktır. Kürtler böylece seçim sonuçlarının yarattığı nispi zayıflamayı kapatmaya çalışmaktadır. Selahaddin Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölüm Başkanı Dr. Sabah Suphi Hayder’in ifadesiyle “Kürtler içerde sorunlar yaşasa da dışarıda birleşmelidir.” Bu ifadeden anlaşıldığı üzere Kürtler Bağdat’taki mücadeleyi bölgelerindeki kazanımları koruma ve artırmanın bir aracı olarak görmektedir.

Daha önceki seçime blok halinde girilmiş olması ve kapalı liste sistemi nedeniyle hangi partinin blok içinde ne kadar gücü olduğu tespit edilememişti. Bu seçimlerde açık liste sistemi uygulandığı için ilk kez hangi partinin nerede ne kadar gücü var net olarak ortaya çıkmıştır. KDP kazandığı toplam 30 sandalye ile Kürt iç siyaseti açısından seçimin tartışmasız galibi olmuştur. Ancak sonuçlara farklı bir açıdan yaklaşıldığında KDP’nin başarısının büyük ölçüde seçim stratejisini doğru belirlemesi ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Zira alınan toplam oy sayısı açısından KYB ile Goran’ın toplamının KDP’yi geçtiği görülmektedir. Süleymaniye’de görüşme imkanı bulduğumuz KYB ve Goran’a yakın isimler yenilgiyi kabul ederken bunu tamamen seçim stratejisi başarısızlığı olarak ifade etmişlerdir. KDP’nin az sayıda aday belirleyerek bu isimler üzerinde yoğunlaşması başarıyı getirmiştir. Süleymaniyeli Gazeteci Asos Hardi bu durumu şöyle ifade etmektedir: “KDP toplamda 600.000, KYB 410.000 ve Goran da 420.000 civarında oy almıştır. KYB ve Goran’ın aldıkları oy toplamı KDP’yi geçtiği halde kazanılan milletvekilliğinde KDP, diğer iki partinin toplamından daha fazla sandalye kazanmıştır. Bu tamamen bir seçim stratejisi başarısızlığıdır.” Bu dağılımdan anlaşılacağı üzere KDP’nin Kürt seçmenler arasında tek çekim merkezine dönüşmeye başladığı şeklinde bir yorumda bulunmak için son derece erkendir. Ancak önümüzdeki dönemde KDP’nin diğer Kürt partiler karşısında siyasi ağırlığının artacağı yorumu yapılabilir.

Kürt iç siyaseti açısından en kritik konulardan biri de Talabani ve KYB’nin geleceğidir. KYB 2009 yılında gerçekleşen bölgesel parlamento seçiminden büyük güç kaybederek çıkmıştı. KYB’den kopan önemli isimlerin liderliğinde kurulan Goran (Değişim) hareketi KYB tabanından aldığı oylarla bölgesel parlamento seçiminde %24 civarında oy almıştı. KYB, 7 Mart Irak parlamento seçiminde Goran karşısındaki zayıflama eğilimini nispeten durdurmuş olsa da Kürt siyasetinin KDP ve KYB’ye dayalı ikili yapısı tamamen kırılmıştır. Bu kırılmadan en büyük zararı gören KYB’nin geleceği Talabani sonrasına odaklanmış durumdadır. KYB’yi ayakta tutan en büyük güç olarak Talabani’nin karizmatik liderliği görülmektedir. Ancak Talabani’nin sağlık sorunları yaşadığı bilinmektedir ve Kürt siyasetinde Talabani sonrası açık şekilde olmasa da tartışılmaya başlanmıştır. Talabani’nin siyaset sahnesinden çekilmesi durumunda KYB’yi sıkıntılı bir dönem beklemektedir. Talabani sonrasının işaretlerini vermesi açısından ekim ayında gerçekleşecek KYB kongresine büyük önem atfedilmektedir. Kongre sonrasında KYB içinde önemli değişimler yaşanması ve Talabani sonrası dönemin nasıl olacağına ilişkin ilk işaretlerin verilmesi beklenmektedir. Şu an KYB içinde birbiriyle rekabet halinde 6 fraksiyon bulunmaktadır. Talabani’nin varlığı bu gruplar arası çatışmayı ve dolayısıyla bölünmeyi önleyen bir faktör olarak görülmektedir. KYB’nin yayın organı olan Gele Kürdistan TV’nin Genel Yayın Yönetmeni Cemal Hüseyin’e göre “kongreden sonraki KYB kongreden önceki KYB olmayacaktır.”

Son olarak, Kerkük vilayetindeki seçim sonuçlarının Kürtler tarafından nasıl algılandığına bakacak olursak, burada da beklentilerin altında bir sonuçla karşılaşıldığını söylemek mümkündür. Seçimden kısa süre önce Kerkük’te görüşme imkanı bulduğumuz KYB ve Goran’ın milletvekili adayları Kerkük’te toplam 12 milletvekilliğinin 8’ini Kürtler, kalanın Araplar tarafından kazanılacağını düşünüyordu. Türkmenlerin ise en fazla bir hatta hiç kazanamayabilecekleri öngörüsünde bulunuluyordu. Dolayısıyla seçimde Kürtlerin 6, Arapların 4 ve Türkmenlerin de 2 milletvekili kazanması Kürtler açısından beklenmeyen bir durumdu. Bunun yanı sıra Kerkük’te El Irakiye Listesi alınan toplam oylarda birinci çıkmıştır. Bu sonuçlar Kürtlerin Kerkük üzerindeki talepleri konusundaki meşru zemini ortadan kaldıran bir durumdur. Seçim sonrasında da görüştüğümüz Kürt politikacı ve kanaat önderleri sonuçların Kürtler açısından bir yenilgi olarak değerlendirilemeyeceğini savunmuştur. Bu doğrultuda, tüm Kürt partilerin aldığı oyların toplamının El Irakiye’ye giden oyların toplamından fazla olduğu savını öne çıkarmaktadırlar. Ancak esasen alınan toplam oylarda da Kürtlerin ikinci sırada geldiğini söylemek mümkündür. Zira nasıl ki Kürtler kendi içinde bölünmüş ve farklı Kürt listelere oylar dağılmışsa aynı durum Araplar ve Türkmenler için de geçerli olmuştur. Böylece tüm Kürt partilerine giden oylar ile tüm Arap ve Türkmen partilere giden oylar kıyaslandığında Kürt olmayan oyların sayısının daha fazla olduğu görülmektedir.

Northern Iraq Observations 2: Influence of the Iraq Parliamentary Elections on the Kurdish Interior Politics

The events in the north of Iraq during the elections and the results of the elections have shown that the Kurdish politics has not normalized yet. It is seen that a movement, which may receive general support from the Kurds throughout all the areas that they live, are not present yet. The primary reason for that is the Kurdish voters still favor regional and tribal allegiances while casting their votes. Besides, the political parties do not allow other political parties to propagate freely in their own areas. That control, which was previously upheld by violence, is now maintained through legal means. Each party dominated the areas they are strong in. Those views are shared by most Kurdish opinion leaders. Especially the Goran (Change) Movement frequently expresses their views on the frauds during the elections. However, it is strongly believed that if there had been free elections in Duhok, the Kurdish Islamist parties would have won.

The most important outcome of the elections in terms of the Kurdish interior politics is that KDP’s strength in the north has grown further. It is even to the extent that, some experts that we talked in Arbil has labeled KDP as “the sole authority”. The most probable outcome of such a view is that the alliance between KDP and PUK, which rests on the distribution of resources in half shares, might collapse. KDP might consider that its weight in the alliance has distinctively risen, so it does not have to share resources with PUK in half shares. During our talks in Arbil, in which KDP is dominant, it is observed that such views started to emerge. Above all, KDP has gained the psychological upper ground compared to PUK. The practical outcome of this might be the increasing share of KDP on resources, posts and privileges due to increased pressure over PUK. However, it is not realistic that KDP will be the sole determinant factor in the Kurdish politics. Issues like “Kirkuk, Article 140, oil, the status of the peshmarga, presidency”, which the Kurds consider as “national problems” need the collaboration of the Kurdish parties, which hinder the KDP to gain the advantages of the election victory to the full extent. According to Dr. Sabah Suphi Hayder, the Head of the Department of Political Science in Salahaddin University, “the greatest factors that unite the Kurds are Kirkuk and the status of disputed areas”. KDP is unable to acquire advantages for the Kurds in those issues by working alone. For this reason, KDP officials evaluate the strategic alliance in a deliberate way. In the words of Pistivan Sadik, the Arbil representative of KDP, “strategic alliance is a national issue and Kurdish national interests come first. For this reason the strategic alliance will never collapse”. Besides, KDP needs the support of PUK, for the regional government presidency. The last factor that drives KDP towards carrying on the strategic alliance is the increasing power of the Kurdish Islamist parties. KDP would want to keep PUK on its side against the Kurdish Islamists. All political groups in the Kurdish region are focused on the provincial elections that are to be held in October. Each party will individually take place in this election. Questioning the strategic alliance between KDP and PUK is mostly postponed to the post-elections period.

In this context the Kurds, leaving aside their problems, have signed an agreement on May 8th 2010, In order to have a stronger position in Baghdad. Five Kurdish parties, which won seats In the Parliament, have decided on acting together as a united front in Baghdad. The united front will enter the government negotiations on behalf of all five parties and all Kurdish parties will enter the government. Each party will have a share based on its proportion in the Parliament. The Kurds seek to compensate for their relative weakness after the elections. In the words of Dr. Sabah Suphi Hayder, the Head of the Department of Political Science in Salahaddin University, “the Kurds have to unite against the others despite their problems within each other”. This means that the Kurds consider Baghdad as a means to protect and further their acquisitions in the Kurdish region.

It was not possible in the previous election, to determine the power base of each party, because the parties took place in the blocs and the closed list system was adopted. It is now clearly known for the first time that which party is strong where, for the reason that the open list system was adopted. KDP won 30 seats and is the indisputable winner in terms of the Kurdish interior politics. Considering the results in a different perspective suggests that KDP’s success relies on its formulation of election strategy. Yet, the Goran and PUK are over KDP in terms of the vote count. PUK and Goran representatives that we talked in Sulaimany stated that it is completely a failure in the election strategy.KDP achieved success through focusing on candidates that are less in number. Asos Hadi, journalist from Sulaimany, puts that “KDP got 600,000 votes, while Goran got 420,000 and PUK got 410,000. The total votes of Goran and PUK exceed those of KDP; however KDP won more seats in the Parliament than PUK and Goran combined. This is totally a failure in election strategy.” Considering the distribution of votes, it is early to suggest that KDP is the center of attraction for the Kurds. However, it can be said that KDP’s political strength compared to the other political parties will rise.

One of the most critical issues regarding the Kurdish interior politics is the future of PUK and Talabani. PUK lost a great deal of political power in the regional parliamentary elections of 2009. The Goran Movement, which was established by former members of PUK, got 24% of total votes in the regional parliamentary elections. Although PUK has slowed its decline against the Goran Movement in March 7 Elections, the dual structure of the Kurdish politics based on KDP and PUK has collapsed. The future of PUK, which was dealt the most severe blow by the mentioned collapse, is focused on the period after Talabani. Talabani’s charismatic leadership is seen as the power that holds PUK together. However, Talabani has problems related to his health and the period after him is being discussed in a covert way. PUK will have difficult times, if Talabani retires from politics. The PUK Congress, which will be held in October, is of great importance, because it will shed some light on the period after Talabani. After the Congress, it is expected that significant changes will take place within PUK and important signals about the post-Talabani period will be seen. Now there are six fractions within PUK competing against each other. Talabani’s presence is considered as the factor hindering conflict and disintegration. According to Cemal Hüseyin, Editor-in-Chief of the Gele Kurdistan TV, which is the media arm of PUK, “the post-Congress PUK will in no way same as the pre-Congress PUK”.

Finally, looking at the perceptions among the Kurds on the results in Kirkuk province, it is possible to say that the results were blow the expectations. PUK and Goran candidates that we had the opportunity to talk before the election, predicted that the Kurds would gain eight and the Arabs would gain four seats out of the twelve seats of Kirkuk. They predicted that the Turkmans wil at most gain one single seat or none at all. Therefore, it was unexpected for the Kurds that they won six seats, the Arabs won four seats and the Turkmans won two seats. Besides, Al-Iraqiya list is the first in total votes cast. The results rule out the legitimate grounds for the claims of the Kurds over Kirkuk. Kurdish politicians and opinion leaders that we talked after the elections were adamant that he results do not constitute a defeat for the Kurds. They claim that total votes of all Kurdish parties are more that the votes won by al-Iraqiya. However, it can be said that the Kurds are in second position in the total votes cast as well. That is because; the Turkmans and Arabs were divided into several parties just like the Kurds. Therefore, it is seen that non-Kurdish votes are greater in number when all Kurdish parties’ votes and all Arab and Turkman parties’ votes are compared.

Friday, June 11, 2010

Northern Iraq Observations 1: How Do the Kurds Perceive the Result of the Parlamentary Elections?

The Iraqi Kurds do not perceive the results of the March 7 2010 Iraq Parliamentary Elections as a defeat, however they think that their strength in Baghdad will decrease compared to the previous period. There are two reasons for that. Firstly, the representative proportion of the Kurds in Baghdad has dropped. Kurds have won 54 of the 275 seats in the parliament in the previous period. In the last elections, the seats in the parliament has risen to 325, however the Kurds won only 57 seats. Therefore, looking at the proportions, it can be said that the Kurds’ representative power in the Iraq Parliament has been reduced. Secondly, the Iraqiya’s election victory is another factor that will prove difficult for the Kurds. The rise of the Iraqiya is perceived as a threat to the Kurds for two reasons. First of all, the common ground on which different groups within the Iraqiya is the centralizationist and nationalist approach. The Kurds, which consider a strong central authority as a threat towards their present acquisitions, and defend federalism, are seriously disturbed by the rise of those approaches. Besides, the Kurds are at odds with the Sunni Arabs in Diyala, Kirkuk and Mosul, the areas on which they have claims. Sunni Arabs’ prevalence in those areas shifts the balance against the Kurds. According to Azad Chalak, the editor-in-chief of the daily newspaper Rojname, which is close to the Goran Movement, “the election results will negatively affect the position of the Kurds in Mosul and Kirkuk against the Arabs. That is because, at those areas the Kurds share borders with the Sunni Arabs.”

Although the Kurds are aware of the fact that they are weakened as a result of the elections, they also know that they will be an important factor in the government formation process, due to Iraq’s political structure. Piştivan Sadık, KDP Erbil Representative told us that “Kurds’ number in the Center was always low. A gradual movement upwards or downwards will not create a major difference. However, Iraq is a democracy now, which is a regime of consensus. Numbers are not important. The Kurds will be an indispensable power in the new era too.” Despite the weakening of their positions compared to those in 2005, the necessity of consensus and the other groups’ failure at forming a unity will place the Kurds in critical roles. The Kurds’ primary goal is to have a place within the government no matter in what composition it will be. The Kurds will prefer that two Shiite coalitions compromise and include the Kurds in the government. Besides, the Kurds are in a dilemma regarding the composition of the government. The Kurds take a dim view of a coalition headed by the Iraqiya due to problems with the Sunni Arabs and ideological reasons. On the contrary, in a Shiite government, the Sunni Arabs will mostly be excluded. Therefore, the Sunni Arabs, who are excluded from Baghdad despite their victory in the elections, will most likely get radicalized and resort to violence in several areas. The possible wave of violence will especially target the Kurds in Mosul and Kirkuk, since the Kurds have problems with the Sunni Arabs who live in the disputed areas that the Kurds have claims on.

The Kurds believe that the March 7 General Elections was a regional struggle rather than an Iraqi inner struggle. In Hawler Post Editor-in Chief Rabwar Kerim’s words, “the elections were decided by Iraq’s neighbors rather than the Iraqis.” The struggle was between the regional powers including Turkey and the USA. It is commonly viewed that Iran supported the Shiite parties, while the Sunni Arab states supported the Iraqiya. Turkey, consistent with its general approach towards the Middle East, tried to remain at the same distance to each of the parties. However, the Kurdish groups think that Turkey leaned towards the Sunni Arabs and the Iraqiya List. The Kurds think that they are isolated within this regional equation, since no regional power supports them.

Therefore, there are feelings of “exclusion” and “weakness” among the Kurds as a result of the election and post-election process. This situation has two outcomes. Firstly, decentralizationist approaches gain strength among the Kurds. The more they think that they will not get what they want from Baghdad, more powerful the will towards independence becomes. An example might be that Massoud Barzani had brought into the agenda that the project of Joe Biden the US Vice-President in the previous years, that defended Iraq’s disintegration into three. The Kurds, who think that the Sunnis are supported, thus become concerned and play the independence card. Secondly, the Kurds’ need for regional support has grown. The President of the Regional Government Massoud Barzani’s and former Prime Minister Nechirvan Barzani’s visits to several regional countries exemplify this. Relations with Turkey constitute the most important step of those efforts.

One of the consequences of the Kurds’ weakness as the outcome of the elections is that now all the Kurdish groups are unified on the grounds of common movement in Baghdad. Before the elections, rivalry between KDP-PUK alliance and Goran caused some violent clashes. Besides, Kurdish Islamic groups joined the elections on separate lists. Such a dispersion of the Kurds is one of the major causes of their failure in the elections. Especially, the results in Kirkuk showed the necessity for the Kurds to work together. However, despite all their problems among each other, the Kurds are sensitive towards not reflecting their problems to outside. Therefore, it is expected that the Kurds will be more careful in working together. In the words of Nevzat Hadi, the Arbil Governor, “there is competition among the Kurdish parties; however it will not be taken to Baghdad”.

Kuzey Irak Gözlemleri 1: Kürtler Irak Parlamento Seçim Sonuçlarını Nasıl Algılıyor?

Genel olarak Kürtler 7 Mart 2010 Irak parlamento seçim sonuçlarını tam bir yenilgi olarak algılamasa da Bağdat’taki etkinliklerinin bir önceki döneme göre azalacağını düşünmektedir. Bunun temel olarak iki nedene dayandığını söylemek mümkündür. Birincisi Kürtlerin Bağdat’taki temsil oranlarında düşüş yaşanmıştır. Kürtler, bir önceki dönem Irak parlamentosundaki 275 milletvekilliğinden 54’ünü kazanmıştır. Son seçimde toplam milletvekili sayısı 325 çıkmış ancak Kürtlerin kazandığı sandalye sayısı 57’de kalmıştır. Dolayısıyla oransal olarak bakıldığında Kürtlerin Irak parlamentosundaki temsil gücü azalmıştır. İkincisi, El Irakiye’nin seçimin galibi olması Kürtlerin Bağdat’ta işlerini zorlaştıracak diğer bir etkendir. El Irakiye’nin yükselişi Kürtler için iki açıdan tehdit olarak algılanmaktadır. Birincisi, El Irakiye Koalisyonu içindeki grupları birleştiren ortak payda merkeziyetçi, milliyetçi yaklaşımlardır. Güçlü, merkezi otoriteyi mevcut kazanımları açısından en büyük tehlike olarak algılayan, federalizmi savunan Kürtler bu akımların yükselişinden ciddi anlamda rahatsızlık duymaktadır. İkincisi, El Irakiye büyük oranda Sünni Araplar tarafından desteklenmektedir. Buna karşılık, Kürtler hak talep ettikleri Musul, Kerkük, Diyala bölgelerinde Sünni Araplar ile çatışma içindedir. Sünni Arapların bu vilayetlerdeki üstünlüğü dengeleri Kürtler aleyhine değiştirmektedir. Goran Hareketi’ne yakın Rojname Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Azad Chalak’ın ifadesiyle “seçim sonuçları Kürtlerin Musul ve Kerkük’te Araplar karşısındaki pozisyonlarını olumsuz anlamda etkileyecektir. Çünkü buralarda Kürtler sınırları Sünni Araplarla paylaşmaktadır.”

Kürtler seçimden zayıflayarak çıktıklarının farkında olsalar da Irak’ın siyasi yapısının gereği olarak hükümet kurulması sürecinde önemli bir faktör olacaklarının farkındadırlar. Erbil’de görüşme imkanı bulduğumuz KDP Erbil Sorumlusu Piştivan Sadık bu durumu “Kürtlerin merkezdeki sayıları zaten daima az olmuştur. Biraz daha az ya da fazla olması çok fazla değişim yaratmayacaktır. Ancak önemli olan Irak’ta artık demokrasi vardır ve bu bir uzlaşma rejimidir. Önemli olan sayılar değildir. Kürtler yeni dönemde de göz ardı edilemeyecek bir güç olacaktır” sözleriyle ifade etmektedir. 2005 yılındaki pozisyonlarında zayıflama olsa da uzlaşı zorunluluğu ve diğer grupların bütünlük sağlayamamaları Kürtlerin yine kritik roller üstlenmesini sağlayacaktır. Kürtlerin öncelikli hedefi nasıl bir kompozisyon olursa olsun hükümet içinde yer almaktır. Kürtler açısından tercih edilen iki Şii koalisyonunun anlaşması ve kendilerinin o hükümete katılmasıdır. Bununla birlikte hükümetin kompozisyonu açısından Kürtlerin bir ikilem içinde olduğunu söylemek mümkündür. Kürtler, Sünni Araplarla yaşanan sorunlar ve ideolojik nedenlerle seçimin galibi El Irakiye Listesi liderliğinde bir koalisyona soğuk bakmaktadır. Buna karşılık Şii koalisyonlar liderliğindeki bir hükümette Sünni Araplar büyük ölçüde dışlanacaktır. Bu durumda seçimlerden birinci çıkan ancak Bağdat’tan dışlanan Sünni Arapların radikalleşmesi ve çeşitli bölgelerde şiddet eylemlerine yönelmesi sonucu doğabilecektir. Olası şiddet dalgasından etkileneceklerin başında özellikle Musul ve Kerküklü Kürtler gelmektedir. Zira daha önce belirtildiği gibi Kürtler hak talep ettikleri tüm tartışmalı bölgelerde Sünni Araplar ile sorun yaşamaktadır.

Kürtler, 7 Mart seçiminin Irak içinden ziyade bölgesel bir mücadele şeklinde geçtiğine inanmaktadır. Hewler Post Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Rabwar Kerim’in ifadesiyle “seçim Irak’ın kendisinin değil komşularının seçimi olmuştur.” Mücadele, aralarında Türkiye’nin de olduğu tüm bölgesel güçler ve küresel güç Amerika arasında geçmiştir. Şii partilerin İran, El Irakiye Listesi’nin de Sünni Arap ülkeleri tarafından desteklendiği konusunda herkesin ortak fikri bulunmaktadır. Türkiye ise genel Ortadoğu yaklaşımına paralel olarak Irak’ta da tüm gruplara eşit mesafede olduğunu göstermeye çalışmıştır. Ancak Kürt gruplar arasındaki algı Türkiye’nin ağırlığını Sünni Araplar ve El Irakiye Koalisyonu tarafında koyduğu şeklindedir. Kürtler bu denklem içinde yalnız kaldıklarını hiçbir bölge ülkesinin arkalarında olmadığını düşünmektedir.

Dolayısıyla Kürtler arasında seçim süreci ve sonrasında yaşananlar neticesinde bir “dışlanmışlık” ve “zayıflama” hissinin oluştuğunu söylemek mümkündür. Bu durum Kürtler açısından iki önemli sonuç doğurmuştur. Birincisi, Kürtler arasında merkez-kaç eğilimler gittikçe güçlenmektedir. Bağdat’tan istediklerini alamayacakları hissi arttıkça bağımsızlık isteği güçlenmektedir. Mesut Barzani’nin seçim ertesinde ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın daha önceki yıllarda ortaya attığı Irak’ın 3’e bölünmesini öngören projesini gündeme getirmesi bunun örneği olarak verilebilir. Sünnilerin desteklendiğine inanan ve kaygılanan Kürtler bağımsızlık kartını oynamaya çalışmaktadır. İkinci sonuç Kürtlerin bölgesel destek ihtiyacı ve arayışının artmasıdır. Bölgesel Yönetim Başkanı Mesut Barzani ve eski Başbakanı Neçirvan Barzani’nin seçimden sonraki süreçte bir dizi ülkeyi kapsayan gezileri bunun en önemli göstergesidir. Bu çabaların en önemli ayağını ise Türkiye ile ilişkiler oluşturmaktadır.

Seçim sonuçlarının Kürtler aleyhine gelişmesinin sonuçlarından biri de tüm Kürt grupları Bağdat’ta ortak hareket etme temelinde birleştirmesi olmuştur. Seçim öncesinde KDP-KYB ittifakı ile Goran (Değişim) Hareketi arasında zaman zaman sıcak çatışmaya dönüşen sert bir mücadele yaşanmıştır. Bunun yanı sıra Kürt İslami gruplar seçime ayrı listelerle girmiştir. Kürtlerin bu seçimde dağınık bir görüntü çizmeleri başarısızlığın en önemli nedenlerinden olmuştur. Özellikle Kerkük sonuçları Kürtlerin beraber hareket etme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Ancak Kürtler aradaki sorunlar ve anlaşmazlıklara rağmen bunun dışarı yansımaması konusunda son derece hassas davranmaktadır. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte özellikle Bağdat’ta Kürtlerin beraber hareket etme konusunda daha dikkatli davranması beklenebilir. Erbil Valisi Nevat Hadi’nin ifadesiyle “Kürt partiler arasında rekabet vardır ama bu rekabet Bağdat’a taşınmayacaktır.”

Wednesday, June 02, 2010

İsrail ile Yaşanan Kriz Türkiye’nin Bölgesel Rolünü Nasıl Etkiler?

Esasen İsrail dış politikada nasıl davranacağı önceden en rahat tahmin edilebilen ülkelerden biridir. İsrail’in yaşam şekli caydırıcılık üzerine kuruludur ve bu nedenle orantısız güç kullanımından hiçbir zaman kaçınmamaktadır. Bunun yanı sıra İsrail’in güç kullanma tehdidinde bulunması da ciddiye alınması gereken bir ifadedir. Yaklaşım caydırıcılık olduğu için tehdidin gereklerini yerine getirme konusunda şüphe duymamaktadır. İsrail’in bu yaklaşımlarının meşruluğu ve insani yanı tartışma götürmemekte, hatta çoğu zaman uluslararası hukukun sınırlarını aşmaktadır. Geçmiş yıllarda HAMAS liderlerine yönelik gerçekleştirilen suikast eylemleri, Gazze’de sivil halka yönelik operasyonlar, iki askerinin kaçırılması karşılığında tüm Lübnan’ı hedef alan saldırısı bunun örnekleri olarak verilebilir. Dolayısıyla İsrail mantığından olaya bakıldığında Gazze’ye insani yardım götüren, tamamı sivillerden oluşan bir gemiye yönelik komando saldırısı meşru bir tutum olarak algılanmaktadır. Orantısız güç kullanımı siciline bakıldığında, kendilerini savunmak için sopa kullanan ve Gazze’ye yardım malzemeleri götüren sivil halka yönelik silahlı saldırı ve kesin olmayan bilgilere göre 9 kişinin öldürülmesi İsrail’i takip edenler açısından şaşırtıcı olmamalıdır.

Esas sorunlardan biri, örneği verilen daha önceki olaylarda olduğu üzere İsrail’in bu eylemlerine karşılık ödediği bedelin ya çok zayıf ya da hiç olmamasıdır. İsrail’in bedel ödememesi onu daha sonraki eylemlerinin önünü açan bir faktör olmaktadır. İsrail, Suriye topraklarını bombaladığı ya da devlet başkanının sarayının üzerinden uçak uçurduğu zaman sadece kınama mesajları ile karşılaşmaktadır. Gazze’deki eylemleri için herhangi bir yaptırım uygulanmamakta, sadece arkası gelmeyen ve somuta dönüşmeyen sert söylemlere maruz kalmaktadır.

Ancak İsrail feribot krizinde, bölgesinde liderlik hedefi güden, askeri ve ekonomik kapasitesi yüksek bir Türkiye ile karşı karşıya gelmiştir. Türkiye son yıllarda İsrail’e yönelik eleştirilerini çekinmeden dile getirmekte ve bu da Arap kamuoyunda takdirle karşılanmaktadır. Türkiye’nin Ortadoğu’da son yıllarda yükselen profilinde bu yaklaşımların önemli etken olduğu bilinmektedir. İsrail karşısında çoğu zaman yenilgiye uğramış Arap kamuoyu için bir ülkenin başbakanının İsrail devlet başkanını tüm dünyanın gözleri önünde sert biçimde eleştirmesi inanılması zor beklenmeyen bir çıkıştı. Ancak Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin gerilmesinin Ortadoğu’daki popülaritesinin artmasına neden olmasındaki en önemli neden Arap kamuoyundaki İsrail düşmanlığı değildir. Zira bu tarz eleştirileri söylemsel düzeyde birçok ülke zaten dile getirmektedir. Türkiye, Arap kamuoyu gözünde farklı bir noktadadır. Türkiye söylemin ötesinde gücü itibariyle İsrail’i bölgede dengeleyebilecek, Filistin barışına zorlayabilecek bir ülke olarak ve kendi güvenlikleri açısından da bir güvence şeklinde görülmektedir. Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin bozulması bölgedeki dengeleri radikal biçimde dönüştürme kapasitesindedir. Arap kamuoyunda çok yaygın olarak kullanılan “Türkiye güçlü bir ülke olarak bölgeye ağırlığını koymalı” ifadesinin altında yatan düşünce budur. Dolayısıyla Türkiye’nin pozisyonundaki değişim herhangi başka bir ülkenin İsrail ile ilişkilerinin bozulmasından farklı bir nitelik taşımaktadır.

İsrail ile yaşanan son krizde Türkiye Arap kamuoyuna verdiği bu güveni sarsma riski ile karşıya kalmıştır. Ortadoğu’daki genel beklenti Türkiye’ye karşı böyle bir saldırı olması durumunda karşılığın aynı sertlikle verileceğidir. İsrail ile ilişkiler gerginlik boyutuna taşınıyor ve bölgedeki çatışmaya müdahil olunuyorsa İsrail ile bu tarz bir karşı karşıya gelişin önceden tahmin edilmesi ve nasıl karşılık verileceğinin belirlenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde bu durum, bölgede oynanmak istenen bölgesel güç rolünün oynanmasını zorlaştırabilir. Kriz, diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi son derece sert ama somut yaptırımlara dönüşmeyen söylemlerle geçiştirilirse Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı zedelenecektir. Arap kamuoyundaki algı “İsrail Türkiye’ye de saldırdı ama yine karşılık göremedi” şeklinde olacaktır. Kısa vadede Arap kamuoyunda Türkiye’ye karşı artan bir destek ve sempati olsa da orta ve uzun vadede Türkiye’nin ağırlığına duyulan güvende bir azalma yaşanacak, bölgesel liderlik rolünü oynama şansı sarsılacaktır.

Türkiye son on yıldır, yakın çevresinde liderlik rolü oynayabilmek için sert gücünden ziyade yumuşak güç unsurlarını ön plana çıkarmaktadır. Çatışmaların barışçıl çözümünü savunmak, ekonomik karşılıklı bağımlılık yaratmak, arabuluculuk, tüm çatışan gruplara adil ve eşit ve mesafede yaklaşmaya çalışmak bunun örnekleri olarak verilebilir. Bu anlamda önemli başarılar kazanıldığı dünya kamuoyu tarafından ifade edilmektedir. Liderlik yapabilmek için meşru bir güç olarak görülmenin önemi büyüktür. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Katar’ın da Ortadoğu’da Türkiye ile paralel dış politik yaklaşımlara sahip olduğu görülmektedir. Bu ülkenin Irak’ta, bölgedeki kutuplaşmada, Lübnan’da oynadığı yapıcı rol takdirle karşılanmaktadır. Bu durum Katar’a belli avantajlar sağlamakla birlikte askeri, coğrafi, ekonomik kapasitesi itibariyle bölgenin büyük güçlerinden biri olma şansı bulunmamaktadır. Türkiye’nin kullanmaktan kaçınsa da sahip olduğu askeri gücü onu bölgede ön plana çıkarmaktadır. Yani Türkiye zaten var olduğu bilinen caydırıcılık gücünün yanına meşruiyeti eklemeye çalışmaktadır. İsrail’in sivil bir Türk gemisine saldırması ve çoğunluğu Türk vatandaşı göstericileri öldürmesi Türkiye’ye sempatiyi artıracak, meşruiyetini kuvvetlendirecektir. Ancak Türkiye söylemin ötesinde somut bir karşılık verememesi durumunda gücü konusunda uzun vadede şüpheler uyandıracaktır. Türkiye sert gözüken ama zayıf olduğu bilinen Arap ülkeleri konumuna düşme riskiyle karşı karşıya kalabilecektir.

İsrail’in Gazze’ye yardım götüren sivil gemileri durdurması zaten bekleniyordu. Ancak müdahalenin İsrail karasularına girmeden yapılması ve birçok sivil göstericinin öldürmesi beklenmemekteydi. Muhtemelen İsrail de bu kadar çok ölümle sonuçlanacak bir engelleme girişimi planlamamıştı. Olayların gelişimi ve İsrail’in en küçük direniş karşısında gösterdiği aşırı tepki böyle bir sonuca yol açtı. Ancak eğer söz konusu İsrail ise böyle bir sonucun doğacağı ihtimalinin hiçbir zaman göz ardı edilmemesi gerektiği malumdur. Uzun yıllardır İsrail ile ilişkilerin gerilmesi Türkiye’ye bölgede bazı avantajlar sağlarken diğer taraftan çatışma ortamının içine çekilme riskini de beraberinde getiriyordu. Davos krizi Arap Dünyası’nda nasıl coşkuyla karşılandı ise İsrail’de de aynı oranda tepkiyle karşılanmıştır. Bu tepkinin bir noktada çatışmaya dönüşmesini beklemek gerekmektedir. Birçok yorumda “İsrail’in Davos Krizi’nin intikamını almaya çalıştığı” yorumları da yapılmaktadır. Eğer çatışma olasılığına nasıl yanıt verileceğine ilişkin çalışma yapılmadı ise “Türkiye çok güçlü bir ülke ve İsrail bize karşılık veremez” kabulünden hareket edilmiş olabilir ki bu durumda hem İsrail hafife alınmıştır hem de İsrail hiç tanınmamaktadır.

İsrail’e verilmesi gereken karşılık konusunda askeri seçeneğin tartışılması da çok uygun gözükmemektedir. Uluslararası örgütler ve büyük güçler nezdinde sahip olunan etkinin İsrail üzerinde kullanılmaya çalışılması ve İsrail ile çeşitli alanlarda sürdürülen işbirliğinin sona erdirilerek geri adım atmaya zorlanması daha uygun bir hareket tarzı olarak gözükmektedir. İsrail’in geri adım atmaya zorlanması Türkiye kamuoyunu da rahatlatacaktır. Bu da Arap kamuoylarının İsrail’e yönelik ve çok da sağlıklı olmayan aşırı düşmanlığa dayalı ruh halinin benzerinin oluşmasını engelleyecektir. Zira bu tarz bir ortamın yerleşmesi iki ülke ilişkilerinin bir daha onarılamaz biçimde bozulmasına neden olacaktır. Krizin, yaratacağı uluslararası tepkinin boyutu ve ABD’nin tavrına bağlı olarak Filistin sorununun çözümü ya da Gazze’ye yönelik ambargonun kaldırılması yönünde olumlu katkısı olabilir ki bu da Türkiye’nin başarı hanesine yazılacaktır.

Tuesday, April 20, 2010

Oman Gözlemleri 2

Yrd. Doç. Dr. Veysel Ayhan - Oytun Orhan


Oman, karmaşık ve sorunlar yumağı olan Ortadoğu’da uzun yıllardır süren iç istikrarı ve tarafsız dış politikası ile bir istisna oluşturmaktadır. Oman Sultan’ı Kabûs’un ifadesiyle “geleneksel modernleşme projesi”, daha açık bir ifade ile geleneksel değerleri koruyarak modernleşme hareketini başarı ile hayata geçiren ender ülkelerden biridir. Modern şehircilik anlayışını hayata geçiren Omanlıların aynı zamanda aile ve kültürel değerlerini koruma konusunda da oldukça hassas oldukları gözlemlenmektedir. Geleneksel yapının korunması politikası Oman’ın bölge ülkeleriyle ilişkilerine de yansımakta ve bu kapsamda Türkiye ile Oman’ın bölgesel sorunlara paralel bir bakış açısıyla yaklaşması dikkat çekmektedir. Nitekim, dış politikadaki paralellik iki ülke arasında yaklaşık 10 yıldır süren yakınlaşma sürecini daha iyi açıklamaktadır.

Toplumsal Yapı
Bu çerçevede Oman’ın toplumsal yapısı oldukça dikkat çekmektedir. Türkiye yüzölçümünün neredeyse yüzde 50’sine yakın bir alana sahip olmakla birlikte nüfusu sadece 3,2 milyon civarında olan Oman’da yaklaşık 700 bin kadar yabancı vatandaş bulunmaktadır. Bunların çoğunluğu Asya kökenli olmakla birlikte aralarında Afrikalı, Avrupalı, İranlı ve Türkiyeli topluluklar da vardır. Bu topluluklar Oman’daki iş ve ticaret hayatında önemli bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla Oman doğumlu vatandaşların sayısının 2,5 milyon civarında olduğu söylenebilir. Halkın çoğunluğu Haricilik’in bir kolu olan İbadilik mezhebine mensuptur. İbadilerin ülke içindeki nüfusu hakkında farklı rakamlar telaffuz edilmekle birlikte yaklaşık oran yüzde 50-60 olarak ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra ülkede hatırı sayılır oranda Sünni kökenli Arap ve İran’dan geldikleri ifade edilen Şii topluluk bulunmaktadır. Sünniler de kendi içerisinde hem itikadi mezhepler hem de coğrafi köken olarak farklılaşmaktadır. Ülkenin yaklaşık yüzde 10-15’ini oluşturan Hanefi mezhebine bağlı Arapların büyük çoğunluğu Sohar’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne uzanan kıyı şeridi boyunca varlıklarını sürdürmektedirler. Bunların Abbasi döneminde İbadilikten Hanefiliğe geçtiği öne sürülmektedir. Öte yandan ülkenin güneyinde Yemen sınırına yakın Dohar bölgesinde bulunan Arapların bir kısmı ise Şafi mezhebine bağlıdır ve kendilerini Yemenli Araplar olarak tanımlamaktadırlar. Bunlar kendilerine adı Kur’an-ı Kerim’de de geçen Seba Melikesi Belkis’den kalan Araplar olarak görmektedirler. Aşiret yapılarına oldukça bağlı olan bu gruplar ile İbadi kesimler arasında toplumsal düzeyde bir yakınlaşmanın veya kaynaşmanın olduğunu söylemek çok güçtür. Örneğin ülkenin tek devlet üniversitesi olan Sultan Kabûs Üniversitesi’nde okuyan öğrenciler arasında bile böyle bir sıcaklık olmadığı gözlenmiştir. Her kesim adeta kendi içerisinde bir toplumsal yaşam sürmektedir. Bu üç grubun dışında ülkede sayıca daha az olmakla birlikte bir Şii topluluğu bulunmaktadır. Ayrıca Hindistan gelen Hindular da Oman’ın toplumsal yapısı içindeki yerini almaktadır. Tüm bunlara karşın ülkede Oman vatandaşı olan Hıristiyan veya Yahudi bulunmamaktadır. Dolayısıyla Oman toplumsal yapısını tanımlarken Arap, Farisi, Belucistanlı, Hindu ve Afrika kökenli grupları birlikte düşünmek gerekmektedir. Dinsel ve mezhepsel olarak da İslam ve Hindu dinleri ile İbadi, Hanifi, Şafi ve Şii grupların olduğunu belirtmekte fayda vardır.

Ülkenin başkenti konumunda olan Maskat’ın nüfusu 700 bin civarındadır. Kıyı şeridi olmasına karşın dağlık bir alan üzerinde bulunması tek bir merkezde ya da belli başlı merkezlerde şehirleşmeyi engellemiştir. Şehir kendi içinde farklı bölgelere ayrılmaktadır. Limanın ve tarihi kapalı çarşının olduğu bölge bir anlamda tarihi Maskat’ın merkezi iken merkezin yaklaşık 25 kilometre doğusunda bulunan uluslararası havaalanı boyunca yer alan mahallelerin önemli bir kısmı Sultan Kabûs döneminde başkente dahil edilmiştir. Ülkenin en karışık şehri olan Maskat’ta Beluc ailelerden Farisi ailelere kadar birçok kesim barış içinde birlikte yaşamaktadır. Maskat’taki ticari hayata 1960 öncesi dönemde Beluc ve Fars kökenli aileler hakim iken petrolün bulunmasıyla birlikte bu güç Arap aşiretlerine geçmeye başlamıştır. Bununla birlikte örneğin Maliye Bakanlığı’nda Beluc ailelerin halen daha etkin bir rol oynaması bu grupların ticari gücünü koruduklarını göstermektedir.

Maskat Belediye Başkanı ile yaptığımız görüşmede de belirtildiği gibi Maskat son 30 yıl içerisinde Sultan Kabûs’un girişimiyle modern bir şehir haline getirilmiştir. Maskatlı yetkililere göre başkentteki şehirleşme planı oldukça özenli biçimde hayata geçirilmiş ve vatandaşların kendi başlarına istedikleri gibi ev inşa etmesine izin verilmemiştir. Nitekim Oman’da halkın ev veya toprak sahibi olması gibi bir hakkı bulunmadığını ancak Sultan tarafından kendilerine kullanma hakkı verilen topraklarda yaşadıklarını belirtmek gerekir. Bununla birlikte Sultan’ın ev veya arsa dağıtığı kişilerden bu hakkı geri aldığına dair herhangi bir örnek olayın da olmadığının, bunun yalnızca yasalarda ifadesini bulduğunun altı çizilmektedir.

Ülke içinde birçok farklı grup bulunmasına karşın yaklaşık 40 yıllık bir iktidar geçmişine sahip Sultan Kabûs Bin Said yönetiminin yürüttüğü akılcı politikaların istikrarlı bir yapının ortaya çıkmasında önemli bir faktör olduğu belirtilmektedir. Omanlıların ifadesi ile “40 yıl öncesine kadar hiçbir şeyi olmayan Oman şu anda son derece gelişmiş, refah düzeyi iyi seviyede, istikrarlı ve düzenli bir ülke” haline gelmiştir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Maskat ziyareti sırasında “1970 yılında Sultan Kabûs liderliğinde yaşanan ve Oman Rönesansı olarak adlandırılan bu dönemi överek ülkenin kısa bir zaman içinde çok önemli aşamalar kaydettiğini” ifade etmiştir.

Petrol ve Doğal Gaza Dayalı Bir Refah Toplumu
Diğer Körfez ülkeleri ile kıyaslandığında sınırlı petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olsa da milli gelirin yaklaşık yüzde 75’i bu ürünlerden elde edilmektedir. Ancak, yayımlanan çeşitli raporlarda Oman’ın 20 yıllık petrol ve doğal gaz rezervinin kaldığı bilgisi verilmektedir. Bilgileri doğrulatmak ve fikirlerini almak üzere Maskat’ta görüştüğümüz Oman Maliye Bakanı Yardımcısı Derviş Al Beluciye bu tahminleri kendilerinin de yaptığını ancak teknolojik ilerlemeler ile öngörülerin sürekli değiştiğini ifade etmiştir. Al Beluci’nin verdiği bilgiye göre, 20 yıl önce de Oman’daki petrol ve doğal gaz kaynaklarının yaklaşık 20 yıl sonra biteceği öngörülmüştü fakat bu gerçekleşmedi. Bakan’a göre teknolojide yaşanan gelişmelere paralel olarak Oman’daki petrol ve doğalgaz kaynakları rezervleri de sürekli bir artış göstermektedir. Nitekim Oman’da petrol ve doğalgaz çıkartılmasının diğer Körfez ülkeleriyle karşılaştırıldığında daha yüksek bir maliyeti olduğunu, çok uluslu şirketlerin ise günümüzde daha az maliyetli rezervlerin işletilmesine öncelik verdiğini belirtmek gerekir. Dolayısıyla kaynaklarda bir azalma olması durumunda ya da yeni teknolojiler sayesinde, şirketlerin Oman’daki rezervlere yönelmesi gündeme gelecektir. Buna karşın Bakan’ın ifadesine göre, “Oman öngörülerden bağımsız olarak stratejik planlamasını kaynakların 20 yıl içinde tükeneceği tahminine göre yapmakta ve ekonomik gelir kaynaklarının çeşitlendirilmesine” çalışılmaktadır. Bu hedefe yönelik seçilen sektörler ise turizm, balıkçılık ve sanayidir. Oman 20 yıllık stratejik planlamada 2030 itibariyle, petrol ve doğalgaz gelirlerinin genel toplam içinde yüzde 75 olan payını yüzde 10’lara çekmeyi hedeflemektedir.

Türkiye-Oman İlişkilerinin Geliştirilmesi: Oman Perspektifi
Oman açısından bakıldığında Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi, Sultan Kabûs’un bölgesel politika perspektifinin bir gereği olan “tüm bölge ülkeleri ile iyi ilişkiler kurma” vizyonunun bir parçası olarak görülebilir. Sultan Kabûs, ülke gerçeklerini göz önüne alarak sınırlarında bir güvenlik ağı oluşturmaya çalışmış, böylece iç istikrarı korumayı ve aynı zamanda “gelenekselliği korurken kalkınmayı” temel alan bir yaklaşımı hayata geçirmiştir. Oman, Körfez İşbirliği Konseyi ile bir bölgesel savunma ve ekonomik işbirliği örgütünün içinde yer almaktadır. Oman, Yemen ile Sultan Kabûs öncesi dönemde yaşanan sınır problemlerini çözmüştür. İsrail-Filistin sorunu hariç, Ortadoğu’da oluşan kamplaşmada ve bölgesel sorunlarda net bir tavır almamakta ve tam bir “tarafsızlık” ve diğer ülkelerin iç işlerine karışmama politikası takip etmektedir. Özellikle Irak Savaşı ile su yüzüne çıkan ve bir tarafında İran diğer tarafta Suudi Arabistan’ın başını çektiği “Şii-Sünni” kutuplaşması Oman’ın tarafsız kaldığı konuların başında gelmektedir. Oman her şeyden önce ne Şii ne de Sünni mezhebine mensup İbadilerin çoğunluğu oluşturduğu bir ülke olması itibariyle bu kamplaşmada bir tarafa yakınlık duymamaktadır. Bunun da ötesinde reel politik Oman’ın tarafsız bir politika izlemesini gerektirmektedir. Oman sadece 2,5 milyonluk nüfusu ile İran ve Suudi Arabistan gibi iki büyük bölgesel gücün arasında yerleşmiş durumdadır. Dolayısıyla bu tarz bir dış politika yaklaşımı Oman için en akılcı tercih gibi durmaktadır. Oman’da görüşme imkânı bulduğumuz yetkililer her iki ülke ile son derece iyi ilişkilere sahip olunduğunu ve Araplar ile İran arasındaki sorunların çözülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Özellikle İran nükleer krizinde kendilerinin taraf olmadıklarını belirtmeleri dikkat çekicidir.

İşte Türkiye’nin durumu tam da bu noktada Oman için büyük anlam ifade etmektedir. Türkiye, Oman gibi, bölgesel sorunların barışçıl yollarla çözülmesini ve kutuplaşmanın sona ermesini istemektedir. Sultan Kabûs da “iki ülke ilişkilerinin önemli olduğunu zira bölgede benzer politikalar takip ettiğini” vurgulayarak bu tespiti doğrulamıştır. Türkiye, Oman’dan farklı olarak siyasi, ekonomik gücü ile bu anlamda önemli rol oynayabilecek bir ülkedir. Yine Omanlı yetkililere göre “Türkiye, Ortadoğu bölgesinde Araplar ve İran arasında köprü rolü oynayabilecek kapasiteye ve böyle bir vizyona sahip tek ülkedir.” Oman’ın, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğine ve Expo 2015 adaylığına verdiği destekler de düşünüldüğünde birçok platformda işbirliği yapıldığı görülmektedir. Bu desteklerin en önemlilerinden biri de Türkiye’nin Körfez İşbirliği Konseyi ile geliştirdiği stratejik işbirliğinde Oman’ın oynadığı roldür. Oman, Konsey’in son toplantısının İstanbul’da yapılmasında etkili bir rol oynamıştır.

Bölgesel yaklaşım benzerliği ve bahsedilen karşılıklı destekler, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Maskat ziyareti ile en üst düzeye taşınan Türkiye-Oman ilişkilerinin siyasal zeminini oluşturmaktadır. Bu sağlam zemin üzerinde gelişen iki ülke ilişkilerinin en önemli boyutlarından biri de ekonomik ilişkilerdir.

2004 yılında oluşturulan ve Türkiye-Oman arasında ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesini amaçlayan “Ortak Komite”nin kurulması Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Maskat ziyaretine zemin hazırlayan gelişmelerden biri olmuştur. Bununla birlikte Türk şirketlerinin 2000 yılından itibaren Oman’daki projelerde yer alması da ortak komitenin kurulmasında rol oynamıştır. Komite, 2004 yılında imzalanan “Ticareti Geliştirme ve Ekonomi, Teknik, Bilimsel İşbirliği” anlaşması uyarınca kurulmuştur. Anlaşma iki ülkenin ticaret, inşaat, danışmanlık hizmetleri, ulaşım, turizm, kültür, arşivler, tarım ve balıkçılık alanlarında işbirliğini geliştirmesini öngörmektedir. Dolayısıyla 2000 yılında Türk şirketlerinin Oman’a gelmesinden sonra ve 2004 yılında ortak bir komitenin kurulmasının ardından iki ülke arasında ekonomik ilişkilerde hızlı bir gelişim yaşanmış ve Türk firmaları Oman’da inşaat ve altyapı alanında önemli işler üstlenmiştir.

Türkiye’nin şu an itibariyle Oman’da faaliyet gösteren 20 kadar şirketi bulunmaktadır. Bu şirketlerin yürüttükleri projelerin değeri 4 milyar doları aşmış durumdadır. Cumhurbaşkanı Gül’ün ziyareti sırasında Oman yönetimi tarafından Türk şirketlerine verilen iki farklı ihaleyle birlikte 1,5 milyar dolarlık proje daha almış olundu. Bu rakamın yakın zaman içinde 8 milyar dolara çıkarılması planlanmaktadır. Türk firmaları daha çok inşaat ve altyapı projelerinde yer almaktadır. Bunlar arasında havaalanı, yol, liman, serbest ticaret bölgesi, alışveriş merkezi, petrol boru hattı inşası gibi projeler bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Oman gezisine de yaklaşık 100 kişilik bir işadamı heyeti eşlik etmiştir. İş adamlarının önemli bir kısmı Omanlı muhatapları ile gerçekleştirdikleri görüşmelerde yeni iş imkanları oluşturma konusunda önemli adımlar attıklarını ifade etmişlerdir. Ziyaret sırasında gerçekleşen görüşmelerin ardından biri rüzgar enerjisi ve diğeri de sanayi alanında olmak üzere iki Türk şirketinin Omanlı muhatapları ile imzaladığı anlaşmalarla ayrıca 600 milyon dolarlık yeni bir iş olanağı sağlanmış oldu. Bunların yanı sıra ortak fizibilite çalışması yürütülmesine karar verilen iş kollarında da kısa bir süre sonra ticari ortaklıkların kurulacağını kendileriyle görüştüğümüz iş idamları tarafından ifade edilmiştir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Gül’ün 3 günlük resmi ziyaretinin Türk şirketlerine etkisinin milyar dolarlık projeler olarak döndüğü görülmektedir.

Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Oman ziyareti, 2001 yılında ekonomi alanındaki işbirliği ile başlayan ve sonrasında siyasi alanı da kapsayan son dönemdeki yakınlaşma sürecinin gelişerek devamı yönünde tarafların kararlılığının göstergesidir. İki ülkenin bölgesel bakışındaki paralellik ve Cumhurbaşkanı Gül’ün son Maskat ziyaretinde imzalanan anlaşmalar düşünüldüğünde Türkiye-Oman arasında farklı alanlarda işbirliğinin derinleşerek devam edeceği öngörüsünde bulunulabilir.

Friday, April 16, 2010

Oman Gözlemleri

Oman’ın başkenti Maskat’a geldiğinizde ilk dikkat çeken şehrin sahip olduğu düzen ve temizlik. Sultan Kabus’un çevre konusunda son derece hassas olduğu söyleniyor. Ülkede yüksek binaların inşasına izin verilmiyor. Esasında tam olarak bir Maskat şehrinden bahsetmek de mümkün değil. Şehir merkezi neresi diye sorulduğunda Maskat’ın merkezi diye bir kavram olmadığı zira birbirinden kısa mesafelerle de olsa kopuk birçok yerleşim biriminin toplamının şehri oluşturduğu bilgisi veriliyor. Ülke son derece dağlık ve iklim sıcak olduğu için insanlar dağlar arasında kalan tüm düzlük vadilerde küçük yerleşimler oluşturmuş. Maskat’ın semtleri olarak ifade edebileceğimiz bu yerler tek bir yol ile birbirlerine bağlanıyor.

Oman halkına ilişkin olarak yapabildiğimiz görüşmelerden edindiğimiz izlenim son derece barışçıl, gerginlik sevmeyen, hoşgörülü insanlar olduklarıdır. Muhtemelen aşırı sıcak bir iklime sahip olmasının sonucu olarak insanların toplu halde sokaklarda dolaştıklarına şahit olmuyorsunuz. Daha çok akşam ve gece vakitlerinde sokaklara çıkıldığı söyleniyor. Toplum genel anlamda muhafazakar. Çok eşlilik son derece yaygın. Kadınların sosyal yaşamda etkin biçimde yer aldıklarını söylemek mümkün değil. Ancak kesinlikle aşırı bir toplum değil. Bu kültürel ortam ve Sultan Kabus’un ülkede sağladığı istikrar neticesinde Maskat son derece güvenli bir şehir. Hatta çok kullanılan bir ifadeyle “Oman dünyanın en güvenli ülkelerinden biri” konumunda.

Oman, beklentilerin üstünde bir gelişmişlik düzeyine sahip. Yaklaşık 40 yıllık bir iktidar geçmişine sahip Sultan Kabus yönetiminin yürüttüğü akılcı politikaların bunda önemli bir faktör olduğunu belirtmek gerekir. Omanlıların ifadesi ile “40 yıl öncesine kadar hiçbir şeyi olmayan Oman şu anda son derece gelişmiş, refah düzeyi iyi seviyede, istikrarlı ve düzenli bir ülke” haline gelmiştir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Maskat ziyareti sırasında “1970 yılında Sultan Kabus liderliğinde yaşanan ve Oman Rönesansı olarak adlandırılan bu dönemi överek Oman’ın kısa bir zaman içinde çok önemli aşamalar kaydettiğini” ifade etmişti. Uyguladığı tarafsızlık politikası ile çevresinde güvenlik ağı kurmaya başaran Kabus yönetimi zamanla petrol ve doğalgaz gelirlerinin de yardımıyla son derece güzel, gelişmiş ve düzenli bir ülke kurmayı başarmış. Oman Maliye Bakan Yardımcısının ifadesiyle “petrolden ve doğalgazdan kazanılan tüm gelirler ülke için harcanmaktadır”.

Sultan Kabus yönetimine halkın bakışı konusunda kısa sürede yapabildiğimiz tespitler şu şekildedir. Doğal olarak ülkede demokratik bir ortamın olduğunu söylemek mümkün değildir. İnsanların siyasal alana karışmasına imkan tanınmamaktadır. Özgür basın bulunmamaktadır. Üç büyük gazete ve iki televizyon kanalı devlete bağlıdır. Ancak buradan yola çıkarak tamamen bir baskı yönetimi olduğu yorumunu yapmak doğru değildir. Zira Sultan Kabus halkın büyük bir çoğunluğu tarafından sevilen bir liderdir. 40 yılda yapılanlar takdir edilmektedir. Ülkede topraklar Sultan’ın malıdır ve bir kişi toprak satın aldığında sadece kullanma hakkını satın almaktadır. Sultan’ın her türlü tasarruf yetkisi vardır. Ancak Sultan isteyen kişilere, evlenenlere toprak vermektedir. Sultan’ın toprakları geri aldığı örneğin yaşanmadığı ifade edilmektedir. Eğitim olanakları çok iyi durumdadır. Üniversite öğrencisi olanlara yüksek miktar burs verilmekte ve hepsine bilgisayar temin edilmektedir. Sağlık hizmetleri ücretsizdir. Dolayısıyla insanların Sultan’a sevgi ve bağlılıkları olduğunu ve belli bir ölçüde meşru bir yönetim olduğunu da söylemek gerekir. İnsanların siyasete karışma gibi bir sıkıntılarının da olmadığı ve genelinin mutlu olduğu da söylenmiştir.

Oman’da nüfusun yaklaşık %20’sini yabancılar oluşturuyor. Çoğunluğu Asya kökenli olmakla birlikte Afrika, Avrupa ve İran’dan gelen çok sayıda insan Oman’da çalışma amacıyla bulunmaktadır. Yabancılar hem nüfusun önemli bir kısmını oluşturması hem de ekonomik yaşam içindeki rolleri nedeniyle büyük önem taşıyor. Maskat’ta görüşme imkanı bulduğumuz kişiler yerel Oman halkının çalışma konusunda çok da hevesli olmadığını ve ülkede çalışan kesimin yabancılar olduğu bilgisini vermiştir. Hatta bir yetkili “Oman’da yabancıları sistemden çıkarırsanız ekonomi çöker” ifadesini dahi kullanmıştır. Ülkedeki yabancı nüfus içinde 5000 civarında Türk de bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Oman ziyareti sırasında Türk toplumundan oluşan bir grubu kabul etmiş ve “bundan sonra Oman’da çalışan Türk şirketi sayısının dolayısıyla da Türk sayısının artacağını” ifade etmiştir.

Oman’da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de bir temsilciliği bulunuyor. Tüm dünyada bu temsilciliklerden 15 ülkede bulunuyor ve Oman’daki de “Ticaret ve Ekonomi Bürosu” ismiyle faaliyet gösteriyor. Bu temsilcilikler Türkiye’nin iyi ilişkiler içinde olduğu ve tabiri caizse “nazının geçtiği” ülkelerde açılabiliyor. Dolayısıyla Oman’da Kuzey Kıbrıs temsilciliğinin varlığı iki ülke ilişkilerindeki olumlu durumu, Oman’ın Türkiye’ye verdiği desteği ve Türkiye’nin Ortadoğu’ya açılım çabalarının farklı alanlarda nasıl yeni stratejik kazanımlar sağladığını göstermesi açısından önemli. Maskat’ta görüşme imkanı bulduğumuz Kuzey Kıbrıs Temsilcisi, yakın zaman önce Rum Dışişleri Bakanı’nın Maskat ziyareti sonrasında da Omanlı yetkililerin kendilerine karşı tutumlarında herhangi bir değişiklik olmadığını belirtmiştir.

Oman’daki Türkiye algısının son derece olumlu olduğunu ve bunun ikili ilişkilere katkı sağladığını belirtmek gerekir. Algının oluşumunda en önemli faktör Osmanlı döneminin bıraktığı mirastır. 1500’lü yıllarda Portekiz’in Oman’a denizden gerçekleştirdiği bir saldırı sırasında Osmanlı donanmasının yaptığı yardım Oman halkı tarafından halen hatırlanmaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye’nin, İsrail’in Filistin politikalarını eleştiren yaklaşımı Omanlıların ilgisini çekmektedir. Son yıllarda Türkiye’nin Ortadoğu bölgesine açılım politikası da önemli bir faktördür. Bu süreç Oman’da ilgiyle takip edilmekte ve Oman’a da artan ilgiden memnun olunmaktadır. Bir Omanlı yetkilinin ifadesi ile “Türkiye Oman’a gelmekte geç bile kalmıştır”.